6 Ara
Genç adam gece boyunca uyuyamamış; yerinde kıvranıp durmuştu. Son zamanlarda buna benzer karabasan geceler artmaya başlamıştı. Yatağından doğruldu sabahın ilk ışıklarıyla beraber, düşünceliydi… Dört yıl boyunca türlü zorluklarla ama başarıyla okuyup bitirdiği üniversiteden sonra, tüm iş başvuruları karşılıksız kalmıştı. Nereye başvurduysa önce umutlanıyor, sonuç çıkmayınca o umut acıya dönüşüyordu. Bu durum yaklaşık iki senedir bu şekilde devam ediyordu…
Genç adam babasını da yitirmişti üstelik okulunun ikinci senesinde. Annesi ve erkek kardeşiyle babadan anneye devredilen aylıkla geçiniyorlardı, neyse ki, eski püskü de olsa ev onlarındı ve bu bir ölçüde rahatlama sebebiydi. Ama bu işsizlik hali yok mu? Fena halde canını sıkıyor ve türlü düşüncelere dalıyordu. Bunun yanında aşkın sarsıcı darbesinden de nasiplenmişti. Üniversite de üç yıl birliktelik yaşadığı, bağrına bastığı, saf bir şeklide ama tutkuyla sevdiği kız, ‘cinsiyet farkıyla’ bir bankaya yerleşmişti. Ne de olsa ülkesinde işe alınma ölçütleri, kişisel bilgi birikimine göre değil, ‘fiziki’ birikime göreydi, bunu çok iyi biliyordu… Genç adamın işsizlik haline tahammül edemeyen kız, bir meslektaşıyla nişanlanmıştı bile. Genç adam içten içe isyan ediyor; kendini paralıyordu. İş bulamamanın getirdiği sıkıntı aşkın sızısıyla birleşince, ortaya depresif, sancılı, düşünceli, asabi bir adam çıkıyordu. Paralıyordu kendini, istediği hayat bu değildi.
Türlü umutsuz düşüncelerle annesinin hazırladığı kahvaltıya yöneldi. İştahı kapanmış ve neredeyse bir şey yemez olmuştu. Hiçbir şeye dokunmadan çayını yudumladı sadece, sonra kalktı ve annesinin üzgün bakışları arasında çıktı evden. Başı öne eğik bir şekilde yürüdü, yürüdü, yürüdü… Birden kolundaki saate ilişti gözleri, saat de epey ilerlemişti, karnının acıktığı hissi uyandı birdenbire. Yolun karşısındaki kahvehaneye yöneldi elinde gazete parçasına sarılmış simitle. Tekrar saatine baktı, 4’e gelmişti saat. Çayını yudumlarken simidinden bir dilim kopardı, masanın üzerindeki gazeteye baktı, işsizlik oranının geçen seneye göre düştüğünü yazan habere takıldı gözleri. Pek de alışık olmadığı bir küfür çıktı ağzından, kendi bile şaşırmıştı bu duruma… Sonra birden dışarıdaki seslere yöneldi bakışları…
- Teröristleeerr! Hainleeerr!
Bağrışmalar büyüyordu kalabalıkla beraber…
- Ahmet Kaya’nın resminin bulunduğu tişörtleri giymek haa! Vay adi şerefsizler! O… çocukları!
Kalabalık git gide büyüyordu, aralarına aldıkları üç esmer genci tekme tokat dövüyorlardı. Nasıl olduğunu anlamadan kendini o grubun içinde buluverdi. Bir yumruk salladı uzun boylu ve sakallı olana, yumruk yüzünde patladı çocuğun. Bir ikincisini salladı, sonra üçüncüsü… Bir tekme salladı, boşa gitti ama. Gerçi bu pek de önemli değildi zira diğerleri bu görevi layıkıyla yapıyorlardı… İnsanlar kudurmuş gibiydi, üç genç kanlar içinde çırpınıyordu, ama nafile, kalabalığın duracağı yoktu. Öfke büyüktü, Ahmet Kaya gibi bir adamın resminin bulunduğu tişört giyilmişti, bundan daha teröristvari ! bir eylem olabilir miydi? Sonra kalabalığı yaran polisler kanlar içinde, ağzı burnu patlamış ‘esmer’ gençleri karga tulumba polis otosuna bindirdi kalabalığın akan salyaları eşliğinde… Kalabalık emniyet binasına yöneldi, uzun bir süre orda bekledi sloganlar atarak.
- Onları bize verinnn! Ermeni tohumlarııı!! Terörsitlerr!
Genç adam sanki biraz rahatlamış gibiydi, bu derece stres ve sıkıntıda yaşamasına sebep olanlara bir şey yapamadığından, hıncını bu üç azılı! teröristten çıkaranlardan sadece biriydi. Dalgın bir ruh haliyle evinin yolunu tuttu, epey de yürümüştü bugün. Kollarında, bacaklarında bir ağırlık hissetti. Ne de olsa kollarını ve bacaklarını iyi çalıştırmıştı bugün. Eve yaklaştı, kapıyı çaldı ürkekçe. Annesi açtı kapıyı, hiçbir şey demeden odasının yolunu tuttu, yatağına uzandı öylece…
Gecenin karanlığı bastırmıştı iyice, sokak lambasının loş ışığı içeriye vuruyordu. Bir haftadır kesmediği sakallarına dokundu. Beyni boşalmış gibiydi… Yatağından doğruldu, çekmeceye uzanıp çıkardığı kaseti kasetçalara taktı. Tekrar uzandı, ellerini başının arasına aldı. Genç adamın gözlerinden iki damla yaş süzüldüğünde, kasetçalardan çıkan gür ses düşsel bir ezgi eşliğinde şöyle sesleniyordu:
Hani benim sevincim nerde
Bilyelerim, topacım
Kiraz ağacında yırtılan gömleğim
Çaldılar çocukluğumu habersiz.
Penceresiz kaldım anne
Uçurtmam tel örgülere takıldı
Hani benim gençliğim nerde.
| KİTAP ARAYIN! |
"Genç adam ve Ahmet Kaya diyalektiği…" konusuyla ilgili 1 yorum yazılmış.
mrh sayın zeryan çok güzel bir yazı hazırlamıssınız. toplumsal bir gerçekliğe dayanmışsınız. gerek üniversiteli işsizler gerekse ahmet kaya konusunda haklı paylaşımlarınıza katılıyorum. sizin yazılarını bekliyorum her daim
Bekleme; bu konuyla ilgili ne düşündüğünü yaz!