Arşiv: Eylül, 2007

sığınak

bir boran vakti düştüğünde kış yollarıma
soğuktan buz kesen ellerim uluşurken usul usul
özgürce uçan bir kartalla süzülüyordum karlar arasında
bozkurt rehberimdi, sevdiğim iniydi tek sığınağım
düşlerimin izini kapatırken fırtına yarında
insanlığımı unuttum ben, kimliğimi de kurtlar arasında
sevmek yaşamaksa ben ölüydüm belkide buz kesen havalarda
yazım kışım olamazdı eminim, benim güneşimde yoktu dünyam karardığında
yıkık kentte filizlenen bir çiçektim belki de, hiç görmediğim düşlerle
kurtların sevgisi ısıtırken yüreğimi, ben kimdim hiç bilmedim.
belki de mavisiyle yeşiliyle renkten renge giren dünyaya hiç gelmedim.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • “Klasik” Bir Yazı

    Nedir bu kelimeden alıp veremediğimiz, anlamıyorum. Şu dünya üzerinde bir nesneye, sanata, edebiyata “klasik” deyip aşağılamak millet olarak bir bize nasip olmuştur galiba.
    Klasik bir yazı, klasik bir şair, klasik bir dergi, klasik bir hediye…
    Okulda çocuklara hediye almak istiyorsunuz. “Kitap alsak nasıl olur?” deyince karşınızdaki arkadaşınızın yüzü buruşuyor, bu uygunsuz teklifi çok acayip bulmuşça konuşuyor: “Kitap çok klasik bir hediye değil mi?”
    Bir dergi yayın hayatına bin bir ümit ve emekle ‘merhaba’ diyor. Kalantor bir derginin editör ü azamı da değerlendiriyor: “Çok klasik! Yayın hayatına yeni olarak katacağı hiçbir şey yok.” Nedir bu yeniyle derdimiz? Yenilik derdiyle girmediğimiz abukluk, yapmadığımız ucubelik kalmadı.
    Üzerinize yeni bir takım elbise almışsınız. Taptaze bir heyecanla, çocukların bayram sabahı duyduğu o çocuksu telaşı kırk yılda bir yaşamanın tadı damağınızda, iş yerine gidiyorsunuz. İlk tepki: “Yeni takımın hayırlı olsun. Yakışmış ama çok klasik!”
    Hay kafana “klasik” kadar taş düşsün!
    Klasiği, tekdüze yapmış, sıradanlaştırmışız. Aleladeyle, bayağıyla aynı kefeye koyuyor, hepsini bir kalemde siliveriyoruz. Tabii burada en büyük zulmü de yine klasiğe yapıyoruz.
    Oysa klasik başlı başına bir devlettir. İlk akla gelen ve işin erbabının aşina olduğudur. Geçmişi yüzyılları aşan, köklü ve soylu bir gelenekten gelir. Zaman değirmeninde öğütülemeden, sapasağlam kalmıştır. Belki onun ilk ortaya çıktığı zamanlarda başkaları da vardı ama onlar da tıpkı şimdi yeni diye sarıldıklarımızın akıbeti gibi unutulup gittiler. Kimsecikler tarafından hatırlanmıyorlar.
    Suya yazılan yazıdır yeni denen! Sabun köpüğüne benzeme ihtimali çok ama çok yüksektir. Uçup gider. Ne gölgesi kalır geriye ne de kendisi…
    Hele cips çağında büyük bir risktir yeni.
    Klasiği bilmeyen ortaya sağlam bir yeni koyabilir mi?
    Kesinlikle hayır!
    Bugünlerde bu gerçeği atlıyoruz. Bugün ve her zaman yeni şeyler kurmaya, yeşertmeye çalışan şair-yazar herkes klasiği, geleneği çok iyi bilmek zorundadır. Yeni adına, yenilik adına ortaya çıkanların büyük bir kısmı yeni diye ortaya koyduklarının geçmişin basit bir kopyası olduğunun farkında bile değiller…
    Klasik, muhkem bir kaledir. Sağlam, sapasağlam… Onca hadiseden sıyrılmış ve bugüne gelmiştir. Bugünden de büyük ihtimalle geleceğe yürüyecektir.
    Buradan bir kısım ekâbire âcizane bir tavsiyem olacak:
    Bir eseri, yayını küçümseyeceğiniz zaman lütfen bu kelimeyi kullanmayın! “Basit ve bayağı” deyin. “Erir, gider; tutunamaz.” deyin ama ‘klasik’ demeyin. Bu kelimenin arkasında pırıl pırıl duran hakikat, hem sizi hem de sizin gibi pek çok yeniciği eskitecek ve tarih mezaristanına gömecektir.
    Son olarak konunun biraz dışında kalıyor ama söylemeden geçemeyeceğim. Eğer bir kimseye hediye almak istiyorsanız ve de bu kişi bir gençse bence ona alacağınız hediyelerin en güzeli bir kitaptır.
    Çünkü kitap, çok klasik bir hediyedir…

    Not: Yazı Viran ve Bahar E-dergisi’nin eylül sayısında yayınlanmıştır

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Deneme
  • Kara Gözlüm

    Sensiz öleceğim

    Çok sevdim seni ben

    Sen bunları bilemeyecek kadar kördün

    Yüreğimde öyle bir acı düğümlendi ki

    Ne ağlayabiliyor ne de düşünebiliyorum

    Günden güne hasretin kor olup

    Yakıp tüketiyor bu bedeni.

    Çiçekler açar bahar gelince

    Sular dağlardan coşarcasına akar

    Bir kuzu anasına koşar

    Benimse ne açacak bir tomurcuğum

    Ne koşacak bir bekleyenim var

    Sadece hasret var yüreğimde

    Yakıyor yüreğimi bu umutsuzluk

    Canım çok yanıyor

    Bak gece bile gündüze

    Kış bahara kavuştu

    Hala neyi bekliyorsun

    Söndürmek için bu hasreti

    Her akşam kurduğum rakı soframda

    Kadeh kadeh sensizliği içiyorum

    Yanında mezesi hasret

    Bir de bakmaya kıyamadığım

    Resmin var sıvaları dökülmüş

    Biraz da rengi solmuş duvarda

    Ve o kadehimdeki hasret var ya

    İçime her çektiğimde

    Sanki seni tekrar yaşıyorum

    Beni nasıl yaşarken öldürdüğünü

    Beni anlamayışını

    Ama yine de sana

    Kızmıyorum be kara gözlüm

    Ben senin resmine bile bakmaya kıyamazken

    Nasıl da isyan ederim ben sana

    Nasıl da kötü düşünürüm hakkında

    Gönül ferman dinlemiyor işte

    Çok defa denedim seni unutmayı

    Olmuyor be kara gözlüm

    Unutamıyorum seni

    Sen beni sevmesen de

    Sen ellerin olup gitsen de

    Yine ben seni seveceğim

    Bir gün duyarsan ki

    Gitmişim bu dünyadan

    Unutma seni ne kadar sevdiğimi

    Unutma ki hasretinden öldüğümü

    Unutma seni bunca severken

    Sensiz öldüğümü.

    Ramo  04/09/2007

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 1 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Kader

    köşe başında bekleyen kader defterini dürerken yarının,
    kızıla boğulan gökyüzü nazlanıyordu baktığımda yüzüne,
    bekleyenim yoktu sevenim olmadığımdan acıyla
    dokunduğumda yüreğime,
    çığlıkları yükselen düşlerim yırtarken göğsünü arzın,
    ben gözyaşımı siler gibi yaptım o an bir damla umutla,
    kader alın yazısıysa kaçış yoktu biliyorum sarhoş olamazdım tutkuyla,
    yarın elbet biri gül dökerdi yollarıma kefenini yırttığımda kabuslarımın.
    akasya çiçeğe durduğunda huzur bulacak çünkü yüreğim günü aydınlanacaktı
    yollarımın.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 3 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Bulutlar

    “Şu Bakır zirvelerin ardından
    Bir süvari geliyor kan rengi
    Başlıyor şimdi melül akşamda
    Son ışıklarla bulutlar cengi “                                  

                                           AHMET HAŞİM

    Neredeyse, ilk duyuşumda ezberlediğim bir şiirin ilk kıtası. Zamanı, özellikle akşam vakitlerini; renk, ışık ve hülya ile kaynaştıran unutulmaz mısralar. İlk okuyuşun ahengi ve hatıralarımdaki tazeliği.   

    Göklerin türlü  hallerini keşfedişim. Başımın üstündeki o enginliğe her bakışta, yeni bir şeyler görmenin ayrıcalığını buluvermek. Mesela tamamen bulutsuz bir maviliğin, çok sade görünüşü. Gece değildir bahanesiyle ortalarda görünmeyen kaprisli yıldızların bencilliği. Belki bu nedenledir gökyüzünün keyifsizliği.

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Deneme
  • ‘Ben geldim geleli açmadı gökler’*

    ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA İLKBAHAR

    Bilenler aa evet diyecektir balkonlarının önünden kuş sürüsü geçerken ne kadar çok yazma hissinin oluştuğunu. Öyle bir gündü. Babamla anlaşamamalarımız sürerken sanki başka hiçbir işim yokmuş gibi yazıyorum. Niye peki? ‘– kuşlar balkonumun önünden geçerken çığlık çığlığa, gayet tanıdık bir şekilde bahar havası dağıta dağıta geçti… ‘ işte tüm sebep bu…

    MUTLULUK

    Baba akşam yüzdürürüz dimi?’ deyip balığı babanın gözüne soktuktan sonra evet cevabını almak gibidir.

    ‘balık öldü baba anlıyorsun değil mi?’

    ZAMAN

    İlaç konusunda herkes aynı kanıya vardı zannımca. Zaman ‘bişeylerin’ ilacı kabul edilebilir. Ama bana zehir muamelesi yapıyor. Çok sinir bozucu…

    BOŞLUK

    Hiçbir şey boşluğumu dolduramasın! Çok mu bencilim yooo sadece size öyle geliyor.

    DEĞİRMEN

    ‘Bir değirmendir dünya…’ odamda bir değirmen var, döndürünce ötmeye başlıyor. Ama dünya her gün dönüyor ve ne acıdır sesi soluğu çıkmıyor…

    İBRAHİM TENEKECİ

    Belki İbrahim Tenekeci’ye özendiğimi söyleyeniniz çıkar. Kızmam. Hak verdiğim zamanlarda yok değil…

    *(Sezai Karakoç… Bir nevi bir kartal hatırasıdır…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 1 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Zaferimizin Destanı

    Önce gök ağladı
    Zemin kustu kanını
    Bir Ana Dolu/su kağnı
    Bir çocuk dolusu nefer
    Vatan vatan çağladı

    Bir mübârek sefer oldu
    Yüzüm gülmedi
    Ekşidi bakışlarım önce
    Vuruldum yüreğimden
    Düşman mitralyözü
    Yüreğimdeki yarayı
    Kurşun kurşun dağladı

    Nenem Hatun kükredi
    Ve ardından;
    Taşı toprağı yurdun
    Kahramanca
    Mehmetçikçe dirildi
    Dönmemek üzre geri
    Vatanın evlâtları
    Hücum hücum çağladı

    Köylerinden memleketin
    Hasanlar, Elifler, Mehmetler
    Tüm aslanları yurdun
    Çerkesler, Kürtler ve Türkler
    Türkiyemin aşkına
    Arabı, Lazı, Gürcüsü
    Dibinde esaretin
    Bomba bomba patladı

    Ve Zafer en sonunda
    Sarmaladı yurdumu
    Ölümün zor yolunda
    Al yıldızlı bayrağın
    Gölgesinde dinlendi
    Çarıksız ihtiyarlar
    Gülsün diye çocuklar
    Gözü yaşlı bebeler
    Kağnı süren analar
    Şu vatandan beşiği
    Zafer zafer salladı

    Oğuz Düzgün

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 2 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Dün, bugün ve yarın

    Dünü,yaşayarak bugünü yaşamak.Bugünü, yarına taşıyarak yeni bir güne başlamak. 
    İyimserliğin kötümserlikle,dostluğun riyayla,sevginin, sevgisizlikle kesiştiği yol ayırımında; yorulan ruhlar ve bedenler ve kendilerini  yalnızlığın sesiz çığlığında boğulmaya mahkum eden insanlar.Neden-Niçin? Diye bugün soruyorsun kendine.Ama dün?yaşamı yaşamaya değer kılan sevginle güvendeydin.Biliyordun ki zor anlarında seni kucaklayan sınırsız ve nihayetsiz ,riyasız,ve çıkarsız dostlukların şefkat dolu kolları vardı.Bugün ise yaşamın renkleri,şarkıları zevkleri ve sevgi sözcükleriyle bir motif gibi işlediğin duygular uçup gitmiş elinden.İsyanlardasın,yalnız,yenik ve ezik.Artık, senin için aşk ve sevgi ne sığınabileceğin bir liman,ne de coşkularının ilham kaynağı.yalnızca yaşamında parıldamaya hazır gizli bir hançer(mi)?     Ansızın kulağına çalınan bir nağme, yada kapı aralığından süzülüp gelen bir koku hatırlatır; onu sana yeniden.Adım aşk,adım sevgi,adım dostluk diye; .yanı başında. Sesini duyurmaya çalışır,seni mıknatıs, gibi kendisine çeken gücünü kullanarak, yanına yaklaşırsın,dokunmak istersin,yalnızlığını,ezikliğini sana acı veren her şeyiunutmak için.. Tüm gücünle onunla olmak istersin.ve seni ondan koparacak hiçbir gücün olmadığına inanırsın. orada onunla ölene kadar kalmak için zaman dursun istersin.Ama birden varsıllığın büyüsü ortaya çıkarak vazgeçilmez olduğunu hatırlatır sana; ben buradayım ve sen benim esirimsin diyerek.. Hırslanırsın.Artık yüreğinin sesine değil,nefse hizmet eden gücün sesine kulak verirsin ve.maddi kazançların sana sunacağı lüks yaşamın sevdasına kapılırsın;.farkında olmadan. …. Bugün yaşamda var olmanın gerçeğini hoyratça kullanarak zamanın nasıl akıp gittiğinin farkına bile varamazsın.Yaşam terazisinin bir kefesinde ki dışsal doyumun ağırlığını artırdıkça diğer kefedeki içsel açlığının doyuma ulaşabileceğine inanırsın.Makamın,gücün ve paranın sunacağı şaşalı yaşama, olan özlemlerin, sana her şeyi unutturur.ölümü bile. Yaşamdaki tüm duyguları ve değerleri özümseyerek ahenkli bir dengede tutmak bu kadar zormudur.sence?Daha, dün sevgiyle var olmanın değerini; bugün nasıl yok sayabiliyorsun?Parayla, her şeye sahip olabilir, satın alabirsin.AMA sevginin değerine  paha biçebilirmisin?

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 2 Yorum
  • Kategori: Blog
  • MELANKOLİA

    Kelimeyle anlam arasındaki yarışım her zamankinden biraz daha fazlayken, zaten kendi aralarında dalaştıklarını gördüm. Bu Melamilerle dolu yalnızlık ürpertiyordu beni. Kara sevda, kasvet ve sürekli olan hüzün ile eşanlamlı mıdır bilmem ama melankolia bu iki anlamıda karşılıyor. O kadar ki bazıları psikolojik bir rahatsızlık gibi kuruyor cümlelerini bu kelimeyle ve yerine göre haklı olabiliyor. Ne mel’un bir kelime diyor öte yandan bir başkası. ‘’Neden sevda kara ki?’’ gibi sözler tarih oluyor ve ne kadar melfuz söz varsa anlamlanıyor. Çünkü şiddetli bir aşk hastalığıdır melankolia. Bunaltısı ondadır. Bir içe çekiliştir. İnsanlardan kaçmaktır. Tam bir ümitsizliktir. Rüzgâra dokunmak isterken yürüyememek gibidir. Her şeyden nefret eden insanların yüzlerine asılı kalmış tebessüm gibidir. Karabasan gibidir. Sessizlik gibi karanlıktır. Neden kara bilmem ama asırların değişmeyen hastalığıdır melankolia…

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 1 Yorum
  • Kategori: Blog

  • Üye Girişi





    Bağlantılar




    Arşiv



    KİTAP ARAYIN!




    Alexa Rating