Kitaplar gürültünün içerisinden sessizce süzülerek gelirler. Düşünce sessizdir, niyetini ilk anda belli etmez. Bu sessizlik düşünceye dokunulmazlık avantajı bahşetmiştir. Bu yüzden “düşünce özgürlüğü” gibi bir ifade düşünülmeden söylenilmiş bir ifadedir. Düşünce zaten özgürdür; kimse kimsenin ne düşündüğünü ya da nereye kadar düşündüğünü tespit edemediği gibi buna müdahale de edemez. Kitapların raflarda sırt sırta dizilişi aynı temaları farklı şekilde susmak gibi gelmiştir hep bana. Siz onlara hassas bir dokunuşla dokunduğunuzda dudaklarını bir kelimeye hazırlar gibi sayfalarını belli bir düşünceye açıp kıpırdamaya başlarlar. Aynı temayı birlikte susmaya ne kadar çok ihtiyacımız var. Belki de bu yüzden şiir okumaya ihtiyaç hissederiz. Sükût bir mecra üzere nerede akmaya başlamışsa orada birileri mutlaka şiir okuyor demektir.
Tam da bu sessizliği şimdi hangi tarafından tutup kelimeye dönüştürsem diye düşündüğüm bir sırada Ebabil yayınlarının güz dönemi kitapları geçti elime. Elbette bu hasbelkader olan bir şey değil. Ben bu şiire kalbolan sessizliğin nereden geleceğini çok iyi biliyordum. Sağ olsun, Kamil Yeşil dostumuz geçen Ankara seyahatimiz sırasında sıcağı sıcağına yeni çıkan kitapları bize takdim etti. Önce “Özet Yaşamaklar” la başladım okumaya. Usta öykücü (hikâyeci mi deseydim acaba?) Kamil Yeşil’in ‘Tamir Görmüş Aşk’tan sonra 5. hikâye kitabı. İsmi bana yukarıda bahsettiğim şiir sessizliğini çağrıştırdı. Bir kısmına Derkenar, Kırknar ve Dergâh dergilerinden aşina olduğum öykülerin en karakteristik ve özgün tarafı insani zaaf noktalarının okuyucunun hissiyatını örselemeden yalın ve abartısız bir şekilde ortaya konulmuş olması. Nasıl mı? İsterseniz bunun cevabını bir başka yazıya saklayalım.
Bir şiiri diğerine değişip tercih etmek o anki duygulanımınıza ya da kendi hayatınızla okuduğunuz şiirin buluşma noktasına bağlıdır. Yani şiir şiire tercih edilebilir ama şair şaire kolay kolay tercih edilmez. Çünkü hiçbir şairin dünyası diğeriyle katışmaz. Ebabil yayınlarının güz dönemi şiir kitapları içerisinde elimden hatta dilimden en çok düşürmediğim kitap bir ilk kitap oldu: ‘Ateş Bandosu’. Mustafa Celep’in öteden beri sessiz sedasız şiir yazdığını sanırdım. Ama şiirlerini okuduğumda derinden çağlayan bir yürekle karşılaştım. Zaten kitaba ad olan “ateş” ve “bando” kelimelerinin tesadüfen orada olmadıklarından bu açıkça anlaşılıyor. 1979 doğumlu bir şairin daha şiir kapısının önünde duvarları yumruklarcasına: “ Tanrım, zincirlerimi çöz, aşka ışık olayım/ Tanrım, göğsümü geniş kıl, konuşabileyim” diye haykırırcasına yalvarmasından ne anlarsınız? Siz durun, ben söyleyeyim: Ses sessizliğin koptuğu yerden geliyor! Ateş bandosu ateşin düştüğü yerden yükseliyor!
Bir ilk kitap da İbrahim Aladağ’dan. Aladağ 1982 doğumlu. Ebabil’den çıkan şiirlerinde “Tek Kişilik Bir Oyun” sergiliyor. Sizi bilmem ama ben bu oyunun final bölümünü şu dizelerde yakaladım: “Hiçbir şey getirmedim ellerim boş olacak/ Bir tabutun ardından yürümüş geliyorum/ Görün bu ölüyü gömmekten gelişimi/ Her gün ölen bir ölüyü her gün gömmekten”
Şaban Abak’ın daha önce iki ayrı yayınevinden basılan “Bağdat’tan Dönen Şiirler”i 3.baskısını Ebabil’den yaptı. Kanımca bu baskı daha şık olmuş, adeta Bağdat’tan dönmüş gibi. Şiir okuyucusu bu şiirleri 1990’dan bu yana biliyor. Şaban Abak’ın asıl yeni şiirleri epeydir kitap olmayı bekliyordu. Nihayet o da Ebabil yayınlarından “Kayıp Atlar Haritası” adıyla çıktı. (“At” vurgusu Ebabil şiir serisinde çok belirgin. Duyumlarıma göre sırada yeni “at”lı kitaplar da varmış.) Bir mesel ve bir destan havasında Durmuşoğlu Duran’ın hikâyesiyle başlayan şiirler henüz I.cilt. İkinci cildi sabırsızlıkla bekliyoruz.
Aşk yazıldığı gibi okunmuyor! Yaşamakla yazmak arasındaki mesafeyi göz ucuyla ve ürkek bir edayla süzen bir şairin iç konuşması bu. Çekirdek-Sanat yayınlarından ikinci şiir kitabını çıkaran Tuncay Takmaz 1975 doğumlu. Şairin kırık dizleri küçük mutluluklara atılan ufak tefek adımlar gibi. Buraya birkaç örnek almak istedim o kadar kırılgandılar ki elimde kaldı. Şair haklı yazıldığı gibi okunmuyor aşk.
Gördüğünüz gibi hep şiir biraz da öykü tanıttık. Düzyazı yine bize küsecek. Eğer küserse biz de ona küsyazı deriz. Ya da “ağır ol bay düzyazı” sen ancak omuzlarımıza binebilirsin!

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu