Kalkın fuara gidelim, gezelim bütün standları.

Hâl hatır sorup, hoş sohbet edelim kitapçılarla.

Kitapları görünce ola ki dağılır sıkıntımız, moralimiz düzelir, mutlu oluruz.

Hattâ birkaç tane de alırız haftasonları ve uzun kış geceleri için.

Şöyle hareketli kitaplara, macera romanlarına bakalım; aman ne olur, ‘en çok satanlar’ listesini yanımıza almayı da sakın unutmayalım.

Kimbilir daha ne kitaplar çıkmıştır bilmediğimiz, görmediğimiz, duymadığımız.

Baksanız ya, ortalık nasıl da hareketlendi şu birkaç aydır; oysa, kitap açısından, okumak yönünden oldukça fakir bir ülkenin çocuklarıyız.

Bırakın kitabı, gazete bile okumuyoruz; sadece resimlere ve spor sayfalarına bakıp bir kenara atıyoruz elimizden gazeteyi.

Gidelim, gidelim…

Çoluk çocuğu da götürelim, etrafı görürler, açılırlar biraz.

Yolumuzun üstünde çocuk parkları vardır belki, oralara da uğrarız, eğleniriz hep beraber.

Karnımız acıkınca birer ekmekiçi döner yeriz; yanına da birer ayran.. oh, dünya varmış!

Sahilde biryerlere oturup da yeriz, Boğaz’da gidip gelen vapurları seyrederiz; balıkçıları, martıları, henüz yeni havalanmış uçakları…

Yan tarafımızda çığırmakta olan işportacılara ve ısrarla selpak mendil satmaya çalışan kara-kuru çocuklardan hiç ama hiç rahatsızlık duymadan…

Karşımızda, tam karşımızdaki devasa binalara hayretle ve ürpererek bakarız biraz da.

Korkmamak için daha bir sokuluruz birbirimize.

Ama, yine de o ilk andaki iç ürpermesinden sıyrılamayız bir türlü.

Derken, sol taraftaki Galata Kulesini yakalar bakışlarımız birden.

Ve aynı anda, buğulanan bakışlarımızla Hazerfen Ahmet Çelebi’yi hayâl ederiz Üsküdar’a doğru ve birkaç martı da ona eşlik eder; ah, ne saadet.

Üsküdar demişken Kızkulesi’ni anmamak olur mu? Oraya dâir söylenceyi anlatırız çocuklara; ‘bir varmış bir yokmuş, bir kralın güzel mi güzel, dillere destan bir kızı varmış…’

Güneş tam tepemizde olacaktır ihtimal, denizdense üfür üfür ılık bir rüzgâr esecektir bize doğru.

Gidelim, gidelim…

Hazır cebimizde birkaç kuruş var iken.

Kış bastırmadan, havalar soğumadan, kısa günlerin telâşı başlamadan.

Kalkın fuara gidelim; eğlenelim.

Kitaplara bakalım birsürü birsürü; eğlenelim.

İnsanlara bakalım, kupkuru yüzlerine; eğlenelim.

Tekrar tekrar gezelim fuarı, saatlerce.

Döndükçe dönelim birbirimizin etrafında, döne döne eğlenelim.

Durup yazarları izleyelim, şâirleri, sanatçıları; o seçkin ve asil çocukları.

Tutup bakalım onlara, gözlerine bakalım, gözlerindeki o en derin noktaya; yapayalnızlığa.

Kaşlarımızı devirip de bakalım, ellerimizi dizlerimize vurup da!

Oradan içlerine girelim sonra, içlerindeki fırtınalarda üşüyelim.

Geçip gitmekte olan günleri soralım, dışarıdaki kargaşayı, savaşı, öldürülen çocukları!

Merak edip şunu da soralım: bu durmadan akan kanı!

Ya da bu duvarlar neyin nesi böyle, durup dururken? Onu da soralım..

Sözgelimi, bir yazara ‘sizinle yalnızlığınızı paylaşmaya geldik bay yazar!’ diyelim.

‘Kitapların yanı sıra, kâinatı da okuyor musunuz?’ diyelim.

Gezip gördüklerimizi anlatalım ona; işportacıları, selpakçı kara-kuru çocukları, vapurları, balıkçıları, ‘karşıdaki’ devasa binaları…

Hayatın neresinde durduğunu soralım ona; ah, ama bunu mutlaka soralım!

Gerekirse bir kitabını imzalatalım poz verir gibi yaparak ve bunu deklanşöre basıp kayda

geçelim.

İstanbul ne güzel bir kentmiş diyelim!

Sonra çay içip kalkalım.

Yok yok, gidelim buradan, hemen gidelim.

Bu kupkuru kalabalık bizi de kurutmadan

Elimizi ayağımızı bağlamadan

Çıkıp gidelim bu arenadan…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu