Arşiv: Eylül, 2007

Frithjof Schuon’un Deniz adlı şiiri, Serpil Özçeşmeci’nin çevirisiyle ilk kez dilimize kazandırıldı. Serpil Özçeşmeci ve Çeviri Şiir bölümü editörümüz Ali Ömer Akbulut’a emekleri için teşekkürler.

Şiiri okumak için tıklayın!

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

  • 1 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Pazar halleri –2–

    Sevgili okur,
    Duydum ki limon alın tavsiyesi ile güya sizi ekşili ve ekşimik günlere davet ediyormuşum. Haaşa, töbe töbe!!! Kim iddia etmiş ise hem halt etmiş hem de iftira etmiştir bu garip pazarcıya… Hem kontratıma hem pazarıma bağlıyım. Öyle bir şey…. Töbe töbe!..

    Efendim izah edeyim hemencecik bir hususu: Ben size geçen hafta limon almayı unutmayın dedim. Çünkü ben geçen hafta taze limon sattım. Ah pek nefistiler… Malum, pazarda en ucuza giden şeydir, maydanozdan sonra, eğer mevsim kış değilse. Bari dedim limon satan pazarcılarla dayanışma içine gireyim, hem ben de iki kuruş kazanayım istedim. Sanmayın ki bu yazdığım yazılar için bana iyi para veriyorlar. O paraları böyük kazatalar veriyor. Üstelik benim yazılarım deneme kabilinden. Eğer patron ve yazı işleri mödürü beğenmezler ve sizin teveccühünüz olmazsa bana bir şey ödemeyecekler. Kontrat böyle. Biline! Malum şeffaflık hepimizin derdi! Hemen bu hususa açıklık getireyim dedim.

    Şimdi haftanın möhim konularına bakalım. Geçen haftadan bildiğiniz gibi üç çerçevem var: Pazarcı, Ecnebi ve de Türk Dert Kurumu. Hepsine biraz biraz uğrayıp gündemimizi şööle etraflıca ellicez ve bellicez. Malum yaza seçim yaklaşıyor, ekini saçını düşünmek lazım, tarladaki işçiyi düşünmek lazım. Sonra tatile çıkacak burjuvamız var. Layık teyze ve amcalarımız var tatile gidemeyen. Sonra pazarda yazın ne satsak diye düşünen esnaf var. Aman işte biliyorsunuz var oğlu var… Hoş, bir kızı yok. Sakın sanmayın ki ben laf ebeliği yapıyorum var oğlundan sonra kızının olmadığını söyleyerek. Sizi yanıltmasın. Cinsiyetçilik meselesi çok möhim ve kimsenin bunu düşündüğü yok. Ama bunu başka bir yazının konusu yapıcam seçim vakti yaklaşırken. Hade bakalım pazar ola deyip başlıyorum.

    Ecnebiden eski Almanya Şansölyesi (Almancası Chancellor, bizdeki karşılığı da Başbakan) geçen hafta demiş ki Abdullah Gül iyi bir cumhurbaşkanı olurmuş. Bilginize arz edeyim. Ben bu haberi Hörrüyet adlı doğru habar gazatasında okudum. Ben onların yalancısıyım haber açısından, biline. Kalkmış elin ecnebisi bize kendi görüşlerini dikte ediyor! (Ben bu sözü de ecnebi memleketlerde iken öğrendim, size bir ara hikayesini anlatırım.) Lakin ben ecnebi memleket görmüş biri olarak şaşırdım. Sana ne kardeşim bizim pazardan, başının sonunun ne olucağından ve de bu yılki ortaoyununun Pazar ağasının kim olucağından! Sizi niye derdi sardı deyü böyle birden dellenip hiddetleniverdim. Ter boşandı sinirimden, atlet don göynek yaş oldu soylemesi ayıp. Sonra bir ara sizi kim takar dedim, esnafla konuşurken. Her ne ise arkası kesilmedi bu ecnebi dalganın baktım böyük dergi ve gazatalar da görüş serdediyorlar. Özet geçmemi ister misiniz bilmem ama çok sıkıcı olur diye burada biz pazarcıların ne düşündüğüne geçicem.

    Şimdi can canlarım biz pazarda dedik bir kaç arkadaşla gül satalım hazır elimize denk düşmüşken toptancısından. Anaaa, sen misin gül satmak isteyen! Hemen Çiçekçiler cenahından Pazar’da bir karşı atak geldi ki müşterilerimiz benim tezgahın başında “bu yaz hangi çiçeği eksem”i düşünür iken, neye uğradığımıza şaşırıp kaldık hep birlikte oracıkta. Dahası var, pazar esnafının bir de kendinden menkul muhalefeti (bundan sonra KMM, çok uzun oluyor söylerken, dilim dolanıyor, idare ediverin) var hem belediyeye baş tutar hem pazarcıya sıra tutturur. Meğer sosyal kontratta olmayan maddeye göre; ben ve arkadaşlarım bu cenahtan ne tür çiçek satıp satamayacağımı hem sormam hem onların iznini almam gerekiyormuş. Fekat ne gam, benim müşterilerim bir iltifat etti bir etti… Ah bilemezsiniz… Bir hafta boyunca hangi semte pazar kurdu isem Çarşanba’dan Fatma teyze ile Maltepe’ den Ahmet amca ve adını sayamadığım için özür dilediğim herkes yağmur çamur demeden,
    otobüs metroya binerek, sarsak ve ayakta kalarak bin bir zahmet bindiği minibüslere aldırmayarak hop orada hop burada bir küme arkadaşları ile koşup geldiler. Bir teveccüh bir teveccüh aman nazar değmesin! İyi de sattım hani, Allah bereket versin! Çiçeğin hası gül olunca, hele mevsiminde, insan bakmadan ve koklamadan edemiyor. Müşterilerim en iyisini biliyor vesselam…

    Ancak ben hala bu manasız muhalefet olayı anlamadım. Ama malum, sosyal kontrat gereği kuralları takip eden biri olarak onay alma faslını başlattım. Derken onay alma işi tam bir arap saçına döndü. Sonuç olarak onay alamadım bu çiçekler için. Bakın çiçeklere getirilen standartları size bir sayayım, hem Turk Dert Kurumu’ na (bunu da TDK diye kisaltalim, mazallah tekrar ede ede dert ugrar kapimiza, nemize lazim) göre hem de KMM’ ye göre. Türk Dert Kurumu’nun altında çalışan Standart Dert Kurumu’na göre, çiçekler renksiz ve tıknaz ve orta boylu ancak ecnebi sert görünüşlü olucak. Ancak yer değiştirdiğinde renk değiştirmesi gerekiyor, bu da TDK’nun standardına uyumunu gösteriyormuş. En önemlisi kokusunu almamanız gerekiyormuş çiçeğin ve camınızın önüne koyduğunuzda görenleri hizaya getirecek bir etki yaratması gerekiyormuş, muş ve muş… diye liste uzuyor ki içinize fenalık getirmeye hiç niyetim yok! Malum önümüzdeki hafta elimdeki çiçek stokunu satıp bitirmem gerekiyor. KMM standartlarına göre ise, çiçekleri onların seçmesi gerekiyormuş. Yani benim müşterilerim herhalde bana lanet okuyacak bu duruma müsaade edersem. Allah’ ım ne günlere kaldım dememe gerek kalmadan sosyal kontrat hemen benim imdadıma yetişti. Bakın nasıl:

    Kontratıma göre eğer ben yetişkin ve erkek sayılıyorsam (doğumla kazanılmış bir şey olarak) ve de hürsem ve de okuma yazmam varsa ve de azcık ecnebi memleketler görmüş ve de benim sadakatimi Pazarcı ahalisi ve müşterisi onaylıyorsa ben istediğimi yapabiliyormuşum. Lakin eğer bu özelliklerden biri eksikse başım derde giriyor. Birinci sorun böylece aşılmış bulunuyor. Cinsiyetim doğuştan geldiği için bu kural bana uymuyor. Dolayısı ile sosyal kontrat geçersiz oluyor. Bilseniz bir sevindim. Pazar sözleşmesinde müşteri maddelerine göre de müşteri ancak mallarımı almayarak sözleşmeyi geçersiz kılıyor. Eh işin bu kısmı da sağlam. Malum geçen hafta işler iyi idi. Bu hafta da güller giderse ikinci sevincim garantileniyor. Belediye ile yaptığım sözleşmeye göre onlar beni sallamıyor zaten; kira ve vergilerimi ödeyip ödemediğime ara sıra da istedikleri hediyeleri, siz anladınız onu, verip vermediğime bakıyorlar. Ancak biz pazarcıların kendi kendileri ile yaptığımı sandığım kontrat epey problemli. Hem içerdesin hem dışarda. Her gün herkes bir şeyle çıkıp gelebilir. Pazar esnafı ve de ben de takiyye yapmayı öğrenmeye zorlanabilirim. Ama Allah’a çoook şükürler daha öyle bir şey yapmadım. Diyeceksiniz ne yaptın, sosyal kontrat her telden çalıyor. Sorumsuzlukla sorun çözülmez. Eh doğru. Kural bana uymuyorsa ben mi kurala uyayım diye sordum benim çok okumuş ve hala da okumakta olan Bilen Ablam’a. (Bir gün de size onu anlatıcam.) O da bana çok net bir şey söyledi: Güzelim sen boş ver kural mural işlerini her hafta ne satacağına bak, ara sıra da kontrat yükümlülüklerinin en temeli olan forum ve seçimlere katıl. Gerisi bir invisible hand (görünmez el demekmiş, sordum) halleder. Ben de anlamadım bu işten bir şey amma, anladığım kadarı ile şu sonuca vardım: Elimdeki çiçek stokunu bitirmem gerekiyor; buyrun pazara, ister gül alın, ister menekşe.. Ekmek parası çıkarmam gerekiyor. Aç biilaç yaşanmıyor. Bir tek KMM bunu bilmiyor.
    Çiçekli günler efendim…

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Akşam, yine akşam…

    “Akşam, yine akşam, yine akşam”

    Ahmet Haşim; bir başka duyuş ve onun iç dünyasından bir derin zaman.

    Hayatın akış temposu durulmuş. Yorgun kanatlar gökyüzü sahnesinden çekilmişler.

    Şimdi; dağlar, çiçekler, toprak ve göl bir rüyanın örtüsüne bürünmekte ve bütün bu hengame içersinde, gün, zevale ermektedir.

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

  • 4 Yorum
  • Kategori: Deneme
  • Tarık Buğra anısına -4-

    Zeynep Çevik ve Hülya Yücel Ergün hanımefendilerin, işlediğim konumuza ilgi duymaları ve değerli yorumlarıyla destek vermeleri, bu naçiz çalışmamın en büyük ödülü olmuştur. Nazik duyarlılıklarından ötürü kendilerine teşekkür ediyorum.

    Değerli yazarımız Tarık Buğra’nın, 1975 li yıllardan günümüze armağan ettiği edebi tavsiyelerinin bu bölümünde yer alan, şu değerlendirmelerini aktarmak istiyorum.

    “Yazdıklarını üst üste koysan boyunu aşar, derler. Gerçekten de yazdıklarının ardında kaybolup gitmiş, bir kuru isimden ibaret kalmış yazarlar vardır. Bunların bahtsızlığı –veya yanlışı- akıllarına her eseni yazmış olmaları değil, bütün yazdıklarını yayınlama imkanına sahip oluşlarıdır. Bir güzel imkanın bahtsızlığa çevrilişi acıdır.”

    Buğra, yazarı bekleyen bu sinsi tehlikenin örneğini de, -cenaze törenine katılmış olduğu- Abdülhak Hamid ile ilgilendirerek bizlere sunuyor.

    “Bizim nesil ‘Şair-i Azam’ ve ‘dahi’ Abdülhak Hamid’i dili yüzünden değil, yağmur gibi yağdırdığı eserleri arasında kaybetmiştir.”

    “Bu dram sadece Abdülhak Hamid’in değildir. Başınızı şöyle bir piyasaya çevirirseniz bu gün dahi aynı dramın –yaşarken- son perdesine gelmiş şair ve yazar görebilirsiniz. Bunlar da her akıllarına eseni yazmakla kalmıyor, bütün yazdıklarını yayınlayabilme imkanlarını derhal kullanıp bahtsızlıkları haline getiriyorlar.”

    Değerli dostlar. Yıllar öncesiyle bu günümüz arasında köprü vazifesi görmekle kendimi şanslı saydığım Tarık Buğra ve onun güzel ve değerli bu hatırasını, yine kendisinin şu özetlemesiyle bitireyim.

    “Tekrarlayayım: Bunlar benim kendi yanlış ve yanılışlarımdan çıkardığım ilkelerdir. Onların bana hayli yararları dokundu. Bunun için de istedim ki, genç yazarlar aynı yararlanma imkanlarını benim uğradığım kayıplara düşmeden bulsunlar”

    Unutulmaz yazarımızı bu vesileyle, bir kez daha rahmet ve özlemle anıyoruz.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

  • 3 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Tarık Buğra anısına -3-

    Yazımızın bu üçüncü bölümünde, yazarımızın değerli tespitlerini sunmaya devam ediyorum.

    Ama bu defa önümüze çıkan konu, bizleri şaşırtan bir hususu içeriyor. Beklenmedik bir vurgulamayla Tarık Buğra diyor ki…

    “Romancı..hikayeci..şair..tiyatro yazarı..edebiyatçının-tek demek isterdim- en büyük düşmanı kendisidir..bir yazarı, çünkü, ancak kendisi engelleyebilir, baltalayabilir, yozlaştırabilir.”

    Sonra, bu çarpıcı iddiasının gerekçelerini bizlerin dikkatine daha net cümlelerle sunuyor.

    “Nedir bir yazarı yazmaya başlamaktan alıkoyan şeyler? Hiç şüphesiz kendisi..kendi ümitsizliği, hasetleri ve ana hedeften saptıran hırsları!”

    “Bir an önce tanınmak, kabul edilmek, hele hele, övülmek hırsının mahvettiği bir yığın yazar, hem de cidden kabiliyetli yazar tanıyorum. Bunların arasında, esas yeteneklerini, kafa yapılarını, dünya görüşlerini ve inançlarını dergi ve yayınevi sahiplerinin, politikacıların isteklerine satanlar çoğunluğu tutar.”

    Yazarımız, değerli görüşlerinin bir başka boyutuna geçtiğinde; yazar olmak isteyenlere uyarı mahiyeti taşıyan şu görüşü bizleri karşılıyor.

    “Nankör meslektir yazarlık. Ve her şeyden önce de Eyüp Peygamber sabrı ister. Yazmak için sabır? Elbette. Ama sabrın asıl gereklisi meydana getirilen eser içindir”

    Bu uyarısının ardından Tarık Buğra, kuvvetli bir özgüvenle şu inancını bizlerle paylaşmayı ihmal etmiyor.
    Ve haklı olarak, diyor ki;

    “Bir roman, bir piyes, bir hikaye yazdım mı, bilirim ki, onu benden kimse alamaz.”

    Bu yazımı, yine yazarımızın bu günkü konuyu özetleyen kısa bir paragrafıyla bitirmek istiyorum.

    “Toparlayalım bu pazarı: Edebiyat ün getirir…hatta para da getirir; ama edebiyat bir para ve ün mesleği değildir…hele sabırsızlar için hiç değildir. Edebiyatçı olmak isteyen bir ömür, öz ömrünü peşin peşin gözden çıkarmalıdır. Yapılmaz mı? Pöhhöö…bal gibi.”

    Sizlere sunmayı amaçladığım son bir bölüm kaldı dağarcığımda. Nasip olur ise o bölümde görüşmek üzere herkese en iyi dileklerimi sunar, bu vesileyle hayırlı Ramazanlar dilerim.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

  • 2 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Aylık gençlik dergisi genç öncülerle ilgili daha önce bir duyuruda bulunmuştum. derginin yeni sayısı bayilerde.genç öncüler Ömer Muhtarı, Ramazan’ı ve Naci El- Ali’nin çizimi Hanzala’yı kapağına taşıyor. yazar abimiz hüseyin Akın’ının yorumuyla katıldığı bir fuar rehberi dergide mevcut durumda.’cin ali büyüyünce ne olacak ‘ ,’Sınırlı Ömür Sınırsız Mücadele’ başlıklı yazılarda derginin öne çıkan başlıkları arasında yer alıyor. aynı zamanda genç yazarların katılımları dergiye heyecan verici bir tat katıyor.katılımlara açık olan dergi, seçkin kitapçılar ve nt mağzalarında okuyucuya sunulmuş durumda.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

  • 4 Yorum
  • Kategori: Dergi
  • Kapadokya Yahut Güzel Atlar Ülkesi

    Türkiye dünyanın en güzel ülkelerinden biridir. Bunu sadece biz söylemiyoruz, ülkemizi ziyaret eden yabancılar da bu toprakların tabiî güzelliklerine, kültürel öğelerine, sofra kültürüne hayran kalıyorlar. Bizler, içerisinde yaşadığımız halde bu güzellikleri göremiyoruz; görsek de farkına varamıyoruz. Oysa yabancılar değişik ülkeleri gördükleri için buraların güzelliklerini kıyaslama imkânına sahip oluyorlar. Bu yüzden onların kanaatleri bizleri için önemlidir. Ülkemiz hakkında olumlu ve olumsuz görüş bildiren turistlerin değerlendirmelerini dikkate almalıyız. Onlar bizim dünyadaki gönüllü turizm elçilerimizdir.

    Ülkemizin her bölgesinde apayrı bir güzellik var. Hangi şehre giderseniz gidiniz orada bir güzellik ve müstesna bir özellik görebilirsiniz. Bunlar bizim zenginliklerimizdir. Bunları korumalı ve geleceğe taşımalıyız. Türkiye’nin tabiî oluşum açısından en güzel ve görülmeye değer yerlerinin başında Nevşehir ili sınırları içerisinde yer alan Kapadokya gelmektedir. 

    Kıymeti bilinmeyen ve yeterince tanıtılmayan turizm cennetlerinden birisidir Kapadokya…Çok net bir tarih verilemese de buradaki oluşumların altmış milyon yıllık bir geçmişi olduğu söylenir. Bu coğrafya her haliyle bir doğa harikasıdır. Kapadokya, Pers dilinde “Güzel Atlar Ülkesi” demektir. Burası tarihî İpek Yolu’nun mühim kavşaklarından biridir. Fakat bugün söz konusu yol, atıl duruma düştüğü için önemini kaybetmiştir.

    Kapadokya dünyanın ortak kültür miraslarının başında gelir. Halen UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Kapadokya, turizm işletmeciliği bakımından son derece önemli merkezlerimizden biridir. Bu güzel oluşumların çevresine mühim turizm yatırımları yapılmıştır. Bölge günümüzde turizm açısından büyük bir öneme sahiptir. Avanos, Ürgüp, Göreme, Akvadi, Uçhisar ve Ortahisar Kaleleri, El Nazar Kilisesi, Aynalı Kilise, Güvercinlik Vadisi, Derinkuyu Yeraltı Şehirleri, Ihlara Vadisi, Selime Köyü, Çavuşin, Güllüdere Vadisi, Paşabağ, Zelve belli başlı görülmesi gereken yerlerdir. Kayalara oyulmuş geleneksel Kapadokya evleri ve güvercinlikler yörenin bariz mimari özelliklerindendir.

    Türkiye’ye gelip de Kapadokya’yı ziyaret etmeyen turist sayısı azdır. Bütün turistler bu büyülü coğrafyanın sırrına vakıf olmak için kilometreleri bir bir aşıyorlar. Fakat yerli turistler bu harikalar diyarına yeterince ilgi duymuyorlar. Çocuklarımız ve gençlerimiz daha çok, okullar tarafından düzenlenen yılsonu gezileriyle bu güzellikleri görebiliyor. Seyahat acenteleri okullar için gezi programları düzenleyerek iç turizme hareket kazandırıyorlar.

    Kapadokya’da ve Nevşehir ilinde sağlam bir turizm altyapısı vardır. Bölgede çok sayıda kaliteli, seçkin otel bulunmaktadır. Bu otellerin çoğu yıldızlıdır. Burası için oteller cenneti desek fazla abartmış olmayız. Üstelik bu otellerin çoğu kendine özgü özgün bir yapıya sahiptir. Çoğu kaya içine oyularak ya da yöreye özgü tüf taşından yapılmıştır.

    Nevşehir ve çevresinde mevcut  yatak kapasitesi 20 bin, gelen yıllık yerli ve yabancı turist sayısı 1 milyon 800 bin civarındadır. Burada 5 adet müze, 13 ören yeri, 350 kilise ve 8’i açılmış, 200 civarında yeraltı şehri ve bir antik şehir bulunmaktadır. Bunlar da gösteriyor ki Nevşehir ve çevresi tabir caizse adeta bir açıkhava müzesi görünümündedir.

    Bu topraklar pek çok değeri de kültür hayatımıza kazandırmıştır. Damat İbrahim Paşa, Refik Başaran, Ürgüplü Hayri Efendi, Hacı Bektaş Veli bunlardan bazılarıdır. 

    Nevşehir tarih boyunca nice medeniyetlere evsahipliği yapmıştır. Kayalar oyularak yapılan yerleşim yerleri ve ibadethaneler ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Başta Derinkuyu’daki yeraltı şehri olmak üzere, pek çok yeraltı şehri o dönemlerde risk ve tehdit altında yaşayan halklara güven vermiştir. İnsanlar buralara sığınarak canını emniyete almıştır. Zaten taşların yumuşak yapısı bu yeraltı şehirlerinin kolayca yapılmasını mümkün kılmıştır.

    Bu topraklarda değişik inançlara sahip insanlar bir arada hoşgörüyle yaşamayı becermiştir. Haçla hilal yan yana durabilmiş, sevgi iksiri, dinler arası diyaloğu mümkün kılmıştır. Bu yönüyle bugünün savaşçı dünya liderlerine doğru mesajlar vermektedirler.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

  • 2 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Barış En Büyük Sermayemizdir

    Savaşın, kin ve nefretin kol gezdiği zamanımızda barış en büyük sermayemizdir. Dünyada herkes barıştan yana görünse de gerçekte dünyayı idare edenler savaş tamtamları çalıyorlar. Bugün dünyayı kan gölüne çevirenler onlardır. Dünyayı ateşe veren bu izan ve insaf fakirleri, körpe çocukların canı ve kanı üzerinden çıkar hesapları yapıyorlar. 
    Savaşların ana nedeni kapitalist zihniyetin getirdiği aşırı madde sevgisidir. Her şeye rağmen zengin olma tutkusu adalet terazisini bozmuştur. Çok çalışan değil, uyanık olan, başkalarını sömüren kişiler zengin olunca güç dengeleri zalimler lehinde değişmiştir. Küresel güçler sermayenin tek elde toplanmasını sağlayarak dünyaya hükmetme yarışına girmişlerdir.

    Tarihte yaşanan birinci ve ikinci Dünya Savaşları emperyalist zihniyetin dünyayı paylaşım hesabının somut tezahürüdür. Bu savaşlarda kan, acı ve gözyaşı insanlığın kaderi olmuştur. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda elli milyonun üzerinde insan bazı emperyalist ülkelerin çirkin emelleri yüzünden ömürlerinin taze baharında yaşama veda etmiştir.

    Dünyayı kuşatan ve son din olan yüce İslamiyet evrensel barışa çok kıymet vermiştir. Dünyayı şereflendiren bütün peygamberler evrensel barışın gerçekleşmesi için mücadele etmişlerdir. Zira barışın, can güvenliğinin ve huzurun olmadığı bir dünyada yaşamak başlı başına bir çiledir. Bu güzel dünyayı cehenneme çevirmeye kimsenin hakkı yoktur. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resul-i Ekrem Efendimiz hangi dinden ve inançtan olursa olsun bütün insanların asgari müştereklerde birleşip, birbirine sevgi ve hoşgörü gösterip dünyayı yaşanılır kılmaları için davette bulunmuş, barışın tesisi için elinden geleni yapmıştır.

    Bugün Irak toprakları içerisinde yaşanan çirkin savaş, bir sömürü hareketinin uzantısıdır; petrol kavgasıdır. Dünyanın egemenliğini tek başına elinde tutmaya çalışan ABD ve onun kanla beslenen başkanı Bush, yüz binlerce müslümanın ölümüne sebep olmuştur. Fakat bunca baskı ve yıldırma hareketlerine rağmen Irak halkı hırsızlara teslim olmamış, gücü yettiğince direnmeye çalışmıştır. Fakat hainlerin hile ve desiseleri bitmez bir türlü. Bu sefer de çok milliyetlilik ve farklı inançların varlığı Irak’ı kanlı bir iç savaşa sürüklemiştir. ABD, Irak’ı hizaya getiremeyince bu sefer de kardeşi kardeşe düşürme yolunu seçmiştir. Değişik dinî gruplar hassas noktalarından yakalanmış, böylece Irak’ta kaosun temelleri atılmıştır.

    Demokrasiye, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne inandığını her fırsatta söyleyen ABD ve Batılı milletler, iş icraata gelince hiç de böyle davranmamışlardır. Bu, onların düşüncelerinde samimi olmadıklarını göstermiştir. İçerde başka, dışarıda başka davranan ve tutarlılık göstermeyen bu devletler, barış imtihanından koca bir sıfır almışlardır. Hıristiyan Batı ve ABD, bugün hâlâ olaylara Haçlı zihniyetiyle bakmaktadır. Onun içindir ki nüfusları iki milyara yaklaşan Müslümanları korkutmak istemekte, yıldırmakta ve beraber hareket etmelerini engellemektedir. Bu ‘parçala yut’ taktiğidir. Müslümanlar bu oyuna gelmektedir.

    Barıştan dem vuran dünyanın güçlü devletleri, verdikleri sözleri çiğneyerek büyük bir silahlanma yarışı içerisine girmişlerdir. Bütçelerin büyük bir bölümü yeni silahlar geliştirmeye ayrılmaktadır. Milyar dolarlar silahlar için harcanmakta, insanlık geleceğini ölüm kusan bu metallere bağlamaktadır. Günümüzde insanlar kendilerini yok etmek için modern silahlar üretme yarışı içerisindedirler. Bu da gösteriyor ki insanların hemcinslerine yaptığı kötülüğü hiçbir varlık onlara yapmamaktadır. Sağduyulu ve adaletli insanların bu tavrı anlaması mümkün değildir. Bu nasıl bir idrak yoksunluğudur, bu nasıl vicdan fukaralığıdır?

    Silahlanma için yarışan insanlık, barışın kalıcı olması için neler yapıyor? Bunun için de milyar dolarlar harcıyorlar mı? Barışın tesisi için kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı bu kirli silahlanma yarışı içerisinde ve savaşların dünyada huzur bırakmadığı bu zamanda varlık sebebini sorguluyor mu? Hiç mi yüzleri kızarmıyor bu göbekli, kravatlı ve takım elbiseli adamların? Ateş onların yüreğine düşmüyor ki!.. Bu adamlar hiçbir şey bilmiyorlarsa İslam’ın evrensel barış mesajına kulak versinler. Dünya ancak bu mesaja kulak vermekle huzur bulur.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

  • 1 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Tarık Buğra anısına -2-

    Yazımın ikinci bölümüne başlarken, Hülya Yücel Ergün hanımefendinin değerli yorumuna teşekkür etmek isterim. Bizleri bu çabamızda yalnız bırakmayıp teşvik etmeleri, edebiyat adına yapacağımız mütevazi katkılarımızın artmasına vesile olacaktır.

    Tarık Buğra, edebiyat hayatının ilk aşamasındaki düşüncelerini şöyle özetliyor okurlarına.

    “Yazmak istedikleri ve yazmak için gerekenlere sahip oldukları halde yazamayan veya ancak bir takım kırıntılar yazabilen çok insan gördüm…tanıdım hatta; bazılarıyla arkadaşlığım da oldu. Ve nihayet kendimi tanımaya başladım. Kafamda ciltler dolduracak duygular, düşünceler, tasavvurlar varken…insan ilişkileri için yığınla şey kurarken kağıtlarım bomboş duruyordu.”

    Bu sözlerinin ardından, altını çizeceği inançlarının olduğunu vurgulayıp şu çarpıcı tavsiyelerini dikkatlere sunuyor.

    “Yazmak isteyenler; dükkanınızı her gün belli bir saatte ve belli bir süre için besmele ile açınız…dükkan kapısı hak kapısıdır, rızk kapısıdır. Yerli, yabancı, bütün başarmış ve eser vermiş isimleri inceleyiniz, hepsinin de –askerlikten bile- disiplinli bir çalışma hayatları olduğunu göreceksiniz.”

    Ve o sihirli formüllerden, bence en umut verici olanına sıra geldi. Buğra’nın müjdeli ifadesindeki, gönüllerin ve akılların en güzide yerini işgal edecek olan değerlendirmesi şöyle;

    “İlham perisi mi?..adam siz de…o aşüfte herkesin malıdır…yeter ki isteyiniz…çaba harcayınız, bedelini ödeyiniz. Ve –sakın ola- onu kıskanıp küsmeyiniz…hele ona sahip oluyorlar diye, çaba harcayanlara, bedelini ödeyenlere takılıp kalmayınız. Bu gaflete bir düştünüz mü, yandım Allah semtinize uğramaz; çünkü hiçbir yazar, yazmaya başlamadan yazamaz”

    Yazarımızdan aktaracağım bilgiler, bir başka yazıyla inşallah devam edecek.
    Değerli dostlar; şimdilik bu bölümü de böylece noktalayalım.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Tarık Buğra anısına -1-

    Zaman zaman, önceki yıllarımdan bugünlere kalan günlük bir gazetenin sararmış sayfalarını çıkarıp tekrar tekrar okurum. Özenle kesip saklamış olduğum bu kağıtlarda, Tarık Buğra’nın “Merhaba” isimli köşesinde kaleme aldığı yazıları bulunmakta. Elimde 5 adet bulunan bu makaleler; yazarın bazen edebiyat hayatındaki tecrübe ve hatıralarından, bazen de yazar olmak isteyen okurlara yaptığı tavsiyelerden oluşmuş. Neyse ki bu kestiğim parçaların ikisinde o günlerin tarihleri de bulunuyor. Yani o dönem, 1975 yılının Eylül ve Ekim aylarına ait bulunmakta.

    Yazarımız kendine bir iç hizmet talimatnamesi hazırlamış. Bunun için kurallar oluşturmuş. İlgilenen dostlara, bunları madde madde sunmak istiyorum.

    1- Yazmaya başlamadan yazamıyorum.

    2- Yazmak için, ancak bunun için ve yazabileceğin, yazmaya değer, asıl önemlisi de senin yazabileceğin bir şeylerin varsa yaz. Bunları yazmak için yaz; övülmek için, ün yapmak için değil !

    3- Bir şey yazmaya başlamış veya yazmış isen zaman artık senin için çalışır…hem de en mükemmel hizmetçin gibi çalışır.

    4- Kağıt yırtılabilen bir nesnedir.

    5- Yazdıklarını dinlenmeye bırak. İlk intibalar aldatıcı oluyor. Evet, kuzguna yavrusu güzel, hem çok güzel görünüyor. Ya da aksi ihtimal de olabiliyor, insanın acayip bir psikoloji ile beş para etmez sandığı, ilk anda kendisinin bile değerlendiremediği ve yırtmaya kalkıştığı ürünlerinin arasında pekala işe yarar bir şeylerin bulunduğunu da fark edebiliyordu.

    Rahmetli yazarımızın bu değerli tavsiyelerinin özeti bu şekilde. İkinci bir yazımda da sayın Buğra’nın daha başka tespitlerini sizlere ulaştırmaya çalışacağım nasip olur ise.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

  • 1 Yorum
  • Kategori: Blog

  • Üye Girişi





    Hemen abone olun! Yeni yazılar e-posta ile gelsin:

    Dağıtım: FeedBurner

    Bağlantılar




    Arşiv



    KİTAP ARAYIN!




    Alexa Rating