6 Eyl
bir boran vakti düştüğünde kış yollarıma
soğuktan buz kesen ellerim uluşurken usul usul
özgürce uçan bir kartalla süzülüyordum karlar arasında
bozkurt rehberimdi, sevdiğim iniydi tek sığınağım
düşlerimin izini kapatırken fırtına yarında
insanlığımı unuttum ben, kimliğimi de kurtlar arasında
sevmek yaşamaksa ben ölüydüm belkide buz kesen havalarda
yazım kışım olamazdı eminim, benim güneşimde yoktu dünyam karardığında
yıkık kentte filizlenen bir çiçektim belki de, hiç görmediğim düşlerle
kurtların sevgisi ısıtırken yüreğimi, ben kimdim hiç bilmedim.
belki de mavisiyle yeşiliyle renkten renge giren dünyaya hiç gelmedim.
6 Eyl
Nedir bu kelimeden alıp veremediğimiz, anlamıyorum. Şu dünya üzerinde bir nesneye, sanata, edebiyata “klasik” deyip aşağılamak millet olarak bir bize nasip olmuştur galiba.
Klasik bir yazı, klasik bir şair, klasik bir dergi, klasik bir hediye…
Okulda çocuklara hediye almak istiyorsunuz. “Kitap alsak nasıl olur?” deyince karşınızdaki arkadaşınızın yüzü buruşuyor, bu uygunsuz teklifi çok acayip bulmuşça konuşuyor: “Kitap çok klasik bir hediye değil mi?”
Bir dergi yayın hayatına bin bir ümit ve emekle ‘merhaba’ diyor. Kalantor bir derginin editör ü azamı da değerlendiriyor: “Çok klasik! Yayın hayatına yeni olarak katacağı hiçbir şey yok.” Nedir bu yeniyle derdimiz? Yenilik derdiyle girmediğimiz abukluk, yapmadığımız ucubelik kalmadı.
Üzerinize yeni bir takım elbise almışsınız. Taptaze bir heyecanla, çocukların bayram sabahı duyduğu o çocuksu telaşı kırk yılda bir yaşamanın tadı damağınızda, iş yerine gidiyorsunuz. İlk tepki: “Yeni takımın hayırlı olsun. Yakışmış ama çok klasik!”
Hay kafana “klasik” kadar taş düşsün!
Klasiği, tekdüze yapmış, sıradanlaştırmışız. Aleladeyle, bayağıyla aynı kefeye koyuyor, hepsini bir kalemde siliveriyoruz. Tabii burada en büyük zulmü de yine klasiğe yapıyoruz.
Oysa klasik başlı başına bir devlettir. İlk akla gelen ve işin erbabının aşina olduğudur. Geçmişi yüzyılları aşan, köklü ve soylu bir gelenekten gelir. Zaman değirmeninde öğütülemeden, sapasağlam kalmıştır. Belki onun ilk ortaya çıktığı zamanlarda başkaları da vardı ama onlar da tıpkı şimdi yeni diye sarıldıklarımızın akıbeti gibi unutulup gittiler. Kimsecikler tarafından hatırlanmıyorlar.
Suya yazılan yazıdır yeni denen! Sabun köpüğüne benzeme ihtimali çok ama çok yüksektir. Uçup gider. Ne gölgesi kalır geriye ne de kendisi…
Hele cips çağında büyük bir risktir yeni.
Klasiği bilmeyen ortaya sağlam bir yeni koyabilir mi?
Kesinlikle hayır!
Bugünlerde bu gerçeği atlıyoruz. Bugün ve her zaman yeni şeyler kurmaya, yeşertmeye çalışan şair-yazar herkes klasiği, geleneği çok iyi bilmek zorundadır. Yeni adına, yenilik adına ortaya çıkanların büyük bir kısmı yeni diye ortaya koyduklarının geçmişin basit bir kopyası olduğunun farkında bile değiller…
Klasik, muhkem bir kaledir. Sağlam, sapasağlam… Onca hadiseden sıyrılmış ve bugüne gelmiştir. Bugünden de büyük ihtimalle geleceğe yürüyecektir.
Buradan bir kısım ekâbire âcizane bir tavsiyem olacak:
Bir eseri, yayını küçümseyeceğiniz zaman lütfen bu kelimeyi kullanmayın! “Basit ve bayağı” deyin. “Erir, gider; tutunamaz.” deyin ama ‘klasik’ demeyin. Bu kelimenin arkasında pırıl pırıl duran hakikat, hem sizi hem de sizin gibi pek çok yeniciği eskitecek ve tarih mezaristanına gömecektir.
Son olarak konunun biraz dışında kalıyor ama söylemeden geçemeyeceğim. Eğer bir kimseye hediye almak istiyorsanız ve de bu kişi bir gençse bence ona alacağınız hediyelerin en güzeli bir kitaptır.
Çünkü kitap, çok klasik bir hediyedir…
Not: Yazı Viran ve Bahar E-dergisi’nin eylül sayısında yayınlanmıştır
6 Eyl
Sensiz öleceğim
Çok sevdim seni ben
Sen bunları bilemeyecek kadar kördün
Yüreğimde öyle bir acı düğümlendi ki
Ne ağlayabiliyor ne de düşünebiliyorum
Günden güne hasretin kor olup
Yakıp tüketiyor bu bedeni.
Çiçekler açar bahar gelince
Sular dağlardan coşarcasına akar
Bir kuzu anasına koşar
Benimse ne açacak bir tomurcuğum
Ne koşacak bir bekleyenim var
Sadece hasret var yüreğimde
Yakıyor yüreğimi bu umutsuzluk
Canım çok yanıyor
Bak gece bile gündüze
Kış bahara kavuştu
Hala neyi bekliyorsun
Söndürmek için bu hasreti
Her akşam kurduğum rakı soframda
Kadeh kadeh sensizliği içiyorum
Yanında mezesi hasret
Bir de bakmaya kıyamadığım
Resmin var sıvaları dökülmüş
Biraz da rengi solmuş duvarda
Ve o kadehimdeki hasret var ya
İçime her çektiğimde
Sanki seni tekrar yaşıyorum
Beni nasıl yaşarken öldürdüğünü
Beni anlamayışını
Ama yine de sana
Kızmıyorum be kara gözlüm
Ben senin resmine bile bakmaya kıyamazken
Nasıl da isyan ederim ben sana
Nasıl da kötü düşünürüm hakkında
Gönül ferman dinlemiyor işte
Çok defa denedim seni unutmayı
Olmuyor be kara gözlüm
Unutamıyorum seni
Sen beni sevmesen de
Sen ellerin olup gitsen de
Yine ben seni seveceğim
Bir gün duyarsan ki
Gitmişim bu dünyadan
Unutma seni ne kadar sevdiğimi
Unutma ki hasretinden öldüğümü
Unutma seni bunca severken
Sensiz öldüğümü.
Ramo 04/09/2007
5 Eyl
köşe başında bekleyen kader defterini dürerken yarının,
kızıla boğulan gökyüzü nazlanıyordu baktığımda yüzüne,
bekleyenim yoktu sevenim olmadığımdan acıyla
dokunduğumda yüreğime,
çığlıkları yükselen düşlerim yırtarken göğsünü arzın,
ben gözyaşımı siler gibi yaptım o an bir damla umutla,
kader alın yazısıysa kaçış yoktu biliyorum sarhoş olamazdım tutkuyla,
yarın elbet biri gül dökerdi yollarıma kefenini yırttığımda kabuslarımın.
akasya çiçeğe durduğunda huzur bulacak çünkü yüreğim günü aydınlanacaktı
yollarımın.
3 Eyl
“Şu Bakır zirvelerin ardından
Bir süvari geliyor kan rengi
Başlıyor şimdi melül akşamda
Son ışıklarla bulutlar cengi “
AHMET HAŞİM
Neredeyse, ilk duyuşumda ezberlediğim bir şiirin ilk kıtası. Zamanı, özellikle akşam vakitlerini; renk, ışık ve hülya ile kaynaştıran unutulmaz mısralar. İlk okuyuşun ahengi ve hatıralarımdaki tazeliği.
Göklerin türlü hallerini keşfedişim. Başımın üstündeki o enginliğe her bakışta, yeni bir şeyler görmenin ayrıcalığını buluvermek. Mesela tamamen bulutsuz bir maviliğin, çok sade görünüşü. Gece değildir bahanesiyle ortalarda görünmeyen kaprisli yıldızların bencilliği. Belki bu nedenledir gökyüzünün keyifsizliği.
2 Eyl
ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA İLKBAHAR
Bilenler aa evet diyecektir balkonlarının önünden kuş sürüsü geçerken ne kadar çok yazma hissinin oluştuğunu. Öyle bir gündü. Babamla anlaşamamalarımız sürerken sanki başka hiçbir işim yokmuş gibi yazıyorum. Niye peki? ‘– kuşlar balkonumun önünden geçerken çığlık çığlığa, gayet tanıdık bir şekilde bahar havası dağıta dağıta geçti… ‘ işte tüm sebep bu…
MUTLULUK
Baba akşam yüzdürürüz dimi?’ deyip balığı babanın gözüne soktuktan sonra evet cevabını almak gibidir.
‘balık öldü baba anlıyorsun değil mi?’
ZAMAN
İlaç konusunda herkes aynı kanıya vardı zannımca. Zaman ‘bişeylerin’ ilacı kabul edilebilir. Ama bana zehir muamelesi yapıyor. Çok sinir bozucu…
BOŞLUK
Hiçbir şey boşluğumu dolduramasın! Çok mu bencilim yooo sadece size öyle geliyor.
DEĞİRMEN
‘Bir değirmendir dünya…’ odamda bir değirmen var, döndürünce ötmeye başlıyor. Ama dünya her gün dönüyor ve ne acıdır sesi soluğu çıkmıyor…
İBRAHİM TENEKECİ
Belki İbrahim Tenekeci’ye özendiğimi söyleyeniniz çıkar. Kızmam. Hak verdiğim zamanlarda yok değil…
*(Sezai Karakoç… Bir nevi bir kartal hatırasıdır…)
1 Eyl
Önce gök ağladı
Zemin kustu kanını
Bir Ana Dolu/su kağnı
Bir çocuk dolusu nefer
Vatan vatan çağladı
Bir mübârek sefer oldu
Yüzüm gülmedi
Ekşidi bakışlarım önce
Vuruldum yüreğimden
Düşman mitralyözü
Yüreğimdeki yarayı
Kurşun kurşun dağladı
Nenem Hatun kükredi
Ve ardından;
Taşı toprağı yurdun
Kahramanca
Mehmetçikçe dirildi
Dönmemek üzre geri
Vatanın evlâtları
Hücum hücum çağladı
Köylerinden memleketin
Hasanlar, Elifler, Mehmetler
Tüm aslanları yurdun
Çerkesler, Kürtler ve Türkler
Türkiyemin aşkına
Arabı, Lazı, Gürcüsü
Dibinde esaretin
Bomba bomba patladı
Ve Zafer en sonunda
Sarmaladı yurdumu
Ölümün zor yolunda
Al yıldızlı bayrağın
Gölgesinde dinlendi
Çarıksız ihtiyarlar
Gülsün diye çocuklar
Gözü yaşlı bebeler
Kağnı süren analar
Şu vatandan beşiği
Zafer zafer salladı
Oğuz Düzgün
1 Eyl
Dünü,yaşayarak bugünü yaşamak.Bugünü, yarına taşıyarak yeni bir güne başlamak.
İyimserliğin kötümserlikle,dostluğun riyayla,sevginin, sevgisizlikle kesiştiği yol ayırımında; yorulan ruhlar ve bedenler ve kendilerini yalnızlığın sesiz çığlığında boğulmaya mahkum eden insanlar.Neden-Niçin? Diye bugün soruyorsun kendine.Ama dün?yaşamı yaşamaya değer kılan sevginle güvendeydin.Biliyordun ki zor anlarında seni kucaklayan sınırsız ve nihayetsiz ,riyasız,ve çıkarsız dostlukların şefkat dolu kolları vardı.Bugün ise yaşamın renkleri,şarkıları zevkleri ve sevgi sözcükleriyle bir motif gibi işlediğin duygular uçup gitmiş elinden.İsyanlardasın,yalnız,yenik ve ezik.Artık, senin için aşk ve sevgi ne sığınabileceğin bir liman,ne de coşkularının ilham kaynağı.yalnızca yaşamında parıldamaya hazır gizli bir hançer(mi)? Ansızın kulağına çalınan bir nağme, yada kapı aralığından süzülüp gelen bir koku hatırlatır; onu sana yeniden.Adım aşk,adım sevgi,adım dostluk diye; .yanı başında. Sesini duyurmaya çalışır,seni mıknatıs, gibi kendisine çeken gücünü kullanarak, yanına yaklaşırsın,dokunmak istersin,yalnızlığını,ezikliğini sana acı veren her şeyiunutmak için.. Tüm gücünle onunla olmak istersin.ve seni ondan koparacak hiçbir gücün olmadığına inanırsın. orada onunla ölene kadar kalmak için zaman dursun istersin.Ama birden varsıllığın büyüsü ortaya çıkarak vazgeçilmez olduğunu hatırlatır sana; ben buradayım ve sen benim esirimsin diyerek.. Hırslanırsın.Artık yüreğinin sesine değil,nefse hizmet eden gücün sesine kulak verirsin ve.maddi kazançların sana sunacağı lüks yaşamın sevdasına kapılırsın;.farkında olmadan. …. Bugün yaşamda var olmanın gerçeğini hoyratça kullanarak zamanın nasıl akıp gittiğinin farkına bile varamazsın.Yaşam terazisinin bir kefesinde ki dışsal doyumun ağırlığını artırdıkça diğer kefedeki içsel açlığının doyuma ulaşabileceğine inanırsın.Makamın,gücün ve paranın sunacağı şaşalı yaşama, olan özlemlerin, sana her şeyi unutturur.ölümü bile. Yaşamdaki tüm duyguları ve değerleri özümseyerek ahenkli bir dengede tutmak bu kadar zormudur.sence?Daha, dün sevgiyle var olmanın değerini; bugün nasıl yok sayabiliyorsun?Parayla, her şeye sahip olabilir, satın alabirsin.AMA sevginin değerine paha biçebilirmisin?
1 Eyl
Kelimeyle anlam arasındaki yarışım her zamankinden biraz daha fazlayken, zaten kendi aralarında dalaştıklarını gördüm. Bu Melamilerle dolu yalnızlık ürpertiyordu beni. Kara sevda, kasvet ve sürekli olan hüzün ile eşanlamlı mıdır bilmem ama melankolia bu iki anlamıda karşılıyor. O kadar ki bazıları psikolojik bir rahatsızlık gibi kuruyor cümlelerini bu kelimeyle ve yerine göre haklı olabiliyor. Ne mel’un bir kelime diyor öte yandan bir başkası. ‘’Neden sevda kara ki?’’ gibi sözler tarih oluyor ve ne kadar melfuz söz varsa anlamlanıyor. Çünkü şiddetli bir aşk hastalığıdır melankolia. Bunaltısı ondadır. Bir içe çekiliştir. İnsanlardan kaçmaktır. Tam bir ümitsizliktir. Rüzgâra dokunmak isterken yürüyememek gibidir. Her şeyden nefret eden insanların yüzlerine asılı kalmış tebessüm gibidir. Karabasan gibidir. Sessizlik gibi karanlıktır. Neden kara bilmem ama asırların değişmeyen hastalığıdır melankolia…
| KİTAP ARAYIN! |