28 Ara
Çocukken gözlerimin eriştiği ufuklar arasında sandığım küçük bir dünyaydı dünya, o kadar. Sıradağların masal devleri gibi yükseldiği sınırsız denizlerin, çok ışıklı şehirlerin git gide büyüdüğü büyük dünyaya alışırken, çocukluğum da geride kaldı.O zamanlar bir kasaba görünümündeki şehrimizin dışında bir tepenin eteklerine yaslanan mahallemiz; ‘Bir mümin öldüğünde ağladığımız’ bir mahalleydi.
Bu ağıt imgesinin dışında dostluk, vefa, sevgi, yardımlaşma, daha çok bayram günlerinin ölçülü sevinçleri, çocuk kalplerimizdeki saf ahiret inancıyla daha da güzelleşirdi. Oradan uzaklaştıkça bir rüyayı yitirdiğimizi anlamakta gecikmedim. Bir zamanlar teravih namazının kılındığı ahşap evimizde, namaz sonrası bir tepside çay servisi yapan ablamın sevinçli yüzü, tombala oynarken “birinci çinko!” “tombala!” diyen heyecanlı sesler, yıllar önce dinlediğim bir masal gibi sislerin ardında kaldı. Beni o masalsı dünyaya götürecek yollar da kapandı. Huzurlu anlarımıza tanık eski evimiz, hem fiziksel anlamda hem de sonraki kötü hatıralarıyla şimdi ‘metruk bir ev’. Harabelerin tılsımlı olduğu ve definelerin harabelerde gizli olduğu inancı da boş bir inançtan başka bir şey değil. Bağlar mahallesindeki kötü anılar yüzünden metruk eski evimiz (?).
Rilke: “ Ama en unutulmayacak olan, duvarlardı bizzat. Odaların kökleşmiş hayatı çiğnenememişti, hâlâ yaşıyordu; o arta kalmış çivilerde tutunuyordu; bir el genişliğindeki döşeme artıkları üstünde duruyordu. Birazcık ev hâli kalmış köşe artıkları altına sinmişti. Yıldan yıla, azar, azar rengini değiştirdiği boyalara da yapışık olduğu görülüyordu: Maviden bozduğu limonküfünde, yeşilden bozduğu gride, sarıdan bozduğu çürük, kart, bayat beyazda. Ama aynaların, resimlerin ve dolapların arkasında kalmış da o daha az bozulmuş yerlerde de bulunuyordu; çünkü bunların etraflarını çevirmiş ve örümcekler ve tozlar hâlinde, şimdi çırılçıplak olan bu kuytu yerlere de girmişti. Her duvar sıyrığında, duvar kâğıtlarının alt kenarlarındaki nemli kabartılarda duruyor ve yırtıklarında sallanıyordu ve uzun zaman önce meydana gelmiş iğrenç lekelerden sızıyordu. Ve bu harap ara duvarların enkazıyla çerçeveli, evvelce mavi, yeşil, sarı duvarlarda, bu hayatların havası; henüz hiçbir rüzgârın dağıtmadığı katı, uyuşuk, bozuk havası; bir çıkıntı gibi duruyordu. Burada öğle yemekleri, ve hastalıklar ve boşalan soluklar ve yıllanmış duvarlar ve koltuk altlarına sızan ve esvapları ağırlaştıran terler ve ağızlardan dökülen yavan kokular ve tahammür etmiş ayaklardan çıkan keskin kokular duruyordu… Sidiğin keskin kokusu ve isin yanık kokusu ve donuk patates buharları ve bayatlamış yağların ağır, kaygan dumanları duruyordu. Bakımsız bebelerin ağır, uzun kokusu ve okul çocuklarındaki korkuların kokusu ve ergen oğlanların yataklarından sızan hararet oradaydı.”
Liseyi bitirdim. Hayallerimin ufkunda İstanbul görünüyordu. Üniversiteyi kazanınca İstanbul, hikâyemi anlatmak için beni çağırdı. Orada talih açıklığıma beni yükseltecek işaretler gizliydi.Yıllar geçti. Beyazıt’taki taş sütunları, geniş amfileri ve iki saatli kemerli kapısı ile anıtsal bir yapı olan İstanbul Üniversitesi, ilk gördüğümde esinlediği bir mabet izlenimini şimdi daha yoğun biçimde hissettiriyor. Bu hissedişte dostsuz, arkadaşsız geçen kayıp yılların bende oluşturduğu garip kederleri saklı.O mabette, ücralarda gizlediğim yalnızlığıma, kalabalıklar, marşlar, dostluklar eşliğinde bir sığınak arıyordum. Çok geçmedi devrimci saflarda yerimi aldım. Okudukça, dünyaya ve hayata dair bazen hayrete yol açan öğrendiğim gerçekler. Koyu bir tortu halinde bir kin duygusu çöküyordu içime. İşçi babamın, iş kazasında ölen amcamın, hayatında gün görmeyen bahtsız Türkmen anamın, yoksul akrabalarımın intikamını bizleri parya gibi gören kurulu siyasal düzenden almak için, gelecekteki ihtilalin devrimci önderlerinden olmak hayali… Bu doğru muydu? Belki de evet, daha doğrusu yetersizlik duygusundan kurtulmak, toplumda değerli bir yer edinmek kaygısıyla bu yolu seçtim. Bir de gençlik enerjisinin güdülediği macera isteği.Altmış sekiz kuşağı efsanesi. Deniz, Mahir… Yarım kalan öğrenimlerini tamamlamak için af yasasıyla üniversiteye dönen abilerle arkadaş olmanın heyecanı. Deniz Gezmiş’in eylem arkadaşları vardı aralarında. Onların üstünlük sergilemeyen alçak gönüllü tavırları, bu tarih yapan insanların bizlerden farklı olmadıklarını görmek… Yıllar sonra egolarını şişirdikçe şişiren üçüncü sınıf şair, yazarların kasılmaları karşısında onların dürüst, pırıl pırıl kişilikleri, üniversiteye başlayan bir genç için şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcı bir izlenime neden oluyordu.Üniversiteyi süresinde iyi derece ile bitirdim. Beni doruklara taşıyacak kutsal bir merdiven gibi gördüğüm İstanbul’la birlikte dünya ansızın ışıklarını söndürdü. ‘Bozguna uğramak’ cümlesi bile o düşüşümü tanımlamakta yetersiz kalır. Mucize bile düştüğüm karanlık çukurdan beni kurtaramazdı.Kuyuda bir Yusuf’tum!Tanrı Yusuf Peygambere armağan ettiği gibi bir mucize armağan ederken, düştüğüm kör kuyuya ışığını saldı.Bu ışığı yansıtan bir sözcük kuyumcusu oldum. Bana vaat edilen buydu; belki yalnız bu bile büyük bir şükrü gerektiriyordu. Hayatta, ölümden daha büyük bir uçuruma düşmeyenler bu şükrün manasını belki anlamaz.İstanbul’daki bir psikiyatri kliniğine yılda bir iki kez kontrollere geliyordum. Amcamın kızı Beyhan gündüz beni kontrole getirmişti. Akşam yemeğinden sonra o ve eşiyle vedalaşıp, Beşiktaş Serencebey yokuşundaki evlerinden ayrıldım.Yokuş aşağı yürüyordum. Akşamın puslu karanlığı şehre usul usul iniyordu. Boğaz, Üsküdar’a kadar bir ışık şehrayiniyle donanmıştı. Yıllardır hissettiğim yalıtılmışlık duygusu aşırı bir hüzün sağanağına dönüşüyordu bu akşam vakti.Beşiktaş vapur iskelesine geldim. Bekleme salonu kalabalık değildi. Yalnızlığım çoğaldı. Akşam, İstanbul’a inerken beni de çökertiyordu.Bir sıraya oturdum. Birden otuz yıl öncesi bir zamana zoom yapan bir kameranın çektiği görüntüler belleğimde hızla akmaya başladı.Yine bir vapur iskelesindeydim. Akşamdı. Hayatın bana armağan edeceğini umduğum bir ikbalin arefesinde gözlerimin ışığıyla, şehrin ışıkları karışıyordu. Özgüveni tam, genç bir hukukçuydum. Bu şehirde arkadaşlarım, dostlarım, sevgililerim vardı. İşçi babamın emekli ikramiyesi ile Erenköy’de satın alınan evimin olması, İstanbul’a beni daha bir yaklaştırıyordu.O akşam militan bir arkadaşımdan bazı kitapları ödünç almış, eve gidip okumak için sabırsızlanıyordum. Şımarıkça bir özgüvene dayalı mağrur ruh halimin şimdi yüzde birine sahip değilim. Özgüven yerini zaman zaman beni panikleten, çekingen bir ruh haline bıraktı.Bu akşam vapurla nereye gidebilirdim? İstanbul başka insanlar için rengârenk ışıklarını yaktığı halde, bana bir gurbet duygusunu reva görüyordu.
Rilke: “Ve kimseniz yoktur ve hiçbir şeyiniz yoktur, elinizde bir valiz ve bir kitap sandığı, bir merak bile duymadan, dünyada dolaşır, durursunuz. Hayat mı bu? Yersiz, yurtsuz, ana baba yadigârı eşyasız, köpeksiz. Hatıralar bulunsaydı bari… Ama kimde hatıra var ki? Çocukluk olsaydı bari… Derinlere gömülmüş gibidir çocukluk. Bütün bunların hepsine yaklaşabilmek için ihtiyar olmak lâzım belki. İhtiyarlık bana güzel görünüyor”.
Bir göçebe, bir yabandım. Sadece İstanbul değil, yaşadığım şehirde bile ’yaban’ olduğum duygusundan kurtulamıyordum. Ama bu kaderi yaşamalıydım.Sol kitaplar, marşlar, mitingler, militanca davranışlar, bir gece Erenköy’deki evimizin silâhla taranması.Altı el ateş etmişlerdi.Tak tak tak tak tak takNamlunun ucundaki hedeftim. Şizofreniye yakalanınca hastalığım bir tür savunma sağladı bana. Ülkücüler artık eski bir devrimciyle uğraşmanın gereksiz olduğunu düşünüyorlardı.On milyon nüfusu olan bir şehirde tek bir insanın hikâyesi ne kadar önemli? Bu koca şehir, göz kamaştıran renkliliği yanında, dehlizlerinde hayal kırıklıklarını, kayıp hayatları da gizliyordu. Ama şehrin cümbüşü insanlara ölüm fikrini unutturmuş gibiydi.Bense yıllardır ölüme ait bir dünyaya daha yakındım. Sekiz yaşında vefat eden güzel kızımın yasını on altı yıldır ilk günkü gibi sürdürüyordum. Öleceğim ana kadar da kızımın yasını tutacağım. Bencilce hayatı ve dünyayı karşıma almama, yaşama sevincimi yitirmem nedendi belki de…İşte bu düşünce beni her yükten daha güçlü bir biçimde eziyordu. Keşke bir amaca, sonuna kadar dürüstlük ve içtenlikle bağlı bir dava adamı olarak hapse düşseydim. Belki orada yıllarca sabırla direnir, büyük dalgalara göğüs gererdim. Bir değer uğruna ahlâkî bir eylemde bulunduğum düşüncesi, kendime olan saygımı korumama yardımcı olurdu. Ama şimdilerde sözde devrimci, mal, mülk bakımından ikbal içinde olan kimi insanların yıkılan sosyalizmi sahiplenmekte aşırı bir gayret göstermeleri karşısında, kendimi acımasızca yargıladığımı düşünüyorum.Ayakta kalmak için verdiğim savaş, bir gerillanın verdiği uğraştan daha zahmetsiz değildi.Hayata dahil olmak için verdiğim insanüstü mücadele. Başka insanlar, kimi akrabalar, kurtlar sofrasına saldıran iri, keskin ve kanlı dişleriyle vahşi, acımasızdılar. Sanki gideceğim yerlere, yollara birileri mayın döşüyordu.Bu akşam iskeleye yanaşan şehir hatları vapuruyla nereye gidecektim?Kendi garipliğimden çok Emine’nin garipliği daha çok acı veriyordu bana. Ona kol kanat olmak için gösterdiğim sabır. Ama Emine ruhumun ikiziydi sanki. Yeryüzünde onun kadar güzel, duru, aydınlık yürekli birine rastlamadım.Babası, Emine altı yaşındayken vefat etmiş. Annesi de akıl hastasıydı. Akrabaları arasında da şizofreni yaygındı. Babası ölünce kardeşler dayı, teyze, yakın akrabalar arasında dağılmıştı. Bir sığıntı gibi zor yıllara katlanmıştı. O mazlum, boyun eğmeye yatkın, korunaksız hâli zor yılların eseri olmalıydı. Çok güzel bir kız olmasına rağmen belki de garipliği nedeniyle benimle evlendi. Dört yıl Mardin’de astsubay dayısının yanında kalmıştı. İlkokulu Mardin’de okumuştu. Doymadan kalktığı sofralar; bunu söylediğinde içim acıdı. Dört yıl boyunca diğer kardeşlerini, annesini hiç görmemiş. Bir çocuk için böylesine bir hasret dayanılır bir durum olmasa gerek. Okul tatilinde hiç değilse bir iki kez kardeşleriyle hasret gidermeye Karabük’e getirmeyen dayısı, çok merhametsiz biri olmalı.Benimle evlendikten iki yıl sonra şizofreniye yakalandı. On yıl boyunca bir cehennemde kapalı bir hayatın acılarıyla kuşatılmış olarak darmadağın olduk. Hastalandığında onu yalnız ben kontrol edebiliyordum. İki ayda bir, on gün süreyle hastalanıyordu. İyi olduğu zaman ev işlerini kusursuz biçimde başarıyordu. Hâlâ hayal kırıklıklarına, bozgunlara rağmen benimle evli olmaktan duyduğu büyük mutluluk. Davranışlarında doğal bir incelik, munislik komşular tarafından sevilmesini sağladı. Tek bir şiirimi bile merak edip okuduğunu hatırlamıyorum. Ama çoğu şairin adını biliyordu. Şair arkadaşlarımın ‘Emine abla’sıydı.Ben uzun boyum, omuzlarıma kadar inen uzun sarı saçlarım, mavi gözlerim, duygusallığım ve şairliğimden kaynaklanan inceliklerin desteklediği yakışıklılığımla genç kızların ve kadınların ilgisine muhataptım. Bu durum hoşuma gidiyordu gitmesine de … Ama bir yandan da incelikten, derinlikten yoksun, haset duygularının tetiklediği düşmanca bir edayla, deli olduğumu ima eden başkaları. Onların çoğunlukla beğeni düzeyleri, hafta sonlarında özel televizyonların futbol yorumcularının belirlediği bir dünyayla sınırlıydı.Dürüstlük… Kant’ın ‘Ahlak Felsefesi’ni bir anlamda ilke edindim. Şiir serüvenimde süte su karıştırmadım. Bir tek arkadaşıma hakkımda yazmaları için ricada bulunmadım. Bir deniz feneri olduğumun farkındaydım. Ama bana dost olmayanların ellerinde ahlaksızca kullandıkları bir silâh vardı. Hamlet’in “Bir insan tabiattan ya da bahtından gelen bir kusurla damgalandı mı, ne kadar üstün nitelikleri olsa da, insanların gözünden düşer” dediği gibi, alnıma şizofren, deli damgası vurulmuştu. Ayrıca savunmasız biriydim, en ufak bir saldırıyı bile göğüsleme yeteneğim yoktu. Ama yine de birinci sınıf dergilerde şiir yayınlamam bir tür zırh sağlıyordu bana. Uçurum kıyısında yıkımlar, büyük acılar, savrulmalarla geçen yıllar.Bir Albatros gibi kanatlarımda utancı ve gururu birlikte taşıdım. Artık aldırmaz olmuştum arkamdan konuşan incelikten yoksun insanların basit yargılarla alnıma vurdukları damgaya… Umursamıyordum.“Allah’ın hikmetine akıl sır ermez” diyordu Rilke… Allah gözetiyordu bizi. Bunu hissediyordum. Melekler zincir yaralarıma merhem sürmüş, zirvede uçmayı yeniden bana öğretmişlerdi. Yine de budala insanların aşağılama ve horlamaları karşısında “Ben bu kadar aşağılanma ve horlanmayı hak etmedim.”diyor, bazen de üstatlardan, edebiyat, sanat, ortamlarında saygı gördüğümde, “Ben bu kadar saygıyı hak etmedim” diye düşünüyordum. Bilgelikle kabullenmeliydim bu durumu. Bu kaderi yaşamalıydım. Belki yaşadığım şehirde yüz yıl sonraya masalı, efsanesi kalacak biriydim.Ama öldükten sonra bu şehirde masalım kalmış, bu önemli mi?Bakışlarının gizleyemediği nefret ve alaysı bir edayla zavallı karımı ima ederlerdi. Ama sevenlerim de vardı. Belki sevmeyenlerimden daha çok. İlgi ve sevgi gördüğüm ortamlarda kişiliğim belirginleşir, bir bilge gibi konuşur, dostlarıma vasatın üstünde bir dünyanın ipuçlarını sezdirir, içten bir övgüyle karşılaşırdım. O zaman kalbim sevgi, kardeşlik, iyilikle çarpardı. Şehrin ana caddesinde yürürken üniversiteli genç kızlar boynuma atılırlardı. Bu kısa mutluluk anlarında kanatlanır, gökyüzünde bir albatros gibi mutlulukla uçardım.Sefil budalalar! Kötü imalarla bakarlardı, arkamdan olur olmaz sözler ederlerdi. Bunu bakışlarından hisseder, o zaman çok utanır, yerin dibine geçer, inanılmaz bir çöküntüye uğrardım. “Bu üstünlüğümü kıskanıp neden, bu çok az yaşadığım mutluluğu bana çok görüyorlar anlamıyorum? Bu bir üstünlükse benim hayattaki tek üstünlüğüm… Onların servetleri, yazlıkları, paranın sağladığı bazı yaşantı zenginlikleri, dahası çocukları ve güvenli bir hayatları var.” Böyle düşünürdüm. Bazı ortamlarda kadınların fark ettikleri hayranlık hoşuma gidiyordu. Ama işte burada kalırdı. O duvarı kendim aşmak istemezdim. Bir gün bir arkadaşıma: “İsteseydim bir kadınlar ordusu kurardım”demiştim. Biraz abartılıydı ama gerçek payı da vardı.“Bu fâni hayat!” Hayatın sunduğu şaşırtıcı zenginlikleri reddettiğimi bu sözcük ifade ediyordu. ‘Öteki dünya’ diye bir sözü bellemiştim. Öteki dünya, ya da cennet. Umut ediyordum, cennet vardı. İyi insanların sevdikleriyle sonsuz ve mutlu yaşayacakları öteki dünya, cennet! Biliyordum; cennette korku yoktu, cennette savaş yoktu, cennette zulüm yoktu. Cennetin olmaması bu dünyadaki iyi insanlar için haksızlık olurdu, ve Allah böyle bir haksızlığı yapmazdı. Yine de bu dünyada da cennete benzer bir hayat kurabilirdik. Ruhsal azapların, kötülüklerin, korkuların, aşağılanmanın olmadığı bir hayat. Bir romanda okumuştum, romanın kahramanı genç rahip adayı Alyoşa’ya baş rahip şu sözleri söylüyordu: “Cehennem sanma ki yalnız ateşten ibarettir Alyoşa? Cehennemde öylesine ruhsal azaplar vardır ki, ateş onun yanında hiç kalır…”Bu çağa yabancıydım. Şiirlerin bilgisayarla değil, el yazmasıyla divanlara yazıldığı, hayatın şiirle birlikte yürüdüğü o geniş zamanda yaşamak isterdim.“Şehir reddedilmesi gereken altın bir piçti.” Böyle yazmışım bir şiirimin dizesini. Köyümüzdeki dağlar, akarsular, bahçeler, kardeşlik duygusunun yüce gönüllü yaptığı insanlar geliyordu hatırıma. Şehir şaşırtıcı zenginlikler, hazlar sunsa da.İkimizin de kanatları kırıktı oysa. Kanat çırpmak istedikçe canımız acıyordu. Korunma ve destek gereksinimi içindeydik. Çocukluğumdan beri hissedemediğim güvenlik duygusu. Babam cesur olmayan, ufak tefek, kişiliği silik, özelliksiz biriydi. Hep cesur bir babam olsun isterdim. Sonra, cesur bir ağabeyim olsaydı diye düşündüm.Sonra tanıyanların, yaşıtlarının kalplerinde bir sevgi pınarı bırakıp, sonsuzluğa bir ırmak gibi akıp giden, sekiz yaşında ölen kızım; Neslihan. “Allah onu daha çok sevmiş”derdi tanıyanlar. Gerçekten de öyleydi.On yıl önceydi. Neslihan öleli iki gün olmuştu. Dağınık, kederli bir şekilde eve dönerken yolda mahallenin delisini gördüm. Karşıdan geliyordu mahallenin delisi, otuz beş kırk yaşlarında garip bir adamdı.“Abi kız nerede?” diye sordu.“Kız öldü” dedim.Bu cevabım üzerine, adamın yüzünü derin bir acı sardı, sesinin en kederli tonuyla,“O kız nasıl ölür abi? Biliyor musun? Bu mahallede bütün çocuklar benimle deli diye alay ederdi, bir tek senin kızın benimle alay etmez, akıllı bir insanmışım gibi benimle konuşurdu. O kadar iyi bir kız nasıl ölür abi?” diyerek ağlamaya başladı.İşte küçük Neslihan böylesine güzel bir kızdı.On altı yılı geçti Neslihan öleli. Öldüğü günden beri her sabah-akşam Neslihan’ın kütüphanedeki resmi üstünde elimi gezdirir, saçlarını okşar gibi yapıp dua ediyorum. Ve bu böyle ben ölünceye kadar devam edecek. Bazen derin acım Neslihan’ın hatıralarıyla ışığa ve sevince yerini bırakıyor. Biliyorum bu fâni dünyada her geçen gün, beni Neslihan’ın ışıklı cennetine yaklaştırıyordu.Hayatta bir çok hatıranın beni kederlendirdiği gibi, İstanbul’a gitmek de acı veriyor bana. Sabahlara kadar demli çaylar eşliğinde yapılan sohbetlere, politik tartışmalara, satranç müsabakalarına, coşkulara, aşklara, hayallere tanıklık eden Erenköy’deki evimizi sattıktan sonra, bu acının derin bir kesiğe dönüşmesiyle yarattığı uzaklık.İstanbul’a gitmek artık acı veriyor bana.Bir de duvarlarında öğrencilik yıllarımın uzak hatıraları gizli, bende bir mabet duygusu uyandıran üniversitenin anıtsal kemerli, iki saatli kapısını televizyonda bile görmek istemeyişim.
| KİTAP ARAYIN! |
Bekleme; bu konuyla ilgili ne düşündüğünü yaz!