30 Kas
Elif Şafak’la tanışmamız dokuz on yıl önce, kitap fuarlarından birindeydi. Tüyap Kitap Fuarı henüz Beylikdüzü’ne taşınmamıştı, Tepebaşı’ndaydı. Galiba Faruk Şüyün’ün yönettiği bir açıkoturumdu.
Elif Şafak da, ben de, konuşmacılar arasındaydık. Pinhan yeni yayımlanmış, büyük ilgi devşirmişti. (Eseri ilgi devşiren her ‘yeni’ yazar size yeni bir rakiptir!)
Güzel ve alımlı bir genç hanım geldi; Elif Şafak’mış. Çekingen miydi, soğuk muydu? Hepimize hayli mesafeli duruyordu. (Siyah Süt’ü okuyanlar, o günlerdeki, yolun başındaki Elif Şafak’ı yakından tanıyacaklar.)
Pinhan’ı okumuştum. Pinhan’daki ‘dil kaygısı’nı biliyordum: Dilde atak bir tutum, eski sözcükleri kullanmaktan kaçınmayış, hatta, eski sözcükleri gönülden kullanma isteği. Daha, romanın isminden başlayarak: Pinhan: Gizli, saklı. Ola ki, Yunus Emre’den esinlenmesi ve Yunus Emre’ye göndermesiyle: “Miskin Yunus’un nefsi dört tabiat içinde / Işk ile can sırrına pinhan varasum gelür”…
O gün açıkoturumda, değerli bir yazarımız Elif Şafak’ın dildeki tutumunu -biraz da kırıcı bir ifadeyle- yermişti. Birden, rekabeti unutup, Pinhan’daki dil kaygısını yorumlamak istedim. Çat pat yorumladım. Bugün de savunuyorum; çünkü yazar, sonra, Mahrem’de, dildeki arayışlarını sürdürdü, amacını büsbütün yansıttı: İrdelediği meseleler, konular, onu, ister istemez, dilde geçmişin birikimine alıp götürüyordu…
Elif Şafak’ı 2007′nin Mart ayına kadar bir daha görmedim. Arada, pek çok Bit Palas ve Araf tutkunu çıktı karşıma. (Olan olmuş, Elif Şafak okurlar-okurlar kazanmıştı!) O tutkunlar karşısında suskun kalmayı tercih ettim. Ne var ki, Baba ve Piç’in başına gelenlere çok üzüldüm: Geçmişin hastalıklı tavrı hortlamıştı: Bir ‘roman’ yargılanıyordu. Tam o civcivli günlerde, romancıyı, Edebiyat Mekân’da konuk etmek istedik. Elif Şafak bizi kırmadı ve geldi. Hemen doğum sonrasıydı. Asıl Elif’i de o gün tanıdım.
Siyah Süt, o günlerden, o, çok düşündürücü yargılanıştan hiç söz açmıyor. Besbelli, özellikle söz açmıyor. Söz açmayarak, toplumu iyiliklere çağırıyor.
“İçim acıyor herkese ve her şeye. Fâniliğimiz, zayıflığımız, zaaflarımız… İnsan olmanın, insan olamamanın ağırlığı, ciğerlerime doluyor. Nefes alamıyorum.”
Birbirimizi handiyse yok edişin ortasında, bize umut veriyor Elif Şafak, dayanabilmek, direnebilmek ve sonra hayata, bir mucize gibi yeniden başlayabilmek için. Cesur, şaşırtıcı, tılsımlı bir roman Siyah Süt. Belki anneliğin sırrı, belki yazarlığın. Siyah Süt boyunca süren ‘yazarlık/annelik’ ikilemi ve çatışması, sonunda, harikulâde bir senteze ulaşıyor. Ama ne çok sınavdan geçerek!
Cesur bir roman dedim. Otobiyografik özellikleri ve deneyselliği ağır basıyor. Yirminci yüzyılın ortalarında, roman sanatı, ‘yapıntı’yı bir yana bıraktı; belki ‘kurmaca’ varlığını korudu, gelgelelim, bambaşka bir anlayışla. Siyah Süt yapıntı kişileri gereksinmiyor, periler, cinler, iblisler işin içine karışsa da. Anaç Sütlaç Hanım’a, Lord Poton’a, Sinik Entel ve Can Derviş Hanım’a rağmen, ötekilere rağmen, romancı somut hayatı yazıya geçirmiş, kendini de Siyah Süt’ün baş kişisi kılarak.
Pratik Akıl Hanım şunu temsil ediyordu, romanda bir ara görünen Eyup peygamber sonra şunu simgeleyecekti gibisinden bilgiçlikler taslamayacağım. Çünkü, Siyah Süt’ün ince ironisi içersinde, Elif Şafak şöyle diyor: “Bana öyle geliyor ki tüm bu teoriler ancak yazı yazıldıktan, kitap basıldıktan sonra, ‘retrospektif’ olarak geliştirilebilir. Bir roman yazarken insan, ‘ben şimdi öyle bir hikâye yazayım ki içinde bir tatlı kaşığı ‘babanın sembolik düzeni’, bir ölçü ‘annenin semiyotik dili’ olsun. Bunları da öyle bir karıştırıp metne yedireyim ki üçüncü özdeşleşme türünü yakalayayım’ diye düşünemez. Böyle hesaplara girişirsen, yazı tıkanır, iki cümle bile kuramazsın.” Çok sevdim; yıllardan beri düşündüklerim, fakat söylemeye yanaşmadıklarım.
Siyah Süt’te tam gülmeye, içinizden kahkahalar atmaya başlıyorsunuz; romancı ansızın rota değiştiriyor, sizi ya hüzne, ya da düşünsel bir tartışmaya götürüyor. Roman kahramanı Elif Şafak, anne olacağını öğrendikten sonra, bazı kadın yazarların yaşamlarını ölçüp biçiyor. Kimileri çocuk doğurmuş, kimileri doğurmamış, kimileri de çocuk sahibi olmayı baştan reddetmiş. Ayn Rand sonuncular arasında yer almış. Bir Pınar ki romanı -Elif Şafak, orijinal adı, Hayatın Kaynağı’nı kullanmış- yetişme yıllarımda Türk okurunca da benimsenmişti. O kadar ki, Ayn Rand idealist bir dünyanın romancısı sanılırdı. Siyah Süt’ün onu ve eserini deşen sayfaları, ülküler, düşler, ütopyalar konusunda kılı kırk yaran, deyiş yerindeyse, gözümüzü açan bir Elif Şafak’la yüz yüze getiriyor bizi.
Yeryüzü edebiyatının kadın yazarlarına, onların anneliğe bakışlarına yönelik bu çözümlemeler zikzaklı okunursa, Ayn Rand çizgisindeki yazarlara yanıt, Sevgi Soysal’dan bir alıntıda. Bence, hayatın kılavuzu niteliğinde o alıntı.
Abdülhak Şinasi Hisar, hangi eserinde, şimdi hatırlamıyorum, gece vakti, Boğaziçi yalılarının önünden geçer. Eski, çökkün yalılar birer birer canlanır; her birinin ayrı bir hayatı, her birinin ayrı kişiliği, fizikî görünümü… Öyleyken bir peri masalı başlar: İnsan olup çıkmış yalılar için Abdülhak Şinasi bazan sevinir, bazan üzülür. Elif Şafak’ın Siyah Süt’ü de bir peri masalı. Bir peri masalı ama, alabildiğine gerçekçi, sorgulayıcı, inanılmaz içtenlikte, yeri geldiğinde, gerektiğinde, perilerini cinlerini sus pus kılabilen bir peri masalı.
(Neyse ki, gebeliğin on altıncı haftasında, parmak kadınlardan Anaç Sütlaç Hanım baskın çıkıyor; Elif Şafak’a, karşı apartmandaki meraklı teyzeye, hatta bütün Kuzguncuk’a operalar dinletiyor: “Ne var, fena mı? Bebeğe müzik sevgisi aşılıyoruz burda.”
Oturduğum semtte de zaman zaman aynı şey oluyor; gecenin geç bir saatinde bütün Sıracevizler, benim çabamla, Verdi, Puccini, Bizet dinlemek zorunda kalıyor. Evet, fena mı?!)
Zaman, 25 Kasım 2007
| KİTAP ARAYIN! |
"‘Siyah Süt’ üzerine/Selim İleri" konusuyla ilgili 2 yorum yazılmış.
“İçim acıyor herkese ve her şeye. Fâniliğimiz, zayıflığımız, zaaflarımız… İnsan olmanın, insan olamamanın ağırlığı, ciğerlerime doluyor. Nefes alamıyorum.” Bu cümleler beni de vurdu. Siyah Süt’ü okumak çok büyütücü olacak. Büyümeye, okuyarak sonsuzlukla bütünleşmeye çok ihtiyacımız var. Kitapları raflarımızdan, sözleri ise gök kubbeden eksilmeyesi gerçek anneliğiyle tüm kariyecilere örnek Kıymetli Anne Yazar’a hürmetler, saygılar…
Elif Şafak… Duygu Asena… 21. asıra girdiğimiz şu çıldırmış zaman diliminde aklı başında iki Amazon savaşçısı… Şimdi nöbet sırası Elif Şafak’ta. Toplumcu yazarlığı ile: kalıpları kıran, kör karanlıkta yolunu bulamayan ruhlara ışık olup aydınlığa geçiş yolunu aydınlatan cesur bir edebiyat kalemşörü… Ne yazık ki, bu okuduklarından nasiplenecekleri yerde satır aralarında ‘bit yeniği’ arayarak toplumun aydınlanmasının önüne ket çekenler her zaman olacaktır. İşte Elif Şafak’lar her zaman bu engelleri aşıp yollarına yılmadan devam edeceklerdir. Kalemine sağlık Elif Şafak… Saygılar, sevgiler…
Bekleme; bu konuyla ilgili ne düşündüğünü yaz!