9 Ara
Değişmekse dostluk!.. Bu iki kelime benim için anlamını yitireli çok zaman oldu. Kendimi yeni yeni bulduğum ilk gençlik yıllarından o durağan sınıra ayak bastığım, kendimle barışık olmanın ikilemi içindeki fırtınalı yıllar… Uzatılan ellere sıcacık bir dokunuşun hazzını tattığım yirmi yaşın sevecenliği… Sevinçlere, üzüntülere, umutlara ortak olma paylaşımını yaşamanın hazzı…
Biraz uçarı,biraz olgun, biraz heyecanlı…Bunları bir arada harmanlamanın karışık duygularıyla dolu o güzelim yirmili yaş…Paylaşmak!..Ne güzel bir hazdır, bir mutluluktur paylaşmak…Bir dost kazanmanın sevinci..kazandığını sanmanın o karmaşık ‘belki’leri…Ve buna inanmanın huzuru,esrikliği… Arkadaşlıkların sıkı-fıkılığı içinde geçen yatılı okul dönemi ayrılıkların hüznünden sonrası boşluğunda, bir dost arayışında çıkmıştı karşıma Sezgin…O üstlenici firmanın, ben de devletin çalışanları olarak aynı şantiyede bir araya gelmiştik. İkimizin de okul tatillerinde -öylesine- çalıştığımız işlerden sonra içine girdiğimiz en ciddi,en has ilk işimiz. Ben devlet kapısına kapılanmanın güvencesi içinde imgeler dünyasında uçuyorum. Yarınlara dönük beklentilerin ilk merhalesi. Sezgin de aynı düşünceler içinde polis olma sevdasında. Bir yerlere gelmek ikimizin de düşü…Sohbetlerimiz hep gelecek üzerine ve asla geriye bakmayı düşünmüyoruz. İkimiz de zorlu bir yaşamdan buralara gelmenin kıvancıyla omuzlarımızı dik tutuyoruz. Her şey kolay ve hiçbir şey bizi yıldıracak güce sahip değil…Fikirlerimiz, beklentilerimiz, geçmişimizde kalan sıkıntılı yıllar o kadar yakın ki birbirine…Arkadaşlıktan öte bir dostluğun kördüğüm ilmikleri bunlar. Edebiyatla ilgili söyleşmelerimiz paylaştığımız değerlerin en güzel anları. O’Henry’ler, Sait Faik’ler, Orhan Kemal’ler, Orhan Veli’ler ortak dostlarımız. Onlar’la yatıp onlar’la kalkıyoruz. Ben o’nu Sait Faik’le, o beni O’Henry’le özdeşleştiriyor. Kağıda-kaleme sarılıyoruz; hangimiz daha iyi yazacağız yarışına giriyoruz. Yazdıklarımızı okuyoruz, eksikliklerimizi yakalamaya çalışıyoruz. Zaman bu anlarda bir tin sessizliği ile bir su gibi akıp gidiyor yanımızdan…Bu akıp gitmeler farkında olmadığımız bir ayrılığa sürüklüyor bizi…O gün geliyor ve ilk adımı o atıyor… Kurs için altı aylığına ‘polis okulu’na kaydoluyor. Bir boşluğa düşmüş gibiyim. Dipsiz bir kuyuda tutunacak bir yer arıyorum. Buluşmalarımız hafta sonlarıyla sınırlı kalıyor. Bir haftanın birikimini bir güne sığdırmaya çalışıyoruz. Sözleşiyoruz; hafta içinde yazdıklarımızı bir araya gelmelerimizde birbirimize aktarıyoruz. Haftadabir görüşmenin alışmalarına yeni yeni ısınırken kurs dönemi bitiveriyor. Sınavın başarıyla geçtiğini ve tayin için haber beklediğini açıklıyor; biraz kırılgan, biraz hüzünlü…Karşılıklı söz veriyoruz; nerede olursak olalım sürekli yazacağız. Araya zamanın soğukluğunu sokmamak için bağlantımızı koparmayacağız. Sınavdaki başarısı onu trafik polisi olarak İstanbul’a gitmesini sağlıyor. Ayrılığın hüznünü başarısının sevinci dağıtoyor. Bir burukluk var ikimizde de. Dalga dalga gelen bir sızıyla bir yerlerimiz acıyor. Hemen haftasına ilk mektubunu gönderiyor. Satırlarında sevinç hüznün armonisi var. Yeni bir yere alışmanın, yeni insanlar tanımanın heyecanıyla yazılmış satırlardaki eskiye özlemi çağrıştıran o duyguyu hissediyorum. Ilık mı ılık bir mektup bu… Dört sayfaya sığdırabildiği öykü tadında, anlatı tadında bir mektup. Hemen yazıyorum.”İstanbul fırsatlar beldesi”diyorum. Edebiyat dünyasının kalbinin attığı yer. Onun dört sayfasına karşılık beş sayfa ile karşılık veriyorum. Bir yerde İsyanbul’a gitmesini ayağına gelen bir şans olarak görüyorum. Ustalarla tanışmasını, o dünyaya girmesini söylüyorum. Israrla tekrarlıyorum ve hep aynı şeyleri yazıyorum. Aylara paylaştırılan mektuplarımızı aksatan zaman dilimleri giriyor araya. Bu aksamalar ondan kaynaklanıyor. İki aydabire çıkıyor dilimler. Yazılarında bir şeyler var ama önceleri pek çıkaramıyorum. Sanki bir ‘adamsende’cilikle yazılmış ve özensizmiş gibi geliyor okuduklarım. Artık o tadı duyumsayamıyorum. O öyküleme tadını alamıyorum. Yazılanlar bir mektuptan öteye geçmiyor; katı ve ruhsuz. “Aziz dostum” diye başlayan ilk mektuplar sonraları “Sevgili arkadaşım”lara dönüşüyor. Araya giren o soğuk zaman satırlarına da yansıyor. Mektuplarındaki edebiyat söyleşmeleri artık günlük yaptıklarıyla, yeni işiyle,kısa açıklamalarla yer değiştiriyor. Ve bir gün: “Sevgili arkadaşım, uzun zamandır sana yazamadım. Herhalde üç ay kadar oluyor sanırım. Kusura bakma. İşlerim o kadar yoğun ki oturup bir-iki satır yazmaya vakit bulamıyorum. Bana gücendiğinin farkındayım. Sitem dolu mektuplarını okudukça kendi kendime kızıyorum. Ama ne yaparsın ki hayat mücadelesi insanı bir çok uğraşıdan yoksun bırakıyor. İstanbul’a geleli bir yıl oldu. Halen kendimi bulmuş değilim. Yabancılığı bir türlü atamadım üzerimden. Fakat şu var ki, burada köşeyi dönmek işten bile değil. Neden mi?.. Şu dört kelime ne demek istediğimi anlatacaktır sanırım;’her düdüğüm bir lira’. Yıl 1969 ve İstanbul trafiğini gözünün önüne getir. Herhalde gelecek yıl sana daha zengin biri olarak mektuplar yazmış olacağım.” diye başlayan o benliğinden kopmuş, günün adamını tanımlayan ve mide bulandıran mektubu alıyorum. Kağıdı tutan ellerim titriyor. Önce yanlış okuduğumu sanıyorum. Tekrar tekrar okuyorum. ‘Hayır bu sezgin olamaz’ diyorum. Nerdeydi o doğruluk düsturumuz?.. Bir yerlere gelmemizde alınterimiz olmayacak mıydı? Geleceğimize yön verecek düşünce doğrultumuz bu değil miydi? “Sevgili dostum” diye başladığım satırlarıma; “senin de belirttiğin gibi gecikmiş olan mektubuna yine sitem dolu bir dille cevap vereceğim için bana kızma. Öncelikle şunu belirtmeden geçemeyeceğim. Bir yıl önce bibirimize verdiğimiz sözde; nerede olursak olalım her türlü şartlar altında yazışmalarımızı aksatmayacaktık. Sanırım bu zamana kadar sana yazdığım cevaplarda bir gecikme olmadı. ‘Zamanım yok’ diyorsun. Bence bu tek taraflı bir mazeret şekli. Sevgili dostum, sen de bilirsin ki aynı evde göz önünde büyüyen çocukların değiştiğini nasıl fark edemezsek, bir insan da kendi ‘ben’inin değiştiğini anlayamaz ve göremez. Ancak uzaktan uzun zaman dilimleriyle görüldüğü zaman değişimin farkına varılır. İşte şu an o değişimi sende görüyorum. ‘Dost acı söyler’ değişini burada kullanmak isterim. Aldığım bu son mektubun senin ne kadar değiştiğinin bir göstergesi olarak duruyor karşımda. Hani nerde o edebiyat sohbetlerinin tadı? Nerde kaldı düşüncelerimizdeki doğruluk? ‘Her düdüğüm bir lira’ dediğin bu dört kelime, senin düşünce yapında nereden nereye geldiğinin en güzel ve yalın bir açıklaması bence. Geceler boyu söyleşmelerimizde geleceğe dönük imgelerimizi süsleyen, yapacaklarımızdaki felsefe neydi? Doğru olan her şeyi paylaşmak ve yanlışlarımıza engel olup doğruyu bulmak değil miydi? Bu durumda paylaşacak ne kaldı dost olarak? Eğer bu yazdıklarında ciddiysen ve doğruluğuna inanıyorsan sen o ’sen’ değilsin. Bir başkasısın. İçindeki ‘ben’e yenik düşmüssün dostum. O içindeki ikinci kişiliğine teslim olacaksan dostluklardan beklediğin bir şey kalmadığını bilmen gerekir. Düdüğünü daha doğru yerlerde ve anlarda kullanman dileğiyle hoşçakal dostum…” diyerek son veriyorum. Ve umutla bekliyorum… Cevapsız uzun yıllar… Eğer dostluklar değişmekse, o dostluklara bir sünger çekiyorum…
| KİTAP ARAYIN! |
"Değişmekse dostluk" konusuyla ilgili 2 yorum yazılmış.
güzel bir öyküydü kaleminize sağlık
öykü kurgu açısından çok şematik. ayrıca kelime sıklığı açısından zengin bir havuza sahip değil.daha entrika unsuru taşıyan bir gerilim düşünülebilirdi. bunların dışında güzel bir öykü.
Bekleme; bu konuyla ilgili ne düşündüğünü yaz!