Orta Doğu’da Kültürel Geçişler Şerif Mardin’in editörlüğünü üstlendiği bir çalışma. Şimdiye kadar doğru okunamayan ve pek ilgi duyulmayan bir coğrafyanın düşünsel haritasını yakından tanımak kuşkusuz Türk entelijansiyası için yeni bir soluk sayılacaktır.

Batı’nın okuduğu bir Doğu olduğu gibi, Doğu’nun da kendisini ‘içeriden’ okuduğu ve tanımladığı başka bir ‘Doğu’ var. Birinci yöntemin uluslararası alanda gösterdiği tek yönlü başarıya karşılık ikinci okuma tarzı aynı şansı elde edememiştir. Bugün dünyanın Orta Doğu hakkında sahip olduğu imaj, pek de yabancısı olmadığımız, genel bir bakış açısının ürünüdür. Gazetelerin dış haberler servisi Orta Doğu ile ilgili olayları, kısıtlı bir çerçeveden sunmakla yetinir, düşünce sayfalarında yer alan tespitler ise yalnızca dünyanın değişen güç dengeleri karşısında verilen tepkileri ölçmekle sınırlıdır. Entelektüellerin ise bu coğrafyaya duyduğu ilgi, neredeyse televizyondan yansıyan tanıdık karelerle eşdeğerdir.

Oysa ki, Orta Doğu’da zaman, başka dillere kolayca çevrilemeyecek kendine özgü bir akış ve ritme sahiptir. Bu zaman dilimi içinde, gündelik ilişkiler ve sosyal hayat, genelgeçer siyasi analizlerin ötesinde çok daha derin bir yerlerde kuruludur. Orta Doğu halklarına dair bir kültürel okuma yapıldığında, geniş bir etkileşim ağı içinde yaşam tarzlarının, bütün toplumsal hayata yayılan farklılık ve sentezlerin nasıl meydana geldiği açıklığa kavuşacaktır. Değişen dünya karşısında Orta Doğu kendine ait modernleşme dinamiklerini üretmiştir. Bu topraklarda yaşayan entelektüeller derin kırılmalardan geçerek ilginç sayılabilecek düşünsel kaynaklardan beslenmişler ve modern dünya karşısındaki tepkilerini farklı şekillerde ifade etmişlerdir. Orta Doğu’daki fikrî ve dinî akımların doğuşu ve birbirleriyle etkileşimleri, köklü uyanış tecrübeleri ve radikal reform hareketleri, hukuk, adalet vb. kavramların gündeme gelişi, anayasa çalışmalarının doğuşu ve popüler kültür öğelerinin kullanımı gibi daha birçok konu kültürel araştırmaların zenginliği ve geleceği bakımından incelenmeye değerdir.

Şerif Mardin’in Giriş yazısı:

Bu kitaptaki makaleler, Aralık 1989’da The American University School of International Service’de, üniversitenin İslâm Çalışmaları Kürsüsü tarafından düzenlenen bir konferansın ürünüdür. Konferans, katılımcılara gönderilen davet programında İslâm dünyasında “mevcut görüş” incelemesi diye tarif edilen şeyi ele almayı amaç¬lı¬yordu. Konferansı düzenleyenler, İslâm kültür sahasındaki çağdaş entelektüel repertuarın karakteristiği olan sürekli fikir ödünç alma, değiştirme, reddetme ve yeniden inşa etmenin daha dağınık sürecini kavramaya giriştikleri için “görüş”ün “fikirler”den daha iyi bir kavram olduğuna inandılar. İslâm çok geniş bir alana yayılmış olmasına rağmen, her yerde, kısmen bilinçli ya da bilinçsizce veyahut istemeyerek Batı’nın kimi model ve şablonlarını devralarak ve kısmen de onları reddederek bir Müslüman kültürel çerçeve içinde yeniden düzenlemek suretiyle Batı kültürünün ürünlerini okuma, dinleme ve incelemeyi gerektiren zorlu bir görevle meşgul olduğu izlenimini vermektedir.
Bu sürecin çarpıcı bir örneği, Batı kökenli eşitlikçi ekonomik sis-temlerin İran Şii söylemiyle bütünleştirilme yöntemlerinde görülebilir. Ayetullah Mahmud Talekani’nin İslâm ve Mülkiyet, Ayetullah Ba¬kır Sadr’ın Ekonomimiz ve Ebul Hasan Beni Sadr’ın Birlik Ekonomisi bu türde çalışmalardır. Ancak genel eğilim, değişik kisveler altında yeniden görünür; Batı’da gelişmiş olan doğa bilimleri alanında çalışmayı teşvik ederken, Batı’nın “materyalizm”i olarak gördüğü şeyle savaşan Said Nursi’nin görüşlerinde su yüzüne çıkar. Bu eğilim, Cafer Şeyh İdris’e göre, Aydınlanma fikirleriyle uygunluk içinde ve hattâ Sudanlı köktendinci Hasan Turabi tarafından yapılmış daha üstü kapalı, ideal-tipik İslâm tanımında ortaya çıkan Tanrı’nın vekili şeklindeki İslâm’ın insan anlayışını yeniden düzenleyen Müslüman ileri gelenlerinin söylemindeki ilk aşamayı oluşturur. Çağdaş dünyada İslâm’ı anlamak için irdelemek zorunda olduğumuz şey bu “karışım”dır; “arındırılmış” bir İslâm anlayışına –Müslüman reformcuların amacına– yaklaşmaya çalışmak bizi sadece bu ilerleyişte bir yere kadar taşır.
Bu kitaptaki paragrafların her biri, bu birleştirme ve senkretizmin ortaya çıkardığı söylem türünü betimlemeye çalışmaktadır. Samir Khalaf –Müslümanları Hıristiyanlığa döndürmüş değillerse de– tin¬sel ve sivil değerleri Lübnanlı eğitimli tabakaya nakledebilmiş olan “evanjelik coşkunluğun taşıyıcıları” vasıtasıyla bize tarihsel boyutu veriyor. “Batı” ve “Doğu” arasındaki bu etkileşimin sonucu yerleşik bir estetik duyumu zedeleyebilmekle birlikte, onların senkretik doğası Şarkiyatçıların da “Garbiyatçılar” kadar nihai ürün tarafından şaşkına uğratılacağı anlamına geldiği için bu kopyalama üzerinde değişiklik yapma ve dönüştürme işlemini şekillendiren entelektüel süreçler fevkalâde önem taşımaktadır.
Böyle yapay bir ürün örneği, Türkiye’de bugünlerde 50. baskısı yapılmış Minyeli Abdullah romanıdır. Araştırmacı ya da okuyucu için ilk elde ilgi çekici olan şey, bu ürünün Türkiye’ye on dokuzuncu yüzyılda ithal edilmiş yeni bir edebî türün örneği olmasıdır. O zamandan beri bu tür, yani roman, Türk okurları kazanmak konusunda çok büyük bir başarı sağlamıştır, bununla birlikte günümüzde romanlara duyulan açlık tüm İslâmi kültür sahasında da görülmektedir. Türkiye’de romana duyulan ilgi, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’teki kuruluşundan bu yana gerçekleştirilen laik eğitim politikalarının değiştirilemez kazanımlarından biridir. İster Arapça, Farsça ya da isterse Türkçe yazılmış olsun tüm örneklerde, romanın cazibesi, geleneksel edebiyatın kalıplaşmış tiplerinin yerini alan bir özellik olarak, nevi şahsına münhasır insani özellikleri betimlemesi dolayısıyla, bireyciliğin Müs-lüman okuyuculara, onlardan habersiz, sessizce nüfuz etmeyi sürdürürken kullandığı ustaca yöntemlerinden biridir.
Minyeli Abdullah, Cemal Abdül Nasır’ın imansız Mısır’ında, Mısırlı bir genç olan Abdullah’ın maceralarını anlatan Türkçe bir Bil-dungsroman’dır. Bir delikanlı olarak Abdullah, memleketi Min¬ye’de devletin anlayışsızlık duvarına durmadan başını çarparken kendisini Abdül Nasır’ın hapishanesinde bulur ve orada, gerçek bir İslâm top-lumunun Mısır’da kurulması için yaptığı planını tamamlar. Serbest kalınca, İskenderiye tren istasyonunda züğürt bir hamal olarak örnek bir Müslüman yaşamının yol göstericisi olmaya devam eder. En sonunda, gelişme çağındaki birçok genci İslâmcı aktivist olarak eğitmek üzere yeterince para biriktirir.
Bir Mısır kasabası olan Minye, yazar tarafından Türk otoritelerinin takibatından kurtulmak için özellikle seçilmiştir, ancak kitabın resmetmeye çalıştığı şey, Müslüman inananın herhangi bir laik toplumdaki olumsuz vaziyetidir. Bu eserin en ilgi çekici yanı, eğitim için Teksas’ın bir kentinde bulunmuş ve oradaki yaşamın yerel kilise etrafında biçimlendiğini fark etmiş olan bir Türk ast subay tarafından yazılmış olmasıdır. Bu, yazarı kendi İslâm mirasıyla yeniden bütünleşmesi ve günümüz için mesajını yayması konusunda kışkırtmıştır. Bir bakıma, yazarımızın o zaman keşfettiği şey, kendi İslâmi arka planına uydurmak için üzerinde değişiklikler yaptığı Amerikan “sivil din”inin işlevidir. Bu roman tarafından kullanılan anlatı tipinin İs¬lâmi edebiyatta şüphesiz öncelleri vardır fakat yazarın toplumsal faydanın tek esası şeklindeki din görüşü, ilahi İslâmi mesaja bahşedilen geleneksel önceliği yerinden eder. Richard ve Nancy Tapper, 1980’lerde Anadolu’nun küçük bir kentindeki İslâm’ın niteliğini tespit etmek için yaptıkları bir araştırma üzerine, gözlemledikleri kentte, yani Burdur’da söz konusu olanın İslâm’dan ortaya çıkmış bu sivil din olduğunu iddia ederler.
Minyeli Abdullah, hem kullanılan tür, hem de modernliğin etkisi altındaki bir Müslüman’ın gündelik yaşamından kesitleri, modernliğin günlük yaşamı etkileme biçimleriyle bir arada sunan bağlantılar içerir. Örneğin radyo, anlatıda olduğu gibi kabul edilmiştir. Ancak çok daha derin bir seviyede bile olsa, yanlış bir Müslüman bilinç şekli olarak sistematik bir jahl-cehl (kaba cehalet) fikri ya da politik tutsaklıktan kurtuluş olarak İslâm –nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan diğer ülkelerdeki başka yazarlar tarafından desteklenen fikirler– aynı zamanda Batılı toplum düşünürlerinin görüşlerine referans veren konulardır. Bu, muhtemelen daha açık bir biçimde, Müslüman idealini “sırf geçmişin hatıralarında gizli olan tarihsel biçim değil, aynı zamanda bugünün gereği ve geleceğin umudu” olarak tanımlayan Müslüman uyanışçı Seyyid Kutub’un yazılarında ortaya çıkar.
Bence Minyeli Abdullah’ın popülaritesi, aslında geleneksel ve modern temaların ve onların gerçeklik kavrayışının romanda birbirinin içine geçmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim bu, Akhavi ve Malti-Douglas’ın buradaki makalelerinin de temel konusudur. Richard Khuri’nin Hasan Hanefi hakkındaki makalesinde, bir kimsenin köklerini geleneksel eğilimden koparışının ve bunun “Doğu ve “Batı” arasında bir geçiş söylemi oluşturmak adına İslâm için geçerli anlamların bir yanlış anlamayla nasıl sonuçlanabileceğinin örneğini görüyoruz. Michael Meeker ise bizi, çoğunlukla argümanlarının bir parçası olarak Batı’nın entelektüel mirasını kullanan Türk-Müslüman aydınlarla tanıştırıyor. Diğer taraftan Said Ercümend, yeni bir yarı- anayasal hukukun, nüfuz etmenin bir neticesi olarak, Orta Doğu’da parlamenter uygulamaların “yarıklarında gizlenmekte” olduğunu bi¬ze anlatıyor. Benim makalem ise iki analiz düzleminin –toplumsal ve bi¬reysel– laik, modern bir ortamda faaliyette bulunmak zorunda olan modern Türk aydınların açmazlarını anlamak için nasıl kullanılabileceğini göstermeye çalışmaktadır. Sabri Sayarı, modern tarzda Uluslararası İlişkiler analizinin bazı köktendinciler tarafından nasıl ele geçirildiğini anlatırken, Mehrzad Boroujerdi de Batı felsefesine ilişkin çok yönlü bir eleştirinin 1979’daki İran Devrimi’nden yıllar önce nasıl geliştiğini bize gösteriyor.
Konferansta ele alınan başka bir mesele de popüler kültürdü. Türkiye örneğinde müzik, “İslâmi” popüler ile “Batılı” seçkin kültür arasındaki mücadelenin en net olarak ortaya çıktığı alandır. Benim çocukluğumda Ravel’in Bolero kreşendosu, Boğaz vapurlarının hoparlörleri sayesinde Boğaz’ın bir yakasından diğerine yankılanırdı. Bu müzikal sömürgeleştirme politikasının kendi senkretik müziğini üreten halk yığınları tarafından reddedilişi, Irene Markoff’un makalesinin konusudur. Aslında halk motifleri yoluyla Batı kültürünün İslâm tarafından “yerelleştirilmesi”ne ilişkin taban tabana zıt iki tavır vardır. Tim Mitchell bunlardan birini yakın tarihli bir makalede dile getirmiştir: “Popüler kültürü otantik işaretler yüzünden sorgulamak yerine, otantikliği modern bir yenilik olarak görmemiz daha iyi olur.”
Halk yığınları adına konuşma hakkını kendinde gören, Orta Do-ğu’nun modern popüler kültürüne yönelik bu tavır, şüphesiz ters oryantalizmin bir şeklidir. Bu, Mitchell’in makalesinin yer aldığı derginin aynı sayısında Ammiel Alcalay tarafından ifade edilen şu karşıt görüş göz önüne alınarak değerlendirilmelidir:

Amerikalı şair Nathaniel Mackey’in ‘yaralanmış aile bağlarının son çaresi’ diye adlandırdığı şey, bu Levanten karakterin en dirençli özelliği olduğunu kanıtlamıştır. Açık pazaryerlerinin dar sokaklarında, otobüs terminallerinde, işportacılarda, büfelerde, der-me çatma tezgâhlarda, ufacık dükkânlarda, Orta Doğu kültürünün hakiki ayaklı ansiklopedileri Arapça, Türkçe, Yunanca, Farsça ve Kürtçenin her lehçesinden kaset ve videolar satarlar…

Eğer Batılı laik biçimlerin uygulamaya konması yüzünden bazı Orta Doğulu tasarıların başarısızlığa uğraması bir şeye bağlanacaksa, bu, Orta Doğulu batılılaşmacı ve laikleştirici seçkinlerin kendi kültür ve uygarlıklarını bir anlama biçimi olarak zaman ve mekân poetikalarını bütünüyle reddetmeleri olabilir. Alcalay’ın tanımı, böyle bir anlayış içinde bulunabilecek olan ve bizim de bu kitapta göstermiş olmayı umduğumuz unsurların bir yansımasını sunmaktadır.

İÇİNDEKİLER

TEŞEKKÜR

GİRİŞ
Şerif Mardin

Birinci Bölüm
Anayasalar ve Politik Düzen Mücadelesi:
Politik Geleneğin Modernleşmesi Üzerine Bir Çalışma
Said Emir Ercümend

İkinci Bölüm
Yeni İngiltere Püritenliği ve Orta Doğu’da Liberal Eğitim:
Bir Kültür Nakli Olarak Beyrut Amerikan Üniversitesi
Samir Khalaf

Üçüncü Bölüm
Hasan Hanefi’nin Arap-Müslüman Dünyasında Özgürlüğün Bulunmayışı Hakkındaki Görüşlerine Dair Bir Eleştiri
Richard K. Khuri

Dördüncü Bölüm
Bir İslâmi Uyanış Edebiyatı Mı?:
Şeyh Kişk’in Otobiyografisi
Fedwa Malti-Douglas

Beşinci Bölüm
Seyyid Kutub: Felsefenin Sefaleti ve
İslâm Geleneğinin Korunması
Shahrough Akhavi

Altıncı Bölüm
Müslüman Aydın ve Okuyucuları:
Türkiye Cumhuriyeti’ndeki İnananlar Arasında Yeni Bir Yazar ve Okur Biçimi
Michael E. Meeker

Yedinci Bölüm
Kültürel Değişme ve Aydın:
Necip Fazıl ve Nakşibendi
Şerif Mardin

Sekizinci Bölüm
Türkiye’de İslâm ve Uluslararası İlişkiler
Sabri Sayarı

Dokuzuncu Bölüm
Türkiye’de Popüler Kültür, Devlet İdeolojisi ve Ulusal Kimlik:
Arabesk Polemiği
Irene Markoff

Onuncu Bölüm
İran’da Devrim Sonrası Düşüncenin Hegel,
Heidegger ve Popper ile Karşılaşması
Mehrzad Boroujerdi

Kaynakça
Yazarlar Hakkında
Dizin

Orta Doğu’da Kültürel Geçişler
Editör: Şerif Mardin
Çeviren: BİRGÜL KOÇAK
Doğu Batı Yayınları, istanbul 2007, 308 sayfa.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu