solessisis.jpgSöyleşi: Osman Toprak

Çanakkale savaşı zamanındaki millet mefhumuyla günümüzdeki millet kavramı hem tanımsal hem de içeriksel olarak farklılık arz etmektedir. Bunu Çanakkale’de şehit olan askerlerimizin doğum yerlerine ve soy kütüklerine bakarak anlayabilirsiniz. Çanakkale’de şehit olanların çok önemli bir kısmının gençlerden oluştuğunu ve bu gençler arasında mekteplilerin de olduğunu dikkate aldığımızda, gençlerimize bugün aynı ideal ve ülküyü verip veremediğimiz noktasında kuşkularım var.

Modern çağ, insana kaybolacak yer bahşetmek yerine, her şeyini kaybetme hissi yaşatıyor, imkânı tanıyor. Bütün değerlerini kaybettiği halde, bunu kendisi için kazanç kabul eden insanın trajik haline tanık oluyoruz her gün. Hafızanın bu denli önemsiz hale geldiği bir çağ var mıdır bilmiyorum insanlık tarihinde. İleriye dönük yaşıyor insanlar, önündekini sürükleyerek ilerleyen bir sel, bir çığ gibi. Önce İsmet Özel’in sorduğu gibi, neyi kaybettiğimizi hatırlayacağız, sonra kaybettiğimiz şeyin ne kadar kıymetli olduğunu idrak edeceğiz ve sonra da onu nerede kaybettikse orada arayacağız.

Deneme Yanılma’yı yazarak şiirinizin yanına nesrinizi de koydunuz. Şimdi ise yine denemenin bir başka alanı ile okurun karşısındasınız. Geçmiş Günler Matinesi sizin yine hayat ile edebiyatı birleştirdiğiniz bir kitap olarak dikkat çekiyor. Artık hayatınızdaki pek çok şeyi yanılgıdan kurtardığınızı söyleyebilir miyiz?

Sevgili dostum bu seninle kaçıncı mülakatımızdır bilmiyorum ama şurası bir gerçek ki soruyu çok iyi yerinden yakalıyorsun. Yanılgıdan kurtulmak mı? Yanılma korkum hiçbir zaman olmadı. Zaten yanılmaktan korkmuş olsaydım hiç denemeye kalkmazdım. Yanılmalar hep beni olgunlaştırmıştır, aynı delikten ikinci kez ısırılmamayı öğretmiştir hep bana. Benim asıl korktuğum şey yanılmak değil yamulmaktır! Çevremde kime rastlasam bir tarafından fena halde yamulmuş halde. Benim için yazmak hayatın dikiz aynası vazifesi görüyor bu aynaya saçlarımı düzeltmek için değil mesafeyi iyi ayarlayıp yamulmamak için bakıyorum.

Hüsrev Hatemi Bey kendisi için suareyi uygun görürken sizin matinenizi de kaçırmak istemediğini vurguluyor. Matineden yola çıkarak sizin hayatı gündüz gözü ile görmek ve öyle anlatmak istediğinizi, hayatı aydınlığıyla yaşamayı tercih ettiğinizi anlıyorum. Hayat karşısında bu bir seçim mi, tabii bir gelişim mi?

Aslında matine de suare de birer metafor. Çocukluk ve gençlik geride bıraktığımız sabah ve öğle vakitlerine tekabül ediyor. Kendimi şu an ikindi vaktinde görüyorum. İkindiyi kaçırmamaya çalışıyorum. Sabahı geldi geçti, öğleyi kazaya bıraktık şimdi ikindiye yetişmeye çalışıyorum. Ömrümün daha gündüz vakitlerindeyim. Bu bir tercih değil bir vakıa. Geçmiş Günler Matinesi kitabımdan yola çıkarak bunu sorduğunuzun farkındayım. Ben bu kitapta çocukluk ve ilk gençlik yıllarıma inmeye çalıştım. Siyah beyaz yıllardı o yıllar. Tek kanallı televizyon çağında, yazlık sinemaların henüz bitimsiz bir kışı yaşamadığı, Battal Gazi’lerin, Fatih’in Fedaisi Kara Murat’ların, Kolsuz Kahraman’ların oynatıldığı ‘Beyaz Perde’nin şimdiki kadar kararıp kirlenmediği bir zamanlara geri dönüşler yapmaya çalıştım. Gelip geçen zamanla birlikte aslında neleri yitirdiğimizi anımsatmak istedim okuyucuya.

Kitabınızı okuyorum da başlıklarda, “aşk, bahar, ağlamak, dede, öküz, şiir, cep telefonu gibi” kelimeler öne çıkıyor. Lirizm ile akıl, gündelik gerçekler ile sanat arasında bir bağ, bir denge kurma çabasında sizin kalbiniz hangi alanda yol alıyor?

İlginç bir soru. Benim kalbim hangi alanda yol alıyor? Mesela öküz alanında yol almadığını başta söyleyebilirim. (Burada güldüm). Şiir alanında desem şiire haksızlık etmiş olurum. Zira şiir bir alan sayılamaz. Alan daha çok yere ait bir kavram. Şiir ise ayakları yerden kesik bir dünyayı ifade eder. Şiir atmosferi demek daha uygundur herhalde. Cep telefonu alanı -hah evet, alan kelimesinin en çok yakıştığı kelime budur, kapsam alanı mesela- Lafı uzatmayayım, diğerlerini geçiyorum. Sevgili Osman Toprak, ben Geçmiş Günler Matinesi kitabında kalp ile kafanın izdivacına bütün okuyanları şahit tutmak istedim. Modern dünyanın en büyük çıkmazı kafadan kalbe ve kalpten kafaya doğru giden tıkalı yolları açmak yerine iyice tıkamaya çalışmasıdır. Bugün dünyanın yaşadığı dayanılmaz gürültü sadece her kafadan değil aynı zamanda her yürekten farklı bir sesin çıkması sebebiyledir.

Yine kitabın “Film adamlar” bölümünde sizin aşinalık kesbettiğiniz pek çok ünlü için de hayatları ve sanatları üzerine bir yorum getirdiğinizi görüyoruz; Şener Şen, Sadri Alışık, Gazanfer Özcan, Kadir Çöpdemir, Cem Yılmaz, Hasan Nail Canat gibi. Bize “sanatın hayatın aynası olduğunu” bir kez daha mı ispatlamak istediniz?

İspatla hiç işim olmadı. Zira bilim adamı değilim. Aslında anlattığım ne Şener Şen, ne Sadri Alışık, ben bu insanların dün benim hayal ve rüya perdeme yansıttıkları dünyayla bugün yaşadığım ve hiç aksisedası ve ileriye dönük gölgesi olmayan hayatı kıyaslayıp yüzleştirmeye çalıştım. Değer yargıları, insan ilişkileri, beğeniler ve zevkler şaşırtıcı şekilde değişmiş. Türk sinemasının seksenli yılları sosyolojik argümanların en yoğun olduğu bir döneme tekabül etmektedir. Sokaklar henüz ortadan kalkmış değildir. Bilgisayar, internet ve dev alış-veriş merkezleri kent ve kent hayatına böylesine işgal etmiş değildir. Eğer böyle bir tezden yola çıkacak olursak elbette bu karakter oyuncuların sinemadan benim hayatıma düşen gölgesini hayatın sinemaya çarparak bana geri dönen aksi olarak değerlendirebilirsiniz.

Sanıyorum siz, ciddiyetin ağırbaşlılığı yanında hayatın ironisini de görmeyi ve bunu yazmayı seviyorsunuz. Hepsi Hikâye aslında bunun en açık delili. Hayatın ironisi mi, bunu yazmak mı size ağır geliyor? Ya da hep şiir ve şiir üzerine yazılar yazmak varken, niçin ironik yazılar da kaleme alıyorsunuz?

İroni içerisinde aynı zamanda trajik olanı da barındıran bir yaklaşım şeklidir. İronik üslûbum olduğu doğrudur. Ama ben bunu bir yerlerden ısmarlama olarak almadım. Yazıdaki samimiyet ve sıcaklığımın tescili denilebilir. Ben yazdığı metinde kendini saklayan yazarlardan değilim. Yazdığım şeyde kendi insan sıcaklığımı mutlaka gösteririm. Okuyucuya tepeden bakmam. Haksızlıklara karşı susma becerisini kazanamadım şu ana kadar. Bazı dostlarımız bunu çok iyi başarıyorlar. Çay sohbetlerinde müşteki oldukları şeyleri yazıya geçmeye çekiniyorlar. Sebebini anlamak zor değil. Korkuyorlar, ‘üstümüz çizilir’ diyorlar. Bazı imkânlardan mahrum ediliriz diye haber metni gibi eleştiri yazıları yazıyorlar. Kendi mantıklarına göre haklılar. Sözgelimi Türkiye’de sağduyu sahibi ve millî hafızası kuvvetli yazarların temsilciliğine soyunduğunu iddia eden bir birlik muhafazakâr kesim şair ve yazarlarını neredeyse böyle bir silahla etkisiz hale getirebiliyor. Eğer uslu uslu oturursanız, bizim yaptıklarımızı her şartta onaylarsanız sizi ödüllendiririz, kitaplarınızı yılın kitabı seçeriz, yurtiçi yurtdışı kültürel gezi imkânlarımızdan yararlandırırız, iktidar olanaklarından sizi de mahrum etmeyiz. Bazı bildik ve tanıdık gazetelerin tavırları da bundan farklı değil. Demem o ki, ironi sivri bir dildir aynı zamanda. Hali pür melalimizi önümüze serer. Katı gerçekliğin rafine edilmiş şeklidir. Yani ben merhum Mehmed Akif gibi düşünüyorum ama bir farkla; sözün odun gibi olmasın hakikat olsun tek! Odun gibi düz bir söyleyiş muhatabı her zaman için rahatsız eder; ne de olsa kıymıkları ve budakları vardır.

Biraz da toplumun gündemini konuşalım. Türkiye’de neyin baskısı var, siz nelerin baskısını hissediyorsunuz? Hür bir devlette, hür bir millet değil miyiz yoksa?

Vereceğim cevaplar senin sorduğun soruyu ne denli memnun eder bilemiyorum ama bir kere Türkiye’de en büyük baskı insanların birey olarak kendilerine yaptıkları baskıdır. Yanlış bilgilenmek, kaynaktan kopuk din anlayışı ne yazık ki insanların dünyalarını cehenneme çevirmektedir. Toplumu konuşmaktan insanı konuşmayı unuttuk. Ormanı konuşmaktan ağacı ihmal ettik. İnsanın insan üzerindeki tahakkümü modern düzlemde bugün de sürmekte. Bu daha çok dünya görüşünü dayatmak şeklinde tezahür etmektedir. Dünya görüşünü dayatmanın somut şekli yaşam biçimini zorla kabullendirmektir. Bunun da örneklerini kamusal ortamlarla, üniversitelerdeki giyim kuşam yasaklarıyla görüyoruz.

Mahalle baskısı diye gündemde olan bir baskı çeşidi daha var. Evvel yok idi, iş bu baskı yeni çıktı. Aslında böyle yapay bir durumdan müşteki olup bunu ortaya atanlar muhtemel özgürlükler karşısında baskı oluşturmak isteyenlerdir.

Eğer bugün bir mahalle baskısından bahsetmek gerekirse bu bir mahallenin başka bir mahalleye yaptığı iddia edilen baskı değil aynı mahalle insanlarının birbirlerine yaptıkları baskıdır. Zaten ülkemizdeki gelenekselleşen baskı hep içe dönüktür. Aile içi şiddet her zaman aile dışı şiddeti sollamıştır. Kol-yen meselesi yani. “Sen bizdensin” bunu bir yerde anlatma ile özetlenebilecek şeydir benim söylediğim.

Şairin Çanakkale’si…

Siz aynı zamanda Kastamonu’nun Çanakkale Kahramanları adlı bir araştırma kitabı yayınladınız bugünlerde. Çanakkale’deki Türkiye ile bugünkü Türkiye arasında bir kıyaslama yaparsanız, nasıl bir sonuca ulaşırsınız? Ya da bu ülkede o günden bugüne “millet” olmak ne anlam ifade ediyor?

Çok zor bir soru sordunuz bana. Oysa ki ben böyle bir soru geldiğinde bir cümlede cevaplayamayacağımı öngörerek, 180 sayfalık bu kitabı yazmıştım. Ama yine de bir şeyler söyleyeyim. Bir kere Çanakkale Savaşı zamanlarındaki millet mefhumuyla günümüzdeki millet kavramı hem tanımsal hem de içeriksel olarak farklılık arz etmektedir. Bunu Çanakkale’de şehit olan askerlerimizin doğum yerlerine ve soy kütüklerine bakarak anlayabilirsiniz. Dün Çanakkale’de millet evlatları Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle Kürt’üyle “Çanakkale’nin geçilmezlik destanı”nı yazdılar. Kurtuluş Savaşı’nı kazandıran ruh Çanakkale Savaşı’ndaki sarsılmaz inanç ve kopmaz birlikteliktir. Çanakkale’de şehit olanların çok önemli bir kısmının gençlerden oluştuğunu ve bu gençler arasında mekteplilerin de olduğunu dikkate aldığımızda, gençlerimize bugün aynı ideal ve ülküyü verip veremediğimiz noktasında kuşkularım var.

Çanakkale üzerine çalışanlar hep cepheyi öne çıkartırken, siz cephe gerisini de, Kastamonu’nun köylerinde yaşanmış hikâyeleri de gündeme getirdiniz. Bu hikâyeler sizi heyacanlandırdı mı? Nasıl bir insan yüzü cephe gerisinde?

Benim ortaya koymaya çalıştığım eser bu konuda belgesel bir niteliği haiz değil. Eğer bir isim vermek gerekirse bu çalışmaya “Çanakkale Romantizmi” demek daha doğru olur. Dilden dile dolaşan, çoğu birbirine benzeyen hikâyelerle karşılaştım. Bu hikâyelerin sözü edilen kişilere ait olup olmaması da o kadar önemli değil. Şifahî kültür çerçevesinde günümüze kadar gelen hikâyelerin mantığına inmeye çalıştım. Anlatıma konu olan kişi kadar anlatıcının söylediklerini okumaya çalıştım. Neresi cephe, neresi cephe gerisi bunu ayırt etmenin kolay olmadığı bir savaş Çanakkale. “Gidip de gelmemek” denilen bir şey var. Savaşın bütün uzantılarını ele veren bir ifade bu. Birinci Dünya Savaşı’nın değişik cephelerinde bulunmuş, ardından Kurtuluş Savaşı’na katılmış insanların yıllar sonra evlerine döndüklerinde yaşadıkları hali anlatmaya kelimeler yetmez. Birinci Dünya Savaşı’nı bütün ağır sahneleriyle yaşayan askerler yıllar sonra evlerine döndüklerinde hiçbir şey anlatamaz haldeydiler. Dilsizdiler. Şok hali sürüyordu. Bu halleriyle birincil ya da ikincil ağızdan bir hikâyenin sâdır olması zaten mümkün değildi. Çok sonraki dönemlerde Anadolu’da Çanakkale hikâyeleri ya da ağıtları şeklinde dilden dile dolaşan öyküler ortaya çıkmıştır. Ben bu hikâyelerin sadece Kastamonu yöresine ait olanları bir bütünlük içerisinde araştırıp aktarmaya çalıştım. Dışta ne denli yoksulsa içte o derece zengin, o kadar mütevekkil ve yiğit insan fotoğraflarıyla karşılaştım.

Şair İbrahim Tenekeci sizin yazılarınız için; “Sadece neyi kaybettiğimizi değil, nasıl kaybettiğimizi de hatırlatıyor” diyor. Söyleşimizin son sorusu olarak “hatırlamalarımızın” niçin önemli olduğunu soruyorum. Hatırladığımız şey, kaybettiğimiz şey midir?

Modern çağ insana kaybolacak yer bahşetmek yerine, her şeyini kaybetme hissi yaşatıyor, imkânı tanıyor. Bütün değerlerini kaybettiği halde, bunu kendisi için kazanç kabul eden insanın trajik haline tanık oluyoruz her gün. Hafızanın bu denli önemsiz hale geldiği bir çağ var mıdır bilmiyorum insanlık tarihinde. İleriye dönük yaşıyor insanlar, önündekini sürükleyerek ilerleyen bir sel, bir çığ gibi. Önce İsmet Özel’in sorduğu gibi neyi kaybettiğimizi hatırlayacağız, sonra kaybettiğimiz şeyin ne kadar kıymetli olduğunu idrak edeceğiz ve sonra da onu nerede kaybettikse orada arayacağız. İşte bütün bunlar yıkılan medeniyetin zihniyet anlamında yeniden inşaası demektir.

Milli Gazete

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu