Arşiv: Ağustos, 2007

Akredite Kelimeler

‘Akredite’ kelimesine siyasetten aşinayız. Akredite kelimeler meselesi ise birkaç asırlık hadise. Bu kavramı ilk defa ben kullanıyorum galiba.
Evvel zaman içinde dilimize yabancı bir dilden girmişler ya da kalbur saman içinde masa başında türetilmişler. Öyle ya da böyle doğal olmayan yollarla dilin içerisindeler. Bugün yaşıyorlar mı? Hayır, yaşatılıyorlar!
“Dil, canlı bir varlıktır.” derdi üniversitedeki hocalarımız. Duyan, düşünen, hisseden, yaşayan aktif bir yapı. Devamlı değişir ve gelişir. Zaman ile kurallar da, kelimeler de başkalaşabilir. Bu değişmeler anlık değildir, çabucak gerçekleşmez. Zaman içinde birkaç insan ömrünü içine alacak şekilde genişler. İnsan iki yüz, üç yüz yıl önceki atalarıyla ufak tefek farklılıklar olsa da rahatlıkla anlaşabilir. Beş yüz yıl önce yaşamış bir şairin şiirlerini üç aşağı beş yukarı anlayabilir. İngilizler, Sheakespare’i; Almanlar, Goethe’yi nasıl kendi kaleme aldıklarından okuyabiliyorlarsa biz de bir Yunus’u, Fuzulî’yi okuyup anlayabiliriz. Ya da anlayabilmemiz lazımdı demem gerekiyor. Bakî’yi, Ahmet Yesevî’yi okuduğumuzda sözlüğe nadiren ihtiyaç duysak da genelden bir mana çıkarabilmeliydik.
Ama maalesef öyle değil!
Bugün Nedim’i okuyamıyoruz. Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın yazdıklarına birer yabancı dil metnine bakar gibi bakıyoruz. Sağlığında, yazdıklarını sadeleştiren yazarlarımız var.
Acı!
Not: Yazı biraz uzun. Gördüm ki burada okunmak için kısa kesmek gerek. Devamını okumak isteyenler için adres:
http://viranvebahar.blogspot.com/2007/08/akredite-kelimeler.html

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 3 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Varlık Manifestosu - Bölüm 1

    Her Varlık’ın başlangıçtan öncesi bir eksiklik durumundan ibarettir kuşkusuz. Çünkü Varlık’ın öncesinde Yokluk vardır. Bu kimileri için içinden çıkılamayacak bir dilemma (ikilem)dır. Öyle ki Varlık’tan  önce Yokluk vardı dediğimizde Yokluk karşımıza bir varlık olarak çıkmakta ve Varlık’tan önce yine bir başka varlık karşımıza gelmektedir. O halde; sanırım şunu kabul etmeliyiz: Varlık’tan asla kaçamayız ne öncesinde ne de sonrasında. Bu tespiti gerçekleştirdikten sonra ikinci olarak şunu soralım kendimize: Yokluk’ un bir varlık olması onu eksiklikten kurtarır mı? Yani o bir varlık olmakla beraber bir eksiklik olarak görülemez mi? Elbette görülebilir kanımca çünkü bizler eksik sıfatını tam olmayan varlıklara atfederiz. Sonuç olarak tam olmasa da bir varlıktır.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 2 Yorum
  • Kategori: Blog
  • haydi vur kendini şaraba

    hepimiz biliriz bu şarkı sözlerini, şairler olarak şarap kelimesinin ayrıca ilginç bir üretkenliğinin olduğunu biliyoruz hani. kültürümüzde şarap, aşkın, aşkınlığın bir simgesi olarak, hiç de şarap içmeyen şairlerce de defalarca kullanılmış bir kelime. 14 Temmuz tarihli Ertuğrul özkök yazısı da şarap üstüne oturtulmuş bir yazı olunca dikkatimi çekti. günlerdir pazar magazin yazılarına bile fırsat bulamayan, Cumhurbaşkanlığı seçimleri için ağır abilerine mesaj gönderen, Sn Gül e nasihatler veren, şövalyelik, rövanş mövanş muhabbetleri yapan Özkök, tam da adaylık netleşince birden kendini “şaraba vurdu”. bir şarap güzellemesi, ressam, bekir, yılmaz muhabbeti tam da evlere şenlikti hani. Ey Şarap sen nelere kaadirmişsin, adama konuştuğu ,yazıp durduğu gündemi bile değiştirtirmişsin.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 1 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Blog der gibi…

    Hasta yatağımda Blog Dergibi ile tanıştım. İlahî Melih, beni msn’lerinde ignore etmişsin. Sanırım benim buraya yazmamı dilemek için yapmışsındır bunu… Ancak şunu belirteyim ki, kırık bacağımla dünyadan bihaber yattığım bu yatakta ancak blogunuza yazanları keyifle okumaktan bir şey yapamayacağım…

    “Dergibi” isminin Mehmet Şeker tarafından veriliş hikayesini biliyorum. Şimdi bu kelimenin başına “blog”u da ekleyince; ortaya hoş bir söz öbeği oluşuyor. Blog der gibi, anlamında.. Yok ben “blog” demem. Peki ne desem bilmem ki… Bunu da dil uzmanları uydursun…

     Hoş sohbetlerle kalın…

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • loti doğru mu demiş sizce?

    pierre loti, aziyade isimli eserinde ‘ne kadar çok şair olursanız o kadar az mühendis olursunuz’ diyor. daha doğrusu bir mektupta böyle geçiyor. doğru mu demiş sizce?

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 3 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Evet bu samimi bir teşekürdür, çünkü hem bu reklamların Google’dan geldiğini ve gelmek zorunda olduğunu öğrendim, hem dini tebliğ nasıl yapılır (Hüseyin Akın beyefendiye teşekkür) tekrar hatırlamış olduk ve eksiklerimizi gördük. Yine sayın Akın, evlere giren gazeteleri çok yerinde bir yerin dibine oturttu. Sn asude Toprak’ın yorumundaki şu incelik kaçırılmamalıydı ki “İncil den sonra Kur’an’daki İbrahim suresine baktım” diyor, gerçekten çok hoşuma gitti. Ayrıca Sayın Moderatör Sevgili Melih bey, “Her Müslüman İncil’i de bilmelidir” diyor ki son derece haklı. Sayın Onbaşıoğlu “Ben İncil’in son baskısını okuyorum” diyor, bence şairane bir yorumdu.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 8 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Eyvah İrtica mı?…

          Baylar ve bayanlar sanırım bir anlam bilgisi yapmanın sırasıdır: “İrtica” kelimesi arapça bir kelime olup gericilik manasına gelmektedir. Size bir soru: Varlıklar neden korkar ve endişelenirler? Cevap: Varlıklar korkunç şeylerden endişelenirler. İlkokul çocuğu gibi bir cevap ama başka nasıl olmasını bekleyebilirsiniz ki böyle bir tartışma ancak ilkokul yaşındaki çocukların yapacağıdır. Çok merak ediyorum: İncil’e karşı gösterilen bu ılımlılık Kur’an’ a karşı neden gösterilmemekte? Bizler meşşai filozof İbn Rüşd’ ün tavsiyesini dinlemeliyiz: İlmin kafiri olmaz. İlahi bir kuvvet olan ve sadece insana bahşedilmiş olan akla sahip olan biz insanlar elbetteki her türlü ilahi kelamdan haberdar olmalıyız ama endişe başkadır. Endişe: Adaletsizliktir. Eğer böyle bir reklam varsa neden diğer ilahi kelamları da içermemektedir. Hani nerede Tevrat, Zebur, ve söz konusu Kur’ an. Eğer amaç ilm-i ilahiyatta insanları bilgilendirmekse yani bu kadar ılımlı bir konuysa. Neden diğer kitaplar da yok hani nerede….? Gelişmek, zenginleşmek öle tek taraflı olmakla gerçekleşmiyor. İyi be! İncil olunca ilerlemek olsun Kur’an denilince irtica olsun. Niyetimiz bir Tanrı kelamını ötekinden üstün tutmak değildir. Zaten herşey aslında aynı yola çıkmaktadır. Niyetimiz tarihi bazı gerçekleri su üstüne çıkarmaktır. Tekrardan o soruya geri dönelim: İncil’i hiç okudunuz mu?: Hangisini? :)

               NOT: Reklamdaki İncil’in hangi İncil olduğunu bilen varsa söylesin Sayın moderatör? Zira ben üçünü okudum ama birini okumadım? Eğer okuduklarımdan birisi ise lüzum yok…   

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 2 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Başlık gayet açık. Eyvah irtica hortladı. Blog Dergibi’de İncil reklâmı bahsinde “Kur’an” kelimesi de bir şekilde geçince, Google Reklâm Sistemi otomatik olarak Kur’an reklâmlarını da Blog Dergibi’de yayınlamaya başladı. Hatta biraz elinin ayarını kaçırmış olmalı, Medyum İsmail Hoca reklâmı bile gördüm iç sayfalarda!

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 6 Yorum
  • Kategori: Blog
  • İncil’in Son ve Modern Baskısı

              “İncil’ i okudunuz mu?” ibaresi üzerine röpteşambırımı giydim,  burjuvazi şöminemin önüne oturdum ve sütlü çayımı içerken düşündüm. “Okumuş muydum?”. Elbette okumuştum. Hem de son baskısını… ancak son baskısının adını söz konusu eserin malum yazarı başka bir isim vermişti: Ku’ an-ı Kerim. Evet evet kesinlikle oydu. hepimizin takdir edeceği gibi son baskılar her zaman daha verimli ve temellidir. Bu yüzden gelin her zaman yaptığımız gibi bu konuda da son versiyonu yani son baskıyı tercih edelim. Nemi lazım ilk ya da ikinci baskıların kimilerinin sayfası kaybolmuştur kimilerinin ise yırtılmıştır. Birgün hiç unutmam bir sahafa girmiş ismi lazım değil bir kitap bakmıştım ve bulmuştum da ancak kitap beklediğimden o kadar inceydi ki bu kitabın istediğim kitap olup olmadığından şüphe duymaya başladım. O anda bir şey fark etmiştim: Kitap 32. sayfadan sonra 67. sayfaya atlıyordu. Ne dersiniz? “kağıttan mı tasarruf etmişler”. Neyse sanırım ne demek istediğimi anladınız. Daha sonra baktım olacak gibi değil bir kitap mağazasından yeni bir baskısı çıkmış o kitabın ve hemen aldım. Yani diyeceğim yazar aynı muhatap aynı hitap ve içerik aynı elbette son baskıyı takip edeceğiz. 

                 Sözün kısası bu eskiciliği bir yana bırakıp biraz ilerlemeci olalım: Sizlere bir soru hangisi ilerici bir fikriyattır? İlk baskının peşine düşmek mi yoksa aynı yazarın eserinin son baskısını aramak mı? Muhataplarına duyurulur.  Şimdi bir reklam arası:

                 Kur’ an-ı Kerim’ i hiç okudunuz mu. Çıktı uzun yıllar önce. Tüm kitapçılarda…

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 2 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Sıkıntının Öğretisi

    Sıkıntı tam bir baş belası. Günün en güzel ve verimli saatinde, simetri hastalarının düşünmekten kendilerini alamadığı bir çerçevenin yamukluğu gibi, takılıyor günün ortasına. Yapış yapış bir buhar her yanımızı sarıyor. Kahrolası, günün en güzel saatinde geliyor.

    Bir toplantı çıkışı yakalıyor beni, omuzlarıma çöküp yalnızlıkta duraklatıyor o baş belası. Çevremdeki renklere veremiyorum kendimi, çayın tadını alamıyorum. Kahrolası, günü en güzel yerinden bölüyor.

    El yordamıyla tutunuyorum hayata, yolumu hep el yordamıyla bulurum. Antenlerim bir an kapalı olsa, bir duvara toslamamam sadece şans işidir. El yordamıyla yazarım ve bilmem ne yazdığımı. El yordamıyla tanırım insanları, önce sezgilerim tanışır, sonra ben tanırım. El yordamı bilgilerle büyütüldüm ve sezgilerimle bir okul bitirdim –çünkü ezberle okul ancak kaç yılda bitebilir?

    El yordamıyla alt etmeye çalışırım sıkıntımı. Öyle inatçıdır ki bu sıkıntı, zihnimi yormadan gitmez, illaki beynimi de işin içine karıştırır; ruhumu yorduğu yetmezmiş gibi.

    Bir toplantı çıkışı yakaladı beni sıkıntı. Görev dağılımlarını yapmıştık ve bir üye beğenmedi görevini. Al sana sıkıntı! Hem de yok yere. Bir arkadaşın(!) hakkımda yaptığı dedikoduyu duyunca önce şoke olmuştum, sonra… Yine sıkıntı! Sonra yine bir gün yarım bıraktığım bir iş sıkıntı oldu, ve daha sonra bir gün, yine dost kazığı yediğimi düşünmüştüm.

    O kadar çok düşünüyoruz ki küçük küçük sözleri, bu arada kaç bahar tozu uçuşmuş, kaç deprem olmuş, kaç faili meçhul cinayet? O kadar büyük düşünüyoruz ki kendimizi, toz bile konduramıyoruz, hep kalplerimiz temiz… Ve o kadar erdemliyizdir ki, bizden başka herkes hatalı…

    Sıkıntım egomun üstüne tahtını kurup yayılırken, egomun gözünde yitirdiğimi sandığım kişisel küçük zaferlerimle eğleniyor aklımın küçük bir bölümü. Belki de bu, hep doğruyu söyleyen kısmıdır beynimin, kim bilir? Küçümseyen kahkahasıyla soruyor içlerden: “Kimsin sen?”

    -Ben benim.

    -Ben dediğin şey kim?

    -E, ben… çalışan, didinen, düşünen, şu meslekte, şu yaşta bir anneyim.

    -Hayır anlamadın! Sen… kimsin?

    Sıkıntım, egomu ayakları altında ezerken gittikçe küçülüyor egomun gözündeki “ben.” Ben kimim? Bir fani, bir insan… Ama kimim ben? Diğer kişilerin “ben”lerinden beni ayıran şey ne? Bir mü’min? Bir feminist? Bir liberal? Bir faşist? Bir melankolik? Bir megaloman? Bir kadın? Bir idealist?

    Hayır! Hiç biri ben değilim ve bazen, bazı zaman ve mekanlarda hepsi de benim.

    Peki gerçekten kimim ben? Sıkıntım egomu bütün bütün yutup geğirirken sesleniyor bana usumun en haylazı. “Bir damla! Sadece bir damlasın sen, büyük bir bütünün parçası ve sen olmasaydın, bütün tamam olmayacak, deniz bir damla eksik kalacak. Yalnızca bir damla! Fazla büyütme kendini; büyütme ki fazla incitmeyesin kendini.”

    Bir anda aklımdan geçiveren bu bilgece sözleri kağıda dökerken, sıkıntımı da benimle birlikte yazar buluyorum. Ne kadar büyütürsem hayatımı, o kadar büyüyen bir sıkıntıyı küçültmek için, küçültüyorum kendimi. Ben küçüldükçe toza dönüşen sıkıntım uçup gidiyor benden uzağa. Günün en verimsiz saatinde geri alıyorum kalan günümü.

    Bir zerrecik damlayı düşünerek, damlaların en faydalısı olmayı diliyorum Rabbimden.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Deneme

  • Üye Girişi





    Bağlantılar




    Arşiv



    KİTAP ARAYIN!




    Alexa Rating