9 Ara
Zaman eski tadını yitireli yıllar olmuş. Ne çocukluğumuzdaki neşemizi görebiliyoruz nede acımızı. Acımız bile değişti; değişen her şey gibi. Nicedir bu değişmenin izdihamı altında ezilip büzülüyordum. Sanki zaman da, üzgün gibiydi. Üzülerek bizden bir şeyler götürmenin sancısını çekiyordu. Bu sancı çok başka bir sancı olmakla birlikte çokta tanıdıktı.
Bir böbrek hastasının taşını düşürmesi gibi….
Bir ananın vücudundan uzvunu atması gibi….
Yarığını delen bulutun gümbür gümbür yuğması gibi. ….
Siz ne derseniz deyin bir kaostu bu acı. Kuşaklar arası çatışma gibi yıkıcı, göç olgusunda, kentlerin sığıntı kıyısında kalmış bir doğulu gencin gözlerindeki şaşkınlık gibi, ağzındaki çarpıklık gibi… donuk bir meşalenin eldeki ithamcı utancı gibi tatsızdı bu acı.
Takvim yapraklarını geriye doğru çevirdiğimizde, geriye giden sayı da çoğalıyordu; ileri atılan sayılar da. Geride bıraktığımız koca koca yığınlar rahat bırakmayacağa benziyordu. Bu koca yığınlar geleceği istila ediyor, abluka altına alıyordu şimdimizi. Olansa şimdilerimize oluyordu. Doya doya yaşanamayan “şimdiler” dar kalıplara sıkışıp kalıyordu. Geçmiş ve geleceğe takılı uslarımızın altından çekip alamıyorduk onu.
Geçmişte yolculuğa çıkan usumuz, en kıytırık anları bile kendi içine çekiyor, belki de bizde daha önceden hiç etkisini görmediğimiz bir şeyi fark ettiriyor. Ne tuhaf insan neden geçmişine bağlıdır ki bu kadar. Geçmiş yaralarımızı mı sarıyor yoksa onları daha çok hırpalıyor mu? Bu da muamma bir soru.
Belki de geçmişin kötülüklerini hatırlamak istemeyen beynimizle verdiğimiz mücadelede göz ardı edinilen yaşantıları, kendimize kıymık batırır gibi batırıyoruz ve bizi mutlu eden anlara selle sepe uzanıyoruz. İşte şimdi geçmişin güzelliklerinden biri olan bir anım düşüyor aklıma. Çirkinliklerini kendime sakladığım anımda küçük bir kız çocuğunu görüyorum. Henüz küçük, ama acının farkında. Tam olarak ne olduğunu bilmese de farkında. İçi sızlıyor çünkü, bir yerlerinde bir yangın kopmalı. Yoksa, yüreği bu kadar yangın, elleri bu kadar dehşetle gözlerine siperlenmezdi. Biliyor; şimdi birazdan fırtına kopacak, boşlukta vızıltılar…. Boşlukta ahlar….. boşlukta boşluğun yakısı….. belki de bir ananın tadı düşecek dudağındaki kırmızılıktan.
Anılar bu kadar canlı, bu kadar taze nasıl durabiliyor zihinlerimizde hayret doğru. Dün yaşanmış, bugün de yaşanacak gibi….canlı dipdiri duruyorlar karşımızda. Tepeye dikilen anıtlar gibi …..
Zaman ilerlemenin çekiciliğine kaptırmışken kendini, geride bıraktıklarını umursamadan gidiyor. O gidiyor, biz ne yaparsak yapalım yetişemiyoruz. Sancısı bir alevin yalımı gibi yakıyor suratlarımızı. Gözlerini kırpıştırarak bizimle dalgamı geçiyor anlam veremiyorum bu gidişe. Nereye gidiyor, gittiği yerde ne yapıyor? Biliyorum, aynı sonun garnotörlüğünde buluşacak nefesimiz. Bu hız niye? Farklı yatakları kazan bedenimiz, koca bir okyanusta boşalacakken, neden fırtınalara kapılıp ta bocalıyor kendini. Daha sakin, tadına vara vara gidemez mi?
Zaman derin bir uçkurun peşine takılmış gidiyor. Yoksa onu çeken ne ola ki? Ve bıraktığı hiçbir şey hiçbir şeye benzemiyor.
Zaman yalpalanmadan gizemliğini terk ederek üstümüze gidiyor, bize tuhaflıklarını çözmekle kalan bir yığın soru işareti bırakıyor.
Zaman iplerin ucunu kaçırdığımızın farkında, o daha da sallandırarak, boynumuzu çeke çeke gitmenin tadını yaşıyor.
Zaman günahlarımızla sevaplarımızla ince bir şerit gibi uzanıp gidiyor; sanki şeytanla işbirliği içinde.
Zaman şeytanın günahına ortak, kıyımından ateşinin kıvraklığında sansar bir tüccarın baş ile işaret parmağı arasında, para dediğimiz ısının felliğinde eriyor.
Fellik fellik günah arıyor zaman
Fellik fellik bir dolu yanan kazan
Bir dolu ahmak insan
Canan al
| KİTAP ARAYIN! |
Bekleme; bu konuyla ilgili ne düşündüğünü yaz!