Ben onlara küsmedim. Birkaç hafta oluyor. Hiç de tartışmadık ama ne oldu bilmiyorum. Ansızın içimden o hissin uçup gittiğini hissettim. Kalemlerimin beni ayartan, baştan çıkaran o tiz çağrısı duyulmaz oldu.
Genelde gecenin geç saatlerinde ansızın duyardım onları. Herkesin gecenin koyu örtüsünü üzerine çektiği, ayak seslerinin duyulmadığı, münasebetsiz kornaların inlerine gizlendiği sihirli saatlerde kulağıma çalınan kadife bir sesle anlardım onların beni çağırdığını. Yaklaşık iki haftadır bana küstüler. Anlamadım ne hata işledim. Günahım ne? Masum olduğumu sanıyorum ama kim bilir ne ayıp ettim onlara!
Düşünüyorum, düşünüyorum bir türlü bulamıyorum. Niye küserler ki?
Bu aralar fazla mı haylazlığa vurdum? O cadde senin, bu park benim gezmelerim onları rahatsız ettiyse, kıskandılarsa kırkta bir özene bezene çıktığım kitapçı gezmelerimi, onları ihmal ettiğimi düşündülerse bilmem nasıl affettiririm kendimi…
Elime alıyorum onları, çeviriyorum, okşuyorum, kâğıtları karalıyorum. Olmuyor, bir türlü cevap vermiyorlar… Hemen de nasıl sırtlarını dönüyorlar nazlı güzeller gibi. Kendilerini ağırdan satıyorlar desem değil. Çok uğraştım olmuyor. Epey kızdırmışım belli.
Şu, beni saran karikatür merakından olabilir mi? Önüme gelene anlatıyorum karikatürün ne muazzam bir sanat olduğunu. Tonlarca kelimenin anlatamadığını birkaç çizginin anlattığını söylemiştim bir mecliste. Sakın ona alınmış olmasınlar. Tek kelime etmeden, bir çırpıda kitaplara bedel düşünceyi görenin üzerine boca ettiklerini, koca makalelere, denemelere bedel olduklarını söylemiştim karikatürün. Bak sen, buna kızdılarsa benim diyeceğim hazır: Ben çizemiyorum ki hayranlığımı ifade babından sayıkladım o lakırdıyı. Yoksa benim gözümün nuru elbet yazmaktır. Kelimelerin içinde gezerken aldığım hazzı bana hangi karikatür verir ki! Bir daha dönüp gözümün ucuyla bile bakmam karikatürlere. Söz!
İnternete biraz fazla eğildim son zaman. Çok bildiğimden değil de, iş olsun bizimki. Belli sitelere girip duruyorum. Bazı içten içe kıskandıklarım da olmuyor değil. İlim başka bir şey azizim. İçi de dolu olunca bir adreste birkaç saat akıp gidiveriyor. Bilgisayarın başında bu kadar oyalanınca gönül koydular mı benim can dostlarım? Kızdılar mı bana? Affedin beni n’olur dostlar…
Ya televizyon belası! Bir bilemedin iki dizimiz var. Önünde dizi dizi diziliyoruz evcek. O meretleri de öyle bir yapıyorlar ki en ölümcül yerinde bitiveriyorlar efendim. İşin yoksa haftaya kadar bekle. Ülke meseleleri de fazlasıyla karışık. Onlar da zihnimizi meşgul ediyor, bir o kanala bir bu kanala zıplarken/zaplarken kaykılıp kalıyoruz. Kumandayı, televizyonu icat eden adamın babasına rahmet desem, suç benim kardeşim. En baştan o şeyi eve sokmayacaktık ama hata bende. Oysa hanım ne çok söylemişti devr-i zamanında. Dinlemedim ki… Biraz bu boş, bomboş işe zaman ayırınca onları ihmal ettim. Bu da dargınlıklarının sebeplerindendir ey aziz okuyucu!
Şu akılsız aklıma gelen son sebep ise galiba en büyüğü. Nicedir adam akıllı okumuyorum. Okuyorum da okumuyorum. Yazmayı sevdiğim kadar okumayı da severim. Aram iyidir kendisiyle. Hem onlar ikisi kardeştir. Okursan yazarsın. Yazacaksan okumalısın. Şartlar ötesi şartı, farzlar üstü farzı bu yazmanın. Ben gafil, bu aralar yukarıda saydığım sair sebepten okumayı da aksattım. Tabii böyle olunca kalemlerim de bana küstüler.
Küsmeyip de ne yapsınlar azizim! Kalemlerim haklılar, çok haklılar. Haktır bana.
Lakin ricam uzamasa bu dargınlık, ben cahil, çok pişmanım. Affedin beni kalemlerim…
Ben sizsiz ne yaparım şu dünya yalanında…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu