2 Kas
Reis Bey, Yalnız Değilsiniz, Sonsuza Yürümek, Kelebekler Sonsuza Uçar gibi sinema sektörünün klasikleri arasına giren yapımlara imza atan senarist, yönetmen Mesut Uçakan, 1995’te çektiği Ölümsüz Karanfiller ile sinemaya uzun bir mola vermişti.
Geçtiğimiz yıl vizyona giren Anne Ya Da Leyla isimli film ise kendisinden büyük beklentiler içinde olan seyirciyi şaşırtmıştı. Uçakan şimdi, ‘yerli Matrix’ olarak tanımladığı Anka Kuşu ile seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor.
Uçakan’la, kendisini bugün Anka Kuşu’nu çekmeye götüren süreci ve “bütünüyle entegre olmayı” reddettiği sinema sektörünü konuştuk.
Art arda film çekmiyorsunuz?
Çok zor film çekenlerdenim. El attığım her şeyin mükemmel olmasını istemek gibi bir saplantım var. Yaptığım bir işi, hele sinemayı çok kutsadığım için de altında kalıp eziliyorum hep. Sinema denilen olayı, hem ticari olarak kotarma yeteneğim yok; hem de her film çekiminde içine düştüğüm şartlar, kalite ve estetik olarak kafamdaki mükemmelliği yakalamama imkan vermiyor. Sonuçta mevcut şartları sonuna kadar zorluyor, fakat yine de istediğimi elde edemediğimi görüyorum.
Bu özeleştiri tüm filmleriniz için mi?
Evet. Oysa bu yaratılışa aykırı. Eksikler, yanlışlıklar olmasa bu dünya niye var olsun ki. Bu bana zarar veriyor, ama bir yönden de iyi oluyor. Mükemmel olmaya çalışmak sizi, hem fikir planında yüceltiyor ve sonsuza yolculuğunuzda daha ileri noktalara sürüklüyor; hem de estetik iddianız sağlam kalıyor. Sizi, ucuzluktan, basitlikten, sulusepken populizmden koruyor. Başarısız da olsanız çıtanızı fazla düşürmüyor. Geçen otuz yılı şöyle bir mercek altına aldığım zaman, şahsım adına gerçekten de çok saf, temiz bir idealizm içinde mücadele sergilendiğini görüyorum. Sinemada salt ticari kaygılarla hareket edip kısa yoldan zengin olalım, refahımızı artıralım hesabı yapmadık. Daima ‘yaptıklarımızın hesabını verme’ hassasiyeti içindeydik. Önümüze çıkan fırsatları bu kaygılara dayalı reddettik.
Fırsatlar?
Mesela, bir zaman önce büyük bir kanala sürekli film çekmemiz teklif edildi, konu bir yere geldiğinde tavrımızı koyduk, “Bana trilyonlar da verseniz, kurşun da sıksanız müstehcen filmler çekmem.” dedik.
Sizden müstehcen film çekmenizi mi istediler?
Müstehcenlikten kastım, öpüşme sahneleri, kadını plaj kıyafetleri ya da iç çamaşırlarıyla gösteren sahneler. Fikri plandaki bu yontulmaz tavrımız sürekli dışlanmamıza yol açtı. Piyasaya adapte olmadık. Aynı inançta gördüğümüz kimi çevrelere de tavır koyduk. Bu kez de kalite ve estetik kaygılarımız duvarlar ördü o sevgili kardeşlerimizle aramızda. Bu kaygılar çerçevesinde de pek çok teklifi geri çevirdik.
Ne gibi?
Türk Sineması’nın en ilkel şartlarla boğuştuğu bir dönemde ilk bilim kurgu denemesi olan Kavanozdaki Adam’la TRT’de ciddi sükse yapmıştık. Arkasından Fatih-Harbiye’yi çekmemizi istediler. Bütçe düşüktü, çekmedik. TRT İstanbul televizyonunda senaryosunu okumaya fırsat bulamayacağım günübirlik dramalar çekmemiz istenince, kaçtık. Ki, paraya da son derece ihtiyacımız vardı ve hatta TRT adeta vitrindi.
Önceleri sizin gibi idealist olan pek çok Müslüman, 28 Şubat’tan sonra çok değişti. Paraya para demeyenler var. Bugün, “Keşke ben de taviz verseydim” diye pişmanlık duyuyor musunuz?
Şimdi şöyle etrafıma bir baktığımda, bırakın o paraya para demeyen eskilerin mücahitlerini, kendi ellerimizle yetiştirdiğimiz kimi gençlerin bile büyük kurnazlıklarla lüks köşklere, lüks arabalara kavuştuğunu görüyoruz. Benim bunca yıl hala aynı züğürtlükte, aynı fakirlikte olmama şaşıyorlar. Bazıları AKP iktidarında bile neden büyük projelere imza atamadığımızı soruyor! İstemesini, kurnaz ilişkiler kurmasını bilmiyoruz. Bugün hâlâ şaşılacak derecede MTTB’de dünyayı kurtarmaya namzet o yirmibeş yaşlarındaki genci görüyorum. Fikir ve estetik kaygıları için gemileri yakmış biriyim. Gemileri yakma kararım da Yalnız Değilsiniz ile başlamıştı.
Nasıl başlamıştı?
Fatih Harbiye’yi çekmeyince Yimpaş’ın başında olan arkadaş Yalnız Değilsiniz’i çekmemizi önerdi. Romanı okumamıştım. Başörtüsü dramını anlatıyordu.“Tamam!” demeden önce düşündüm: “Uçakan, değil bu yaşanmış hikayeyi, sadece duvar dibindeki başörtülü kızı bir buçuk saat çekip göstersen bile başörtüsü sorunu gibi militan bir İslami konuyu ele aldığın için militan bir İslamcı yönetmen damgasını yiyeceksin. Seni öyle bir mahkum ederler ki şaşar kalırsın. ”
Ama çektiniz…
Çektim tabii. O tür bir damgayı hep şeref bildim. “ İnsanları bir yana bırak, bu filmi çekersem önce Allah’ın rızasını alır mıyım.” diye sordum kendi kendime. Tereddütsüz “Elbette!” dedim ve filmi çektim. Gerçekten sadece ‘İslamcı yönetmen’ oldum onların gözünde. Bu sözü bana mal ettikleri için onlar adına ben utanıyorum.
Az önce şeref bildim dediniz?
Evet şeref bildim. Kastettikleri ve pek tabii yadırgadıkları benim dini hassasiyetimdi. Utandığım taraf, bu kavramı yanlış kullanıyorlar, kasıtlı kullanıyorlar. Geriye dönüp baktığımda bütün filmlerimizin cesarete dayandığını görüyorum. Yakın tarihimizi, İstiklal Mahkemelerini, devrim kanunlarını korkusuzca ele alması bakımından Kelebekler Sonsuza Uçar, Türk Sineması’nda sansürün bütün ağırlığını hissettirdiği günlerde yargı makamını eleştiren Reis Bey, sinemada ilk defa fail-i meçhulleri konu edinen Ölümsüz Karanfiller, keza, ilk defa başörtüsü dramını anlatan Yalnız Değilsiniz. Sonsuza Yürümek… 9 Kasım’da vizyona girecek olan ve ilk defa hala yasak kapsamında bulunan tekkelerin kurtuluş olduğunu vurgulayan Anka Kuşu…
Anne Ya Da Leyla’yı saymadınız.
O bir ara denemedir.
Neyin denemesi?
Herkesi küstürüp, kendi başıma bırakılınca sinema sektöründen uzaklaşan, borçla harçla yaşar konuma giren, ama yine de piyasaya taviz vermeye yanaşmayan, hayatını sürdürmek için kıytırık reklam ve tanıtım filmleri çekmek zorunda kalan, bir noktadan sonra yine beş parasız bir halde sinemaya dönen ve sinema tekniği/sanatı adına çok şey kaybettiğini gören, utana sıkıla küçücük bir sponsorlukla, amatörlükle filmini çeken bir yönetmenin denemesi.
Tam tersi de olabilirdi. Sinemaya uzak kaldığınız yıllarda reklam ve tanıtım filmleri sizi zengin de edebilirdi.
Bizim camiada bu çok zor. Bir üründe reklamın gerekliliği hala doğru dürüst anlaşılabilmiş değil. Hele birkaç sene öncesine kadar hiç değeri yoktu. Bizim camia dışındaki reklam alanlarında da doğrusu var olmak için şartları zorlamadık. Bugün reklamın önemini anlayan Müslüman işadamları bunu daha çok sisteme kendini kabul ettirmiş solcu reklamcılarla yapmayı yeğliyor. Sen ağzınla kuş tutsan piyasa gözüyle sağcı, gerici bir isim olarak değerin yok. Hatta onların ulaşmaları gereken medya çevrelerine engelleyici bir rol oynuyorsun.
Kompleks tabii bu.
Ne yazık ki reklam sektörü böyle. Ekonomiye, sanata ve medyaya hakim çevreler böyle. İşin garibi o çevreler karşısında komplekse kapılan bizim öyle entel-dantel tiplerimiz var ki, ancak o çevreler bizi överse bizi adam yerine koyuyorlar. Hele 28 Şubat’tan sonra bizim aydınımız, bizim yöneticimiz, bizim televizyoncularımız, bizimle yan yana durmaktan öyle korkar hale geldiler ki sormayın. 28 Şubat sonrasında travma yaşadık. Film çekemedik, geçim derdine düştük. Bu anafor bizi eşya ve hadiselerin hakikatine dönük içimizdeki fırtınaları dışarı çıkardı, hayatın esrarını keşfetmeye kalktıkça yaşadığımız sancılar travmaya dönüştü. Gördük ki Allah’tan başka hiçbir şey yok, bize ses ve görüntü olarak görünenlerin hepsi birer yanılsama. Böyle düşününce Asıl Yönetmen’le burun buruna geliyorsunuz.
Anka Kuşu’nun Matrix’e benzediğini söylediğiniz noktalar bunlar olmalı…
Siz kendi içinizde bu anaforu yaşarken dışarıda da elbet bazı gelişmelerin buna denk düştüğünü görüyorsunuz. Sinema sektöründe Matrix diye bir film çıkıyor ve sizin bu sancılarınızla belli ölçüde örtüşüyor. Keza Sır Kapısı’nın, Kalp Gözü’nün reyting yapmasının nedeni insanların metafizik arayış içinde olduğu gerçeğidir. Bunlar benim dışımda olan şeyler. Ben Anka Kuşu’ndaki metafizik sancıları Matrix’te gördüğüm için ele almadım. Yaşadıklarımı, hissettiklerimi dışa vurmaya çalıştım. Başka türlü yapsam da beceremezdim doğrusu. Bu ara Matrix’in bizim filmden farkını da vurgulamak lazım. Biz hayatın büsbütün simulasyon olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Ama Martrix’te öyle değil. Bu dünyayı uzaydaki bir koloninin oluşturduğu simülasyon olarak takdim ediyor.
Görülen o ki, bütün bunları Anka Kuşu’nda bir yönetmen üzerinden anlatmayı tercih etmenizin sebepleri az değil.
Hayattaki yanılsamayı en iyi bir yönetmen tipiyle verebileceğimi düşünüyorum. Çünkü sinemanın bizzat kendisi çok çarpıcı bir yanılsama örneği ve bir film yönetmeni ancak hayattaki senaryoyu, yaşananlarla akıp giden filmi, onun gerçek Yönetmenini bu kadar doğru yakalayabilir.
Hep yaşadıklarınızın bir yansıması.
Filmdeki yönetmenin yaşadığı travma, duygu ve düşünceler elbette benim. Zaten her film, yönetmenin kişiliğini sergiler. Ama, olay örgüsü, benim yaşadıklarımdan çok farklı. Filmdeki yönetmen, ortaöğretim döneminde karasevdaya tutulduğu kızı bulmak için İstanbul’a gider. O kızı yıllar sonra bulur, ama dünyası yıkılır. Ben de orta öğretimde bir kıza aşık oldum, onun da babası tayin oldu gitti, ama ben onu hiç bulamadım. Peşine de düşmemiştim açıkçası.
Anne Ya Da Leyla’da da hayal kırıklığına sebep kadının pavyonda çalışmasıydı.
Evet. İyi yakaladınız. Demek ki bu bilinçaltımda çok yer etmiş. Anne Ya da Leyla bende büyük yaralar açmış bir filmdir. Doğrusu 10 yıl aradan sonra öyle bir filmle dönmek istemezdim. Parasızlık nedeniyle çok büyük hatalarımız da oldu filmde.
Hatalar?
On yılda sinemada çok şey değişmiş. Bunu o film çalışmasıyla gördük. Mesela en basitinden, on yıl önce genelde sinema filmlerinde mono ses kaydı, dollby sistem tek tüktü. Seyirci profili de tamamen değişmiş. 10 yıl önce güzel kaliteli bir filmi sabırla seyreden bir sinemacı kitlesi vardı, televizyon bu seyirciyi öyle bir hale getirmiş ki, tempo/gerilim yeni seyircinin öyle ruhuna işlemiş ki en küçük bir durgunlukta hemen sıkılıyor, ofluyor pofluyor.
Teknik gelişmelerden nasıl uzak kaldınız bu kadar?
İtiraf etmek gerekir ki sinemayı yakın takibe alamadık. Bu bir eksiklik ve kocaman bir yanlış. Doğrusu başka yanlışlarımız da oldu bu filmde. Mesela, onca parasızlıkta digital değil de negatif çekmemiz bir hataydı. Görüntü yönetmeni bir felaket çıktı. Çok hatalar yaptı. Oysa yılların adamıydı, bol ödülleri vardı. Bütün eksikliklerine rağmen samimi şekilde mükemmel bir sinema lezzeti aldıklarını söyleyen, filmin arka planını okuyabilen çok kişi çıktı.
Sizden Yalnız Değilsiniz benzeri bir film bekleyenlerin yaşadığı hayal kırıklığı bundan olmalı.
Aşağı yukarı. Ama haksızlar. Medya bizi hep bir şablon içinde görüyor. Bu hep dini ve siyasi filmler çeker diyorlar. Bu kavramların içini de kendi bildikleri gibi dolduruyorlar. Bizden başka tür bir film sadır olduğunda, diyelim ki salt estetik kaygıları öne çıkmış bir çalışma gördüklerinde kabullenemiyorlar, küçümsüyorlar. Yeni tanınmamış bir isim olsam herhalde daha büyük saygıyla bakarlardı.
DİNİN BİZİM MALIMIZ OLMADIĞINI ANLADILAR
Araf, Dabbe gibi dini içerikli konulara eğilen filmler arttı. Bunu neye bağlıyorsunuz?
İlk defa Takva filminde İsmailağa camii cemaatinin ele alınması bence çok önemli bir gelişme. Lanet’i, Gençlik Köprüsü’nü , hatta daha sonraları Yalnız Değilsiniz’i çektiğimiz dönemlerde ideolojik kutuplanmalar vardı. Komunist blok yıkıldıktan sonra, siyasete girdiler, ticarete girdiler, sisteme entegre oldular, kozmopolitleştiler. Sosyal bir vakıa olarak dinle karşı karşıya geldiler. Bu toplumu anlatayım derken dini ve din adamlarını göz ardı edemediler. Kiminin eski düşmanlıkları depreşti, kimi objektif davranmayı yeğledi. Dondurmam Gaymak’ta, dine saldırılmadı. Takva’da ise bu yok. Din dedikleri olay insanlığın hazinesidir. Kim ne kadar keşfederse o kadar faydalanır. Bugüne kadar dini hep sadece bizim malımızmış gibi görüyorlardı. Şimdi öyle olmadığını anladılar.
Anka Kuşu da bir tarikat filmi mi? Bir tarikatı mı anlatıyor?
Bir kasabada, siyasetle çok ilgisi olmayan, birbiriyle aşk sohbetleri yapan, zikirleriyle manevi atmosferler oluşturan, birbirleriyle yardımlaşan, fakirlerin muhtaçların ihtiyaçlarına koşan bir çevreyi yansıtıyoruz. Bu nedenle o çevrelere detaylarıyla girmedik. Anka Kuşu’nun devamını çekmek nasip olursa artık direkt tarikat olayını göbeğinden yakalamamız gerekecek.
Eleştirilere hazır mısınız?
Benim herhangi bir filmim olmasın ki biri yerin dibine batırırken diğeri göklere çıkarmasın, Eminim bu filmimde de aynı şey olacak. Kimi iyi diyecek kim kötü, kimi beğendim diyecek kim beğenmedim. Doğrusu bunları önemsemiyor değilim, ama işime geldiği kadar alıyorum. Ancak, filmin çok tartışılacağı kesin. Hatta bırakın dinle alakası olmayanların tepkilerini, tarikata/tasavvufa inanmayan Müslüman cemaatler de var, onlar da veryansın edecek. Kelebekler Sonsuza Uçar’da çizdiğim bu tür bir tipe eleştiriler gelmişti.
(Bu röportaj, Gerçek Hayat dergisinde yayınlanmıştır.)
| KİTAP ARAYIN! |
Bekleme; bu konuyla ilgili ne düşündüğünü yaz!