Hüsrev ve Hüseyin Hatemi kardeşleri bilmeyenimiz yoktur. Hangi düşünce ve görüşte olursa olsun ekranda onları görüp sesini işitenler anında ifratla tefrit arası orta bir noktanın da olabileceği konusunda ferahlık hissederler. Düşünce ritminde konuşmaları, alışıldık aydın tiplemesinin dışında, yanlarına kolayca yaklaşılabilen karakterde bir münevver oluşları, bu iki değerli bilim adamını (bazı bağnaz güruhları saymazsak) herkesin ortak değeri kılmıştır. Hüseyin Hatemi hukuk alanında, Hüsrev Hatemi ise tıp alanında ülke sınırlarını aşan haklı bir üne sahip. İkisi de edebiyatla aktif ilgileniyor. Hüseyin Hatemi’nin aruz denemeleri olduğunu, hatta aynı tarzda şiirler içeren bir kitabının olduğunu da biliyoruz.

Hüsrev Hatemi asli anlamıyla bir hekim. Hâkimlikle hekimliği mezcetmiş bir şair. Tebabet alanındaki mevki ve marifetini teslim etmek şimdilik bizi aşsa da onun ne denli maharetli bir iç hastalıkları mütehassısı olduğunu inkâr edemeyiz. Zira kalbin bütün hallerinden onun kadar iyi anlayan, derunu dinleyebilen başka bir doktor var mıdır bilmiyorum. Hüsrev Hoca’yı yaklaşık on iki yıldır tanıyorum; onda en çok dikkatimi çeken şey hangi görüşten, mezhepten ve meşrepten olursa olsun iyi güzel ve doğru üzere birleşen insanlarla kurduğu sağlam dostluktur. Kısacık zamanlara çok büyük hatıraları sığdırıverir.

Kendisinden ürün almak için çoğunlukla gittiğimiz Diyabet Hastanesi’nde şahsımıza gösterdiği nezaket ve âlicenaplık gerçekten unutulur gibi değildi. Bazen önemli hikmet adamlarından örnekler verir, kimi zaman da kendi hayatından nükteli bir eda ile kesitler sunardı. Bir gün bile dudaklarından tebessümün eksik olduğuna şahit olmadık. Bir insanı tanıması için bir kez görüp konuşması yeterliydi. Konuştuğu insanı çok dikkatli dinler ve elinin altında reçete kâğıtları gibi küçük sayfalara notlar alırdı.

Ömür Süvarisi

Sonradan öğrendik ki, Hüsrev Hoca uzun süredir anılarını kaleme alıyormuş. Eğer Hüsrev Hatemi’yi dinlemişseniz, onun sohbet tadını unutmanız mümkün değildir. Biz tam da zamanın tutanaklarına geçen bu sohbetler artık bir araya getirilip kitaplaşsın diye beklerken, sevindirici haber geçtiğimiz günlerde Dergâh yayınlarından geldi. Hüsrev Hatemi’nin bütün eserlerini okuyucuya kazandıran Dergâh yayınları bu kez onun anılarını Ömür Süvarisi alt başlığıyla kitaplaştırmıştı. İnanın bu anılar şifahi dilden yazıya geçerken Hüsrev hoca’nın sohbet sıcaklığından hiçbir şeyi kaybetmemiş. Aynı içtenlik hatta Hatemi kardeşlere özgü aynı konuşma vurgusunu bu “Anılar” kitabında da hissediyorsunuz. 470 sayfalık anılar kitabını okuduktan sonra Hüsrev Hatemi ismini daha muhkem bir yere yerleştirmiş oldum. Öyle ki, belli siyasi, sosyal ve kültürel periyotlarla sıralanan anılar aynı zamanda Hüsrev Hatemi’nin geçirdiği fikir ve kanaat değişiminin nüans noktaları hakkında somut ipuçları vermektedir. Farklı süreç ve konjonktürler içinde Hüsrev hoca’nın nasıl ince ayar bir tavır adamı olduğunu da anlıyoruz. Ondaki entelektüel tavrı, leğendeki kirli suyla beraber içindeki bebeği de dışarı fırlatmama dikkat ve temkinliliği şeklinde özetleyebiliriz sanırım.

İşte Hüsrev Hatemi’nin anılarına düşen birkaç kesit:

“1988 yılında Yozlaşmadan Uzlaşmak, Türkiye Yazarlar Birliği Deneme Ödülü’nü aldı. Devrin Zaman gazetesi, bu kitabı pek sevmedi. 1993 yılına kadar bu kitaba laf dokundurup duran Zaman gazetesi 1995, 1996 yıllarında uzlaşma ve uzlaştırma şampiyonu oldu. Nur Vergin, Aksiyon dergisinde “ufuk turu” görüşü için: “Sana gönlümden kopan bir serenat sunuyorum Fethullah Hoca” cümleleriyle biten bir yazı yayınladı. Ben, “Eğer uzlaşma hakkında fikriniz bu kadar iyi idiyse günahım neydi?” diye ibretle bakarken, uzlaşmacılara plaket verme toplantısı yapıldı. Toktamış Ateş, Nur Vergin, Ecevit ve daha birçok kişiye uzlaşma plaketleri dağıtıldı. Ben iyi ki davetli bile değildim. Ön sıralarda oturan Demirel’i görünce, plaket alanlardan Nevval Sevindi, coşarak: “Bizim camilerimiz kışla değil, bizim minarelerimiz füze değil” gibi sözler söylemişti. Ben bunları televizyondan üzüntüyle izliyordum.”

Hüsrev Hatemi’nin anılarını okurken insan “nereden nereye” demekten kendini alamıyor. Paradoks yaşayacak kadar öyle aradan uzun bir zaman geçmediği halde insanlar dün karşı çıktıklarına bir gün sonra alkış tutabiliyorlar demek ki.

Daha önce demokratik ve özgürlükçü olan İhsan Doğramacı’nın nasıl 12 Eylül’le birlikte birden bire otoriter ve YÖK’çü kesildiğini yine Hüsrev Hoca’nın anılarından okuyoruz. Hoca’nın o günlerde Doğramacı’nın bu yeni yönüyle ilgili Ali Fikret adıyla yazdığı hicviye Hürriyet gazetesinde de yayınlanmış:

“Ah ey Doğramacı deste alıp rendenizi / Talaş-ı hûnine kalbeylediniz bendenizi / Ünü dünyayı tutan Hace-i Kung-fu gelse / Girse Darulfununa alt edemez kündenizi.”

Hüsrev Hoca Süleyman Demirel’in notunu nasıl verdiğini de şu cümlelerle anlatıyor:

“Demirel’e duyduğum sevginin artık ona ilgi duymamağa dönüşmesi ise, İmam Hatip Okulları olayları sonrasında oldu. Demirel’in Başbakanlık yılları sırasında da çok sayıda İmam Hatip Okulu açılmıştı. Bu okulların sayısının çok abartılı olduğunu ben de biliyorum. Demirel’den beklediğim, hiç olmazsa büyük kısmını kendinin açmış olduğu bu okulların geçmişini savunan, gönül alıcı sözlerdi. Fakat böyle yapmadı. Ben de artık Demirel’e karşı nötr hale geldim.”

Hüsrev Hatemi anılarında 28 Şubat’ı da es geçmemiş, bu konudaki tavrı da tam bir omurgalı münevver tavrı:

“28 Şubat’ta millet, laik ve gerici olarak çok kaba biçimde ikiye ayrıldığından, milli birlik duygusu zarar gördü. Empati ortadan kalktı. O sırada henüz meclis başkanı olmayan Bülent Arınç’ın oğlu, bir trafik kazasında ölmüştü. Günlük gazetelerimizden birinin bu haberi veren başlığı, terbiyesizlik derecesinde idi: “Refahlının oğlu öldü”.

Hatemi’nin anılarını buraya sığdırmak elbette mümkün değil, en iyisi siz bir an önce, şiir atına binmiş bu ömür süvarisinin aştığı yolları onun yol izlerini takip ederek 470 sayfada yürümeyi deneyin.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu