30 Ara
Yazmaya oturmak… Üretmek, kurgulamak… Birine, birilerine hayat vermek… Belki de kendini yazmak… Zaten bu hep böyle olmuyor mu? Ucundan - kenarından, kendinden bir şeyler katmak…İçinde yaşanmışlığın olduğu bir öykü. Neden olmasın ki!..
İşte önünde ak kağıt… Ve yaratılacak bir öykü çağrışımlar yapıyor…
Evet en zor an, başlamak…
Nasıl ve nereden?
Örneğin şöyle bir giriş olabilir;
(more…)
30 Ara
Beni tanıdınız mı bilmiyorum? Ben çok kıymetli aydınlarımız tarafından “Göbeğini Kaşıyan Adam” olarak adlandırıldım. Hani her yerde, her gecekonduda, her dükkanda ve her piknik yerinde gördüğünüz; adı kimi zaman Hasan, kimi zaman Mehmet, kimi zaman da Ali olan o meşhur adam benim.
29 Ara
Her gün erken saatlerde istasyon kahvesinde çay içerken görürdüm. Hayallerinin onu dünyadan biraz uzaklaştırdığını, yine de dalgın bakışlarını iç aydınlığının ışıklandırdığını fark ederdim. Bahar yaz aylarında şenlenen kahvenin tren yoluna paralel bahçesinde, başkalarıyla birlikte olduğu anlar çok azdı. Yalnızlığıyla baş başa olmaktan memnundu. Bir iki kez kumral saçlı, yeşil gözlü, uzunca boylu, balıketi teninde genç bir kızla birlik görmüştüm. Yirmi yıl sonra anıların izlerini bulmak için kendimi zorlayarak gelmiştim Erenköy’deki istasyon kahvesine. Sürgünden dönen bir kralın duygu hâli içindeydim.
29 Ara
Ben onlara küsmedim. Birkaç hafta oluyor. Hiç de tartışmadık ama ne oldu bilmiyorum. Ansızın içimden o hissin uçup gittiğini hissettim. Kalemlerimin beni ayartan, baştan çıkaran o tiz çağrısı duyulmaz oldu.
Genelde gecenin geç saatlerinde ansızın duyardım onları. Herkesin gecenin koyu örtüsünü üzerine çektiği, ayak seslerinin duyulmadığı, münasebetsiz kornaların inlerine gizlendiği sihirli saatlerde kulağıma çalınan kadife bir sesle anlardım onların beni çağırdığını. Yaklaşık iki haftadır bana küstüler. Anlamadım ne hata işledim. Günahım ne? Masum olduğumu sanıyorum ama kim bilir ne ayıp ettim onlara!
Düşünüyorum, düşünüyorum bir türlü bulamıyorum. Niye küserler ki?
Bu aralar fazla mı haylazlığa vurdum? O cadde senin, bu park benim gezmelerim onları rahatsız ettiyse, kıskandılarsa kırkta bir özene bezene çıktığım kitapçı gezmelerimi, onları ihmal ettiğimi düşündülerse bilmem nasıl affettiririm kendimi…
Elime alıyorum onları, çeviriyorum, okşuyorum, kâğıtları karalıyorum. Olmuyor, bir türlü cevap vermiyorlar… Hemen de nasıl sırtlarını dönüyorlar nazlı güzeller gibi. Kendilerini ağırdan satıyorlar desem değil. Çok uğraştım olmuyor. Epey kızdırmışım belli.
Şu, beni saran karikatür merakından olabilir mi? Önüme gelene anlatıyorum karikatürün ne muazzam bir sanat olduğunu. Tonlarca kelimenin anlatamadığını birkaç çizginin anlattığını söylemiştim bir mecliste. Sakın ona alınmış olmasınlar. Tek kelime etmeden, bir çırpıda kitaplara bedel düşünceyi görenin üzerine boca ettiklerini, koca makalelere, denemelere bedel olduklarını söylemiştim karikatürün. Bak sen, buna kızdılarsa benim diyeceğim hazır: Ben çizemiyorum ki hayranlığımı ifade babından sayıkladım o lakırdıyı. Yoksa benim gözümün nuru elbet yazmaktır. Kelimelerin içinde gezerken aldığım hazzı bana hangi karikatür verir ki! Bir daha dönüp gözümün ucuyla bile bakmam karikatürlere. Söz!
İnternete biraz fazla eğildim son zaman. Çok bildiğimden değil de, iş olsun bizimki. Belli sitelere girip duruyorum. Bazı içten içe kıskandıklarım da olmuyor değil. İlim başka bir şey azizim. İçi de dolu olunca bir adreste birkaç saat akıp gidiveriyor. Bilgisayarın başında bu kadar oyalanınca gönül koydular mı benim can dostlarım? Kızdılar mı bana? Affedin beni n’olur dostlar…
Ya televizyon belası! Bir bilemedin iki dizimiz var. Önünde dizi dizi diziliyoruz evcek. O meretleri de öyle bir yapıyorlar ki en ölümcül yerinde bitiveriyorlar efendim. İşin yoksa haftaya kadar bekle. Ülke meseleleri de fazlasıyla karışık. Onlar da zihnimizi meşgul ediyor, bir o kanala bir bu kanala zıplarken/zaplarken kaykılıp kalıyoruz. Kumandayı, televizyonu icat eden adamın babasına rahmet desem, suç benim kardeşim. En baştan o şeyi eve sokmayacaktık ama hata bende. Oysa hanım ne çok söylemişti devr-i zamanında. Dinlemedim ki… Biraz bu boş, bomboş işe zaman ayırınca onları ihmal ettim. Bu da dargınlıklarının sebeplerindendir ey aziz okuyucu!
Şu akılsız aklıma gelen son sebep ise galiba en büyüğü. Nicedir adam akıllı okumuyorum. Okuyorum da okumuyorum. Yazmayı sevdiğim kadar okumayı da severim. Aram iyidir kendisiyle. Hem onlar ikisi kardeştir. Okursan yazarsın. Yazacaksan okumalısın. Şartlar ötesi şartı, farzlar üstü farzı bu yazmanın. Ben gafil, bu aralar yukarıda saydığım sair sebepten okumayı da aksattım. Tabii böyle olunca kalemlerim de bana küstüler.
Küsmeyip de ne yapsınlar azizim! Kalemlerim haklılar, çok haklılar. Haktır bana.
Lakin ricam uzamasa bu dargınlık, ben cahil, çok pişmanım. Affedin beni kalemlerim…
Ben sizsiz ne yaparım şu dünya yalanında…
29 Ara
rüzgârın sığınağı saçlarına
dokunamadım
bir türlü.
mültecilere
erzak
taşıyan
kirli saçlı
ak sakallı
bir genç
ama
bir o
kadar
da
geç
katilim oldum
sonunda.
sonunda
şiir
(in)
den
buldum
hayatı.
28 Ara
çok değerli Melih Bayram Dede, interneti kullanma konusunda acemiyim. benim asıl adım hüseyin akıncı, ama yazı ve şiirlerimde HÜSEYİN AVNİ CİNOZOĞLU müstear adımı kullanıyorum.Yazılarımın HÜSEYİN AVNİ CİNOZOĞLU olarak takdim edilmesi mümkün mü?Saygılarımla
28 Ara
Çocukken gözlerimin eriştiği ufuklar arasında sandığım küçük bir dünyaydı dünya, o kadar. Sıradağların masal devleri gibi yükseldiği sınırsız denizlerin, çok ışıklı şehirlerin git gide büyüdüğü büyük dünyaya alışırken, çocukluğum da geride kaldı.O zamanlar bir kasaba görünümündeki şehrimizin dışında bir tepenin eteklerine yaslanan mahallemiz; ‘Bir mümin öldüğünde ağladığımız’ bir mahalleydi.
27 Ara
Tüm dayatmalara rağmen yılmadım, mücadele ettim ve bu akşam da yemeğimi yer sofrasında yedim.
Evet, üzerindeki verniğin etkisiyle parıl parıl parıldayan, belki de evimizin en kullanışlı bir bölümünde bir sokak çocuğunun sokakta kapladığı yerin dört beş misli kadar yer kaplayan o meşe kaplamalı üzeri birbirinden gösterişli dantellerle örtülü masanın tüm çekiciliğine yenilmeden bu akşam da yemeğimi yer sofrasında yedim.
26 Ara
Ölüm gerdek gecesinde gelir, resimden anlarım retinan boş. Aynadaki yüzün ben değilim!
Oktay ERTUĞRUL
Adam, kitap okumamaya karar verdi. Herhangi bir gündü, hava ne sıcak ne soğuktu, rahatlatıcı bir ortamdaydı. Tomurcuk mevsimi değildi, belki birkaç tane açmış olabilirdi. Kozalardaki larvalar çıkmış mıydı bilmiyordu; çünkü kelebeklere hiç dikkat etmezdi! Bir pastanenin çatı katında pizza dilimini ağzına götürürken pencereden dışarı baktı, “okumayı bırakmalıyım” diye düşündü.
(more…)
25 Ara
Hüsrev ve Hüseyin Hatemi kardeşleri bilmeyenimiz yoktur. Hangi düşünce ve görüşte olursa olsun ekranda onları görüp sesini işitenler anında ifratla tefrit arası orta bir noktanın da olabileceği konusunda ferahlık hissederler. Düşünce ritminde konuşmaları, alışıldık aydın tiplemesinin dışında, yanlarına kolayca yaklaşılabilen karakterde bir münevver oluşları, bu iki değerli bilim adamını (bazı bağnaz güruhları saymazsak) herkesin ortak değeri kılmıştır. Hüseyin Hatemi hukuk alanında, Hüsrev Hatemi ise tıp alanında ülke sınırlarını aşan haklı bir üne sahip. İkisi de edebiyatla aktif ilgileniyor. Hüseyin Hatemi’nin aruz denemeleri olduğunu, hatta aynı tarzda şiirler içeren bir kitabının olduğunu da biliyoruz.
| KİTAP ARAYIN! |