12 Ara
Asma, dal ve yapraklarının çatı gibi örttüğü bir ucu Köprülü Camii’nin avlusuna açılan, diğer ucu şehrin büyük hanının demir kapısıyla nihayetlenen sokağın kenarındaki ahşap kahvedeyim.Yaz güneşinin olgun ekin demetlerine benzeyen ışıkları asma, yaprak ve dallarında kırılarak dans ediyor.
Kahvenin önündeki tahta sandalyelerde oturan beyaz sakallı üç ihtiyara bakıyorum. Bu üç ihtiyar, yılların çizgileriyle ışıklanan alınlarından belli ki, hayatlarında bir kez olsun zalimce davranışta bulunmamış, kaza ve kadere tam bir teslimiyetle varlıklarını emanet etmiş, ve ahretin kapısında bile yaşama sevinci içindeler. Köprülü Camii’nin minaresinden yükselecek ezan sesini bekliyorlar..
Şehir, bir simyacı gibi, varlığındaki molekülleri olağanüstü bir bileşime tâbi tutarak zamanı ebedîleştiriyor. Gezginler bu ahenge yol açan tılsımı merak etseler de, sebillerin taş aynalarındaki ayetler ışık saçıp yol gösteriyor. Türbelerin, kafiyeli mısralarla bezeli cepheleri; ölümü abideleştiren gizli bir şairin, ebcet hesabıyla düşürdüğü tarihler; taştan bir kitabe gibi bakan esrarlı manalarıyla gözleri kamaştırıyor.
Eski Çarşı’nın tarihî dekoru, özellikle camileri, ruhuma iyilikle güzelleşen bir tevekkülü ilham ettikçe, talihin mazide yaşayan insanlara daha iyi davrandığı hükmüne varıyorum.
Kale’deki saat kulesi zamana hükmederek saat başı çınlar, şehrin karmaşasını ahenge kavuşturmak istercesine günler, aylar, yıllarca bu ısrarından vazgeçmezdi. Sebillerden bir kanat sesi çağlayanı içinde havalanan güvercinler, zamana tamamlayıcı bir ahenk unsuru olarak nüfuz eder. Ölçülü sevinçlerini hissettiğim bu anlar, bir zincirin halkaları halinde birbirine eklenerek, zamanın esrarı içinde mekânlara da ebediyet imkânını tanır. Safranbolu’nun bu anlardan, mekânlardan ve alabildiğine kesif ziyasından etkilenen ruhlarımız, mabetlere hünerli ellerinin dokunuşlarını bırakan cetlerimizi hatırlamamıza vesile olur; dünle yarın arasında kat ettiğimiz köprüden emin geçmemiz için, geçmişin hazinelerini bütün cömertliğiyle önümüze serer.
Sevince kapıldığım bu anlarda hayatla temas noktalarına kavuşur, yılgınlığa kapıldığım, darmadağın olduğum, ruhum bir yana, uzviyetimle bile hissedemediğim anlar son bulur. Ölçülü zaferlerimi bu şehirle, yine bu şehirden damıttığım esrar ile kazanırım. Beni ister bu şehrin deliliğine, ister bilgeliğine layık görsünler, bu unvanların aktardığı masalımla gelecekte de varolacaktım.
Çarşı’da değirmen yoktu…
Çocukluğuma yol alırken, Bağlar mahallesindeki su değirmeninin imgesini günlerdir hayalimde, hafızamda diriltmeye çalışıyordum. Değirmen restore edilmiş, kafe olarak hizmete sunulmuştu. Orada kırk yıl önceki çocukluğuma rastlamayı umuyordum. Çarşı’daki Arasta kahvesinde iki bardak çay içtikten sonra meydandaki minibüs durağına geldim. Beş dakika geçmedi, minibüs geldi. Günlerden cumartesiydi, Çarşı’da mahşerî bir kalabalık vardı. Yerli turistlerin yanı sıra, yabancı turistlerin de ilgi odağıydı şehrimiz. En çok da Japon turistler. Turizm tesisleri çoğalmış, her gece eğlencenin belirlediği bir atmosfer Çarşı’yı çepçevre sarıyordu. Minibüse bindim. On dakika sonra minibüs Değirmenbaşı mahallesine ulaştı. Minibüsten indim. Değirmen.yirmi, otuz metre uzağımdaydı. Restore edildikten sonra ilk kez görüyordum. Şehrin bu bölgesi sessizliğini muhafaza etmesine rağmen, Küçüktepe’nin eteklerine doğru son on, on beş yılda yapılan binaların işgaline uğramıştı. Değirmene geldiğimde, tahmin ettiğim gibi, çocukluğumu orada buldum. Mekânın görüntüsünün tetiklediği anı parçaları hafızamda akmaya başladı..
Değirmen taşının dönüşünü izlerdim. Ağır, ağır döner, sanki o taş kütle bütün zalimliğiyle daha bir ağırlaşırdı. Ufak tefek olduğuna bakmayın, babam bir Herkül, bir Masist gibi güçlüydü. Babam sudan ve rüzgârdan daha güçlüydü. Bu değirmen taşına pes etmezdi. Hayatın zalim çarklarına karşı bütün gücüyle direndi, ailemiz üç dört kez büyük sarsıntı geçirdi .Ayakta durmamız için insanüstü bir gayret gösterdi.
Sadece bu değirmen değil, Çarşı’daki eski evlerin ahırları bile restore edilerek kafe, bar haline getirilmişti. Otuz yıl önce bir hayalet şehre benzeyen Çarşı, şimdi ışıklar içindeydi. Yirmi altı yıl önceydi. Tuzla Piyade Okulu’nda yedek subay öğrenciydim. Hafta sonu izni için cuma akşamı şehirlerarası otobüse binip Safranbolu”ya dönmeyi düşünüyordum. Pendik’te anayolun kenarında otobüs beklemeye koyuldum. Sinop’a giden bir otobüse elimle işaret ederek durmasını istedim. Otobüs durdu. Sinop otobüsleri bildiğim kadarıyla Safranbolu”nun merkezinden geçerdi. Meğer yeni bir güzergâh açılmış. Bu durumu fark etmeden otobüs Safranbolu’yu teğet geçerek yirmi kilometre uzakta bir nahiye olan Toprakcuma’ya gelince durumu fark ettim. Otobüsü durdurdum. Üzerimde yedek subay öğrenci üniforması vardı. Jandarma karakolu yakındaydı, ‘Hazır ol!’ durumuna geçerek beni selamlayan karakol çavuşuna durumu açıkladım. Çavuş geceyi geçirmek için karakolda misafir edebileceklerini söyledi. İki aylık evliydim. Geç de olsa evime varmak istiyordum. Çavuş o sırada gelen bir kamyonu durdurdu. Zaten Safranbolu yirmi kilometre mesafedeydi. Kamyon, yükü ağır olduğu için yavaş gidiyordu. Yirmi kilometrelik yolu iki saatte aldıktan sonra, Çarşı’daki mezarlığın hemen yanında kamyondan indim. Şoför karanlıkta korkmamam için farlarını gideceğim yöne doğru iki, üç dakika tuttu. Karanlıktan çocukluktan beri korkardım. Üstelik şehir mezarlığın yanından geçmem gerekiyordu. Yüreğim ürpererek, dualar okuyarak mezarlığı geçtim. Adımlarım gecenin sessizliğinde yankılanıyor, gecenin saat ikisinde hayalet şehre benzeyen Çarşı’ya doğru dik bir rampa halinde uzayan dar yoldan iniyordum. Bir endişem de şuydu: Gecenin sessizliği ve karanlığı altında kabristan tarafından gelen bir subay gören biri, belki mistik metafizik yorumlar yapar, benden korkabilirdi.. Neyse ki bunların hiç biri olmadı. Çarşı da bomboştu. Bir bekçi beni gördü, selam vererek ‘Hazır ol!’ durumuna geçti. Sıkıyönetim zamanı askerin ve üniformanın değeri, itibarı daha da artar. Bir taksiye bindim ve sabaha karşı saat dörtte eve ulaştım.
Değirmen restore edilen birçok yapı gibi post modern bir mimarî tasarımla restore edilmişti. Değirmen taşı yerindeydi ama artık dönmüyordu. Ezeceği kadarını ezmiş, görevini tamamen yerine getirmenin rahatlığı içinde, günümüz varlıklı insanlarının bir seyir nesnesi hâlini almıştı.
Eskiye benzeyen bir görüntü içindeydi yine de. Yalnız lüks masalar sandalyelerle donatılmıştı. Bir çay söyledim. İçerde benden başka altı kişi daha vardı. Masalardan birinde herhalde kafe işletmecisinin beğenisine uygun olduğu için astroloji, fal kitapları dikkatimi çekti. Çay içerken, babamın kırk yıl önce değirmene gideceğimiz zamanlarda çehresinde dağılan aydınlığı, bir ‘De Ja Vu’ hâlinde hissettim. Evet, babam değirmeni seviyordu. Hatırlıyorum, değirmende daha fazla kalabilmek için değirmenciyi lafa tutar, üç-dört cigara içme süresi kadar değirmende kalırdı; bundan mutlu olduğunu fark ederdim. Birden geçmişte kalmış bir iki söz ve görüntü hafızamda canlandı. Babam gençliğinde fabrikaya girmeden önce iki yıl değirmencilik yapmıştı.
Yoksulluğun çağrıştırdığı manaları hatırlatıyordu değirmen. Bir eşeğe çuvalla yüklediğimiz buğday, kış mevsimlerinde zor durumda kalmamak için ek bir garantiydi. .Annem köy çörekleri ve ıspanak böreği yapardı öğütülen buğdaydan. Babamla birlikte eşeğe iki buğday çuvalını yükler, evimize yarım saat mesafede bulunan bu değirmene getirirdik. Ayaklarımda lâstik ayakkabılar, üstümde kuşak adı verilen ve kemer vazifesi gören bir iple belime bağladığım eski bir pantolon, dirsekleri yamalı bir mintan, yaşanmamış çocukluğumun betimleyebildiğim ilk görüntüleri. Babam şehrin pazarından belediye otobüsüyle geldikten sonra semt kahvesinde dinlenirken, bir arkadaşı pazardan aldığı sebzelerden oluşan yüküne işaret ederek:
“Hüseyin Efendi bunca yükü eve nasıl eleteceksin?“ diye soran arkadaşına,
“Birazdan bizim çocuk cipi getirecek” diye cevap verir. Arkadaşı merakla
“Senin cipin var demek Hüseyin Efendi. Ne gördüm senin cipi ne de daha önce sözünü ettiydin.”
On dakika geçmiştir babam kendisine soru soran arkadaşına seslenir:
“Sadık Efendi bak, benim cip geliyor işte” diyerek gelmekte olan eşekle beni parmağıyla gösterir. Babamla birlik kahvedekilerin kahkahalarını duyardım.
Değirmen, şehrin kuzeyinde yükselen dağın yamacındaki bir mağaradan doğan suyla çalışıyordu. Tek katlı, temeli taş, gövdesi kerpiçten küçük bir yapıydı. Kocaman taşı döndüren çarkın kurulu olduğu bölüm, değirmencinin bazı geceler kaldığı küçük odadan daha büyüktü. Değirmen taşının dönerken çıkardığı ses çarkı döndüren suyun sesini bastırır, bir dizel motorunun çıkardığı sese benzerdi. Sanki değirmen taşı buğdayı değil emeği, uykusuz geceleri, tırpan, orak tutan elleri ezerek, dünyanın kahrını yüklenen bu küçük insanlara karşı zalimce dönüyordu. Değirmene geldiğimizde babam değirmenciye seslenir, az sonra değirmenci ahşap kapıda görünür, bize doğru yürür, babamla birlikte eşeğin sırtındaki iki buğday çuvalını indirirlerdi. Sonra değirmencinin konakladığı küçük odaya geçilir, babam Bafra cigarasını cebinden çıkarır, bir tane yakar bir tane de değirmenciye uzatırdı. Bu dönen, dönerken de buğday tanelerini değil, uykusuz geceleri, tırpan, orak tutan elleri zalimce ezen değirmen taşının farkına bile varmadan dönen, kocaman bir dünya vardı bir de. O kocaman dünyanın da çarkları arasında insanlar zalimce eziliyor, küçük ümit pırıltıları daha belirir belirmez devasa bir karanlık tarafından yutuluyordu.
(…Bir dağ horozunun feryadı, vadileri dolduran karanlığın içinde dağılarak dağların büyük yalnızlığı içinde eridi gitti. İlk yaz yağmurlarıyla debisi artan ırmak, aktığı vadileri emzirerek denize doğru akıyordu. Dünya kurulalı beri güneş, altın mızraklara benzeyen ilk ışınlarını karanlığın çöktüğü derelere tepelere yayarak, her günkü ayinini başlatıp geceyle daralan kimi ruhlara esenlik vaat edecekti. O, bu esenliğe muhtaçtı. Gecenin karanlık ve kasvetli örtüsü altında kurtlar, ağızlarında artık iskeleti kalan tavşan cesetlerini bırakıp ormanın derinliğine çekilirken, yarasalar da o kör uçuşlarıyla mağaralara doğru yol alacaktı. Sabah çok yakın olmasına rağmen, bu an gecenin en karanlık anıydı. Dağda hayvanların kör dövüşünün devam ettiği bu saatlerde, mahkûmlar soğuk taş avlularda kurulan darağaçlarında idam edilirlerdi.
Gecenin nihayetine doğru yürüyen yalnız yolcu, kim bilir kaç menzilde daha konaklayıp o geceyi ve karanlığı arkasında bırakacaktı… Geldiği yola bakıyor, yolda bıraktığı işaretleri düşünüyor ve hayatın hırs yüklü gemisinden uzakta, açık denizlerin korkunç dalgalarına rastlamadan, biteviye bir huzur içinde selâmetle dağın öte yakasına varmak istiyordu. Kıl heybesinin bir gözünde köy ekmeği ve kirazdan oluşan azığıyla, dağın yamacındaki bir su gözesine geldiğinde mola verip karnını doyuracak, vadilerde gençlik günlerinde at sırtında yel gibi gidişini hatırlayıp atının nalları taşlara değdiğinde çıkan kıvılcımları bir daha göremeyeceğini düşünecekti; ve sonra, nimetinden çok mihnetini yüklendiği ve artık geride bıraktığı uzun yolun, sanki bir lâhzada nihayetlendiğini sanmanın o derin hüznünü, garip bir tevekkül içinde kabullenecekti.
O bu dağların en yaman geçitlerini tanır, porsukların tilkilerin gizlendiği mağaraların tek tek yerlerini bilirdi. Kışın aç kurtların telef ettiği koyun cesetlerini gagalamaya hazır akbabalar bu dağların kayalıklarında bir heyula gibi dururdu. Köye varmasına daha iki saatlik yolu vardı. Tan ağarırken, gençliğinde iki yıl çalıştırdığı çayın kenarındaki değirmene uğrayıp, Kel Sadıkla uyku alemine dalmamışsa biraz sohbet eder, değirmencinin demleyeceği çaydan bir iki bardak içip tekrar yola koyulurum diye geçirirdi aklından. Hem değirmende sabah namazını da eda ederdi. Hayat onu bir ermiş sabrıyla sınadı ve kadere olan imanı kuvvetli olmasaydı ümitleri, hayalleri dağılır yerde sürüklenen bir solucandan farksız olurdu…)
. Art arda gelen felâket dalgalarına karşı ruhunu ve imanını kavi bir barikat halinde set yapmasaydı, hayata karşı hep başı eğik, umarsız ve dermansız kalırdı. On dört, on beş yaşlarında çalışmaya başladı. Demir yolunda mevsimlik işçi olarak. Çalışmayı seviyordu çelimsiz bedenine karşın. Allah onu, yaşıtlarına göre daha yüksek bir zekâ ve düşünce kapasitesiyle ödüllendirmişti. Yetmiş yaşına kadar dur durak nedir bilmedi. İki erkek çocuğunu üç yıl arayla üniversiteye gönderdi. İki oğlu da sosyalist olup toplumsal eylemlere katıldı. Oğulları sert, dayanıklı bir kişiliğe sahip değillerdi; naif yapıları nedeniyle ikisi de o dönemin gerilim dolu atmosferinden olumsuz etkilendiler.
Önünde hep karanlıklar olmuştu. Bazen el yordamıyla, bazen de kaderin yardımıyla karanlıkları aşmasını bildi. İkinci Dünya Savaşı’na rastladı askerliği. Zamanında terhis edilmedi. Üç buçuk yıl askerlik yaptı Gebze’de. Askerlik günleri de zor ve meşakkatli geçti. Kıtlık günleriydi, bazen tek bir ufak tayınla besleniyordu.Amcalarından ikisi İstiklâl Savaşı’nda şehit düşmüş, köye künyeleri bile gelmemişti. Babası erken askere alırlar korkusuyla nüfusa on yıl küçük yazdırmıştı. Askerdeyken büyük deprem oldu. Köydeki evleri yıkılmıştı. Akrabalarından üçü depremde enkaz altında kalarak can verdi. Bu büyük acı yüreğini dağlıyordu. Askerden köye döneli bir iki ayı geçmeden, büyük bir dramı daha yaşayacaktı. Abisi Ahmet Karabük Demir Çelik Fabrikası’nda işçiydi. İşe zamanında yetişmek için fabrikanın alt tarafındaki çayı geçip fabrikaya ulaşmak düşüncesiyle iki arkadaşıyla birlikte çaya girmişler ama çayı geçemeyip boğulmuşlardı. Ahmet abisi öleli iki ay olmuştu. Molla Sadık lâkaplı dedesi bir gün kendisine
“Yeğenin Hatice babadan öksüz kaldı bir de anneden öksüz kalmasın, sen Dürdane ile evlen” demişti
İçinin aydınlığı o kadar güçlüydü ki durumu kavrayan babam o zamanın geleneklerine göre çok rastlanılan bir şekilde, Dürdane ile evlendi. Hatice’ye babasızlık nedir hissettirmedi. O çok güçlü merhamet duygusu, hayatı boyunca bu çok dindar Türkmen köylüsünün kalbinden, vicdanından hiç eksilmedi. Bu durumu önceleri bilmiyordum. Hatice’yi öz ablam sanıyordum. İlkokulu bitirdiğim sene yaz tatilini geçirmek için köye gitmişti. Amcamın karısı çocuklarıyla birlikte ocakta mısır közlediğimiz bir sırada amcamın karısı Firdevs yengem bana dönüp:
“Hatice ablan senin öz ablan değil “dedi.
Bunu birden anlayamamıştım. Sonra etraflıca durumu açıkladılar. Belki onlara söylenmişti bu konuyu bana açıklamaları. O zamanlar çok normal olan ve geleneğin desteklediği bu durumu öğrenince büyük bir acı duydum. Zamanla bunun o kadar da önemli ve insanı utandıracak bir durum olmadığını kavradım. Bu tür evliliklere sık, sık rastlanıyordu. Daha önceleri askerde şehit olanların kardeşleri dul yengeleriyle evleniyorlardı…
Bu, babamın hikâyesiydi…
Bu hikayeye daha sonra “devrimci “ iki oğlunu ülkücülerin zulmunden korumak için insanüstü bir uğraş veren bir babanın fedakar hikayesi eklenecekti.Bir Goriot baba fedakarlığı içinde en ufak çabayı, gayreti göstermekten aciz iki oğlu için iğneyle kuyu kazar gibi elde ettiği zenginliğini feda edecekti…Çeşit çeşit meyve ağaçları , sebze bostanıyla bayındır bir çiftliğe benzeyen geniş mülkü onun ölümünden sonra bir harabeye dönecek , sevinçli kederli günlerin tanığı ve yaşarken ayrılmadığı evi metruk bir hal alacaktı…
Şimdi o fedakar babamın kıymetini daha iyi anlıyorum.Sabahleyin bahçeden kopardığımız domatesin salatalığın kokusunu.İneklerden aldığımız taze sütün ve yoğurdun kalitesini…Sentetik bir uygarlığın sözde özgür bireyleriydik artık.Ama artık olmayacak baharlar içinde çocukluğu hatırlamak bazen acı veriyor. O ufak tefek ,dur durak bilmeden çalışan doksan yaşında artık bahçeye inemediği için evde teneke içinde fasulye domates yetiştiren bir toprak medeniyetine aitti babam.Kendi nesli gibi doğru ,adil ,hile bilmeyen ,insan seçmeyen ,her gelene sofrasını açmaktan hoşnut, insanları seven bir baba. İki evladını da bir şekilde enkaz altında kalmaktan korumayı başarmanın huzuru içinde salt bunun sevinciyle yetinmesini bilen bir baba…
Mutlu günlerimizde duvarda asılı defi alıp çalarak türkü söyleyecek kadar yaşamı seven bir baba..O dünyalar güzeli ,olağanüstü zeki torunu, benim gökçe kızım Neslihan sekiz yaşında cennete uçtuktan sonra bir daha def çalıp türkü söylemeyecekti.
| KİTAP ARAYIN! |
Bekleme; bu konuyla ilgili ne düşündüğünü yaz!