4 Ağu
Şehri saran isli havayı içine çekti. Sırf farklılık olsun diye, diğerlerine inat olsun diye… Yani öylesine. Tren tren olmaktan sıkılmıştı. Gitme şekillerine girip aslında kavuşma şekillerinin gölgelenmesinden de sıkılmıştı. Belki de gitmek için gidiyordu, götüremiyordu da bu yüzden içindekileri… Hep bir şekilde ait kalıyordu şehrine. Bu sebeple en derine, makinistlerin terli yüreğine saklıyordu küçük sırrını…
İsli hava, gitme vakti geliyordu. Dumandan önce düdük ötüyor. Bir çocuk annesine bakıp ağlıyor ve tren gidiyor. Bütün gitmeleri bir yere, bir ana mahkûm edip öylesine, sırf gitmek için…
İlerledikçe içten tüketiyor tren kendini. Ve treninde bir kalbi var, içini tüketen bir kalbi var… Şehrini geride bıraktıkça; hem çocuğun içi hem de kendi içi gidiyordu. Çocuğun canı oyalanacak bir şeyler istiyor ve buluyordu. Mutlu olabiliyordu bir an için. Oysa tren öylemiydi. İstediği tek şeymiş gibi gidiyordu… Şehirden uzaklaştıkça eşlik ediyorlardı ay’a…
Birileri bir yerlere kavuşmanın sevinciyle veda bile etmeden iniyordu trenden… Tren unutulmanın hüznünü yaşıyordu. Yaşlanıyordu aynı sahneyle defalarca. Çocuk ben seni unutmadım dercesine geçtiği durakları saymaca oynuyordu. Bir, iki, üç, dört, yirmi dört ah! Bitmiyordu ki. Annem nerde diye sorduğu yüzünün her halinden anlaşılıyordu. Babasının kucağında uyuya kalıyordu birden. Ne zor şeymiş vedaların yarım kalma hali. Rüyasında ne görüyorsa artık gülümsüyordu. Gülümsemesinde ki hüzün trenin canını fena halde yakıyordu. Tren derdini anlamıştı sanki. İçindeki sesin buhur kokulu şehirden ayrı kalmaktan korktuğunu anlamıştı…
Boğazında toprak toprak yanık tadı vardı. İnecekleri durağa yaklaşınca babası’ kalk’ dedi. Annesi kadar şefkatli değildi elbet, babaydı sonuçta. Babalar hep böylemiydi? Baba ne demekti? Her neyse, trenin içi gidiyordu çocuk gittikçe. Ah! Diyebildi sadece.
Şehrine veda etmek istemeyip de ettirilen ve vedanın anlamını henüz bilmeyen çocuktan sonra daha fazla dayanamadı tren, tren olmaktan vazgeçti…
4 Ağu
umran yayınları bünyesinde çıkan gençlik dergisi genç öncüler yeni döneme hızlı çalışmalarla başlıyor. gençlere alternatif bir tat verecek olan dergi içeriğini ve görünümü genişletiyor ve çalışmalarında daha çok gençlere yer veriyor. böyle şeyleri duymak bizlere heyecan veriyor. derginin içeriğindeki zenginlikler eylül ayından itibaren okurlarını bulucak. Allah yollarını açık eylesin…
2 Ağu
Hayatta söyleyeceği sözü en çok tartan, ölçen biçen bir insan taifesi varsa o da şairlerdir. Şiirlerin, mısraların, kelimelerin hatta hecelerin üzerinde kuyumcu hassasiyetiyle çalışan bu insanlar ölümsüzlük suyundan içmeye aday bahtiyar ruhlardır. Şahsen, dünya üzerinde sözünü iştiyakla dinleyeceğim bir insan güruhu varsa onlar da bu asil söz erbabıdır. Birçok meslek sahibi içinden söz söyleme işinde bu denli incelmiş şair kısmı tarih boyu pek çok şey söylemişler. Ancak bazıları var ki insanın içine ateş gibi, alev gibi düşüp gönlünü yangın yerine çeviriverir. Art arda sıralanmış şu birkaç kelimeye binlerce tonluk sanatı yüklemeyi başaran bu insanlara gıpta etmekte zannederim haksız değilim. Şair ne söyler? Derdi nedir? Niye şiir söyler? Bu suallerin cevabını şaire bizzat sormak, aradan esrarlı bir perdeyi kaldırmak demektir. Asıl sır, şairin yazdıklarının içinde gizlidir. Okuyana düşen, bu dertli adamın mısraların arasına döktüğü derdini asırlık hazineleri arar gibi arayıp bulmaktır: Şairin söylediği, kelimedir. Sana durulanmış kelimeler getireceğimpörsümüş bir dünyayı kahreden kelimelerkelimeler, bazıları tüyden bazısı demir (İsmet Özel) Şairin silahıdır kelime. Gergef gergef işlediği ve ruhunun özünü salarak kurduğu şiir kelimeden vücuda gelir. Hücresi, atomu kelimedir. Şair, onsuz hiçtir. Bazısı onun canını yakar, bazısını bir ateş gibi gönlünde taşır, bazısı şairi hırpalar, incitir, kimisi de canından eder. Söylediği bir şiir yüzünden canından olan nice şair vardır. Zihninizi şöyle bir zorlayıverseniz sizler de birçoğunu yakalayacaksınız elbet. Bir kelime için yirmi küsur yıl bekleyen şair elbet büyüktür. Tıpkı gidip de gelmeyeni bekler gibi. Yirmi yıl… Dile kolay. Hangi âşık, yârin kapısında bunca yıl bekler? Nasıl bir aşkla kendini sevgiliye böyle verir? İşte bu ölçüde şiirle hemhâl olanı da şiir bırakmaz, o beklediği kapıyı açar, şairi içeri alır. Mahrem kapıdan giren ve şiirin sırlarına erene de artık şiirde fani olmak haktır. Şairin söylediği, çaresizliktir. Ağlarım, ağlatamam, hissederim söyleyememDili yok kalbimin, bundan pek bizârım… (Mehmet Akif)Bir ömür boyu arar şair. Gönlüne düşecek o altın kelimeyi, şiiri arar. Bir sevgiliyi bekler gibi ruhundaki meçhul şiiri ortaya çıkarmak için çalışır. Bulabilmiş midir demeyin! Çünkü bütün şairler yarım kalmıştır. Acizdir şair. Kelimelerin karşısında eli kolu bağlı kalıverir. Bu engin ve rengin deryaya hangi kıyıdan yelken açacak? Nasıl bir dalgayı kovalayacak? Bu muazzam okyanusun ne kadarını kucaklayıp da ona libas giydirecek? Mahir sanatkâr burada ortaya çıkar ve bu zor sorulara “Ben buradayım!” dercesine yazdıklarıyla cevap verir. Şairin söylediği, doğumdur. Bir bahar günü doğdun senBaharın ta kendisi oldun sen (Sezai Karakoç) Şair, her şiirde yeniden var olur. Yeniden doğar. Her şiirde başka bir insan olur ve öyle alır kalemi eline. Şiirin kendisi doğumdur. Bu kutsal çilenin sahibi de elbet şairdir. Bu ulvi payeyi yüklenen şair yeri gelecek ‘gaiplerden sesler duyup çilesini ense kökünde gezdirecek” yeri gelecek ‘gece yarısı vuran bir gonk gibi ıstırabını’ ruhunda duyacaktır. Şairin her şiirde kimlik değiştirmesi boşuna değildir. Çünkü şair, şiirdir. Bu yolda yürüye yürüye şiirlerde yaşayacak ve adeta şiirin ‘ta kendisi’ olacaktır. Gördüğü bir resimden, dinlediği melodiden, yürüdüğü sokaktan, bindiği otobüsten şaire mısralar fısıldanacak ve birkaç mısra dilinden sonsuzluğa savruluverecektir. Ve bu savruluveren şiirler, şairin vücudu toprak olsa da okundukça çoğalacak ve şairin adıyla yaşayacaktır. Yazının başında şair için ölümsüzlük suyunu içmeye namzet, bahtiyar insan demem de bundandır. ‘Her dem yeniden doğarız.’ diyen Yunus’un ruhu şad olsun. Şairin söylediği, ölümdür.—Pervam yok verdiğin elemden; Her mihnet kabulüm, yeter ki,Gün eksilmesin penceremden (Cahit Sıtkı) Lezzetleri acılaştıran son, ölüm. En son uğrayacağı insan çeşitlerinden biri de şairlerdir muhakkak. Yazdıklarıyla yaşayan, şiirlerinde vücut bulan şair milletinin her insan evladı gibi kafasını kurcalayanların başında ölüm gelir. Ona karşı ortak tavır bulmak imkânsızdır. Birinin kaçtığı kadar, diğeri ona koşar. Şair için asıl ölüm, susmaktır. Yazmamak, söylememek şairi hiçliğin zindanına atmaktır. Şiirinde hayat bulan, nefes alan, sonsuzluk tadan bu insana “Yazma!” demek zulümlerin en büyüğüdür. Şairin söylediği, hayattır.Buraya yazının akışı gereği birkaç dize koymam gerek ama koymayacağım. Koyarsam bu yazı sonsuza kadar sürebilir. Çünkü şiir hayattır. Hayatın içinde ne varsa şöyle ya da böyle şiirin içine girmiştir. Şairin söylediğini bu kadarlık bir yazıya sığdırmak na-mümkün. Hayatı şiirle yaşayan, şiiri hayat gibi yaşayan insanın söylediğini bir yazıyla anlatmaya çalışmak ya da anlattığını zannetmek az ahmaklık değildir. Şairin söylediğini bitirmek imkan dahilinde değil, en iyisi mi biz şimdi bir nokta koyalım.
Haziran ayında www.viranvebahar.com adresinde yayınlanmıştır.
2 Ağu
herkese selamlar arkadaşlar. yeni üye oldum. genç bir edebiyat okuruyum. her türlü edebi paylaşıma açığım…
1 Ağu
Nerden geldiğini bilmeden yürüdü, kalabalık fakat fikir ıssızı kaldırımlarda… Kalabalıklar üstüme geliyordu, bense slalomlarla kayan bir yıldızdım. Yalnızdım. Aslında birçoğuna göre arsızdım. Ve yürüdüm sokak lambalarının altından geçerek, dilencileri süzerek ve yalancıları can kulağıyla dinleyen zavallılara üzülerek. Bir ömür yürüdüm. Kalabalıklar aslında bir yok oluş muydu? Yoksa yeni bir var oluşun pıhtılaşmış son anımıydı? Yoksa beynimden geçenler fikir sadakasına muhtaç bir toplumu saran duygu kirliğini malumu ilam, benim densizliğimse israf-ı kelam mıydı? Yağmur karanlığın bağrına bir kurşun gibi saplandı. Tüm hışmıyla sağanak halinde bıraktı kendini iliğine kurşun yemiş esmer bir kadın gibi çırpındı. Yeşil gözlerini kapadı, yumruklarını sıktı şehir. Odanın buğulu camını bir kez daha sildi. Karanlığa sindi can çekişen geceyi seyretti. Kimi bir şemsiye altında aheste aheste, kimi her şeyden geçmiş sırılsıklam umursamadan yürüdü. Kaldırımlar daha bir huzurluydu sanki ağaçlar daha bir mutlu. Elektrikler kesilince televizyonlarda susmuştu. Şimdi şehir, çocukluğunun masum, kimsesiz küçük kasabasını hatırlatıyordu. Titrek bir alevle yanan mum yürekleri daha bir güzel aydınlatıyordu. Neydiği belirsiz yalancı aydınlıklar şimdi yoktu. Çocuklar belki de hep istedikleri şeyi buldular. Anne ve babalarının kollarında titrek bir mum ışığında mütebbessim bir yüzle uykuya teslim oldular. Çocuklar bu gece daha bir mutluydular.
Nasıl söylendiğini bilmediği bir şarkının peşine düşmüştü o gün. Bir türlü sonu gelmiyordu. Her şey dilinin ucundaydı yaşamak gibi. İlk kez anlıyordu şarkı söylemenin bu kadar zor olduğunu. Her gün yürüdüğü bildik sokaklarda kaybolmak gibi.
Üzerinde taşıdığı çaresizliği ceketi gibi portmantoya asabilseydi keşke. Çaresizlik ne kadarda ondan bir parçaydı. Çoğu zaman sızlayan diz kapağının hemen altından kesilmiş bacağını sıvazlayarak yürümek koşmak, tırmanmak istiyordu. Önceleri içinde yanıp tutuşan intikam arzusu terkedilmiş çirkin bir sevgiliydi.
Bir elinden karanlık diğerinden yağmur tuttu. Ve çirkin sevgilisi terkedilmişlik yine yanındaydı. Hiç beklenmedik uzaktan gelecek bir misafirdi belki de umut. Kim bilir hangi saklanmışlıkların, ötelenmişliklerin ardındaydı umut. Bacağı sızladı, alışkın elleriyle bacağını sıvazladı. Düşler hep sahici mi olmalıydı? O zaman düşün ne anlamı vardı? Ecel peşimizden koşturan aç ve azgın bir canavar mıydı? Cebinden çıkarttığı küçük aynasından kendine baktı, seyrek sarı saçlarını avuçlarıyla taradı. Yorgun gözlerini yumdu. Hayatın hazmı ne kadar da zordu. Güneşi soğumuş demli çayına batırıp yutkundu.
Bülent Gündoğan
| KİTAP ARAYIN! |