Şehri saran isli havayı içine çekti. Sırf farklılık olsun diye, diğerlerine inat olsun diye… Yani öylesine. Tren tren olmaktan sıkılmıştı. Gitme şekillerine girip aslında kavuşma şekillerinin gölgelenmesinden de sıkılmıştı. Belki de gitmek için gidiyordu, götüremiyordu da bu yüzden içindekileri… Hep bir şekilde ait kalıyordu şehrine. Bu sebeple en derine, makinistlerin terli yüreğine saklıyordu küçük sırrını…

İsli hava, gitme vakti geliyordu. Dumandan önce düdük ötüyor.  Bir çocuk annesine bakıp ağlıyor ve tren gidiyor. Bütün gitmeleri bir yere, bir ana mahkûm edip öylesine, sırf gitmek için…

İlerledikçe içten tüketiyor tren kendini. Ve treninde bir kalbi var, içini tüketen bir kalbi var… Şehrini geride bıraktıkça; hem çocuğun içi hem de kendi içi gidiyordu. Çocuğun canı oyalanacak bir şeyler istiyor ve buluyordu. Mutlu olabiliyordu bir an için.  Oysa tren öylemiydi. İstediği tek şeymiş gibi gidiyordu… Şehirden uzaklaştıkça eşlik ediyorlardı ay’a…

Birileri bir yerlere kavuşmanın sevinciyle veda bile etmeden iniyordu trenden… Tren unutulmanın hüznünü yaşıyordu. Yaşlanıyordu aynı sahneyle defalarca. Çocuk ben seni unutmadım dercesine geçtiği durakları saymaca oynuyordu. Bir, iki, üç, dört, yirmi dört ah!  Bitmiyordu ki. Annem nerde diye sorduğu yüzünün her halinden anlaşılıyordu. Babasının kucağında uyuya kalıyordu birden. Ne zor şeymiş vedaların yarım kalma hali. Rüyasında ne görüyorsa artık gülümsüyordu. Gülümsemesinde ki hüzün trenin canını fena halde yakıyordu.  Tren derdini anlamıştı sanki. İçindeki sesin buhur kokulu şehirden ayrı kalmaktan korktuğunu anlamıştı…

Boğazında toprak toprak yanık tadı vardı. İnecekleri durağa yaklaşınca babası’ kalk’ dedi. Annesi kadar şefkatli değildi elbet, babaydı sonuçta. Babalar hep böylemiydi?  Baba ne demekti? Her neyse, trenin içi gidiyordu çocuk gittikçe. Ah! Diyebildi sadece.

Şehrine veda etmek istemeyip de ettirilen ve vedanın anlamını henüz bilmeyen çocuktan sonra daha fazla dayanamadı tren, tren olmaktan vazgeçti…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu