29 Ara
Her gün erken saatlerde istasyon kahvesinde çay içerken görürdüm. Hayallerinin onu dünyadan biraz uzaklaştırdığını, yine de dalgın bakışlarını iç aydınlığının ışıklandırdığını fark ederdim. Bahar yaz aylarında şenlenen kahvenin tren yoluna paralel bahçesinde, başkalarıyla birlikte olduğu anlar çok azdı. Yalnızlığıyla baş başa olmaktan memnundu. Bir iki kez kumral saçlı, yeşil gözlü, uzunca boylu, balıketi teninde genç bir kızla birlik görmüştüm. Yirmi yıl sonra anıların izlerini bulmak için kendimi zorlayarak gelmiştim Erenköy’deki istasyon kahvesine. Sürgünden dönen bir kralın duygu hâli içindeydim.
Yirmi yıl öncesini hatırlatan bir görüntü ya da sesle karşılaştığımda, bir çağrışım seli halinde anılar belleğimi işgal eder; zamanın zalim tanıklığı olmasa, dünyadaki hâlimden, var oluşumdan, zaman zaman tutulduğum hayal sağanağından mutlu olduğumu bile söyleyebilirim. Bazı hatırlayış anlarında dün ve bugün arasındaki mesafe kapanır, sanki yüreğimdeki ayak parmaklarımın ucuna kadar gerili çok duyarlı madenî bir telden elektrik akımı geçer, bir ruh üşümesiyle tutulduğum hayal sağanağından uzaklaşırdım.Bu hayal sağanağını seviyordum sevmesine ama, başka bir sağanak haşmetle vurmuştu obamızı ve ben çiseleyen yağmurdan bile ürker, korkar olmuştum. O felâket yıllarından güçlükle koruduğum küçük yaşam tutamakları kalmıştı elimde.İçimde, saplantı derecesinde bir romantizmle, yıllarca muharrir Ahmet Cemil’i yaşattım. Ellerimi geceleyin gökten yağacak ‘Baran-ı elmaslara’ uzattım. Tanrım ne çok hayal kırıklığı… Dünyanın siyah rengini maviye döndürmek için bir yaşam atılımı hâlinde olağanüstü bir çaba gösterdim. Boşunaydı tüm bunlar. İşte bir saz parçasıydı insan. Çabuk kırılır, dertli bir derviş gibi çile odasında yününü eğirir, ipeğini dokurdu. Zamana karşı tutunduğunuz iplik parçaları, iplik parçalarına bağlı umutlar.İstasyon bahçesine geldiğimde karşılaştığım sahne etkileyiciydi. Onu, dalgın bakışlı genci gördüm.İçimde gerili madenî tel tekrar titredi. Buz gibi bir ürperti dolaştı bedenimde. Bir an öylece donakaldım. Oydu. Kısa bir süre sonra kendime geldim. Genç, istasyona yaklaşan trene doğru yürüdü. Onu izlemeye kararlıydım. Peşinden ben de trene bindim. Ruhumdaki kuyudan kurtulan yirmi yıl öncesine ait ışık demetleri, gözlerimdeki perdeyi bir hayal oyunuyla renklendiriyordu. Bu şehre gömülü gençliğimle karşılaşmak umudu. Zaman geçer, insan göçer; bir hoş seda kalırdı.
Eski dostlar…Eski dostlar…
Bu sözlerle başlayan alaturka şarkı, ne zaman dinleyecek olsam hüzünlendirirdi beni. Şölen günlerinden bir iz kalmamıştı. İstasyona gelirken iki sıra dizili ağaçlıklı yolda, güz yaprakları ayaklarımın altında çıtırdayarak eziliyordu. Hayatın yükü altında ezilen insanlar gibi. Yirmi yıl önce İstanbul’dan kopuşum o kadar anî olmuştu ki, arkadaşlarımla, dostlarımla vedalaşamamıştım bile. Hiç beklemediğim, tahmin edemediğim bir hikâyenin ortasında bulmuştum kendimi. Birçok arkadaşımın, dostumun izini kaybetmiştim. O arkadaşlarımdan kimi işkence görmüş, kimi ikbal merdivenlerini tırmanmış, pek azı da benim gibi umutsuzca savrulmuştu. Toplumsal olaylarda ölenler olmuştu. Bunları tahmin edebiliyordum.
Eski dostlar…Eski dostlar…
Eski dostlara hasretim dayanılır gibi değildi. Uzak tanışlarımı bile özlemiştim. Onlarla karşılaşmam bir mucize olurdu ancak, bir armağan. Bazen hukuk fakültesi’nin amfileri bir görüntü ve ses çağlayanı halinde hayalimde canlanır gibi olsa da, yüzler, sesler çok yakın, bir o kadar da uzakta silik, belirsizdi.Genci, ünlü film yıldızı Göksel Arsoy’un ikizi sanabilirdiniz. Uzaklara dalıp giden mavi gözlerinin bakışı ona bir şair edası veriyordu. Narin, uzunca boyuyla gösterişli fiziğinin altında, sancılı bir ruhun depremiyle sarsılan bir Raskolnikov gizli sandım bir an. Önsezilerim güçlüdür. Eğer tahminim doğruysa, genç açısından bu durum büyük bir şanssızlıktı. Hayal sağanaklarının peşinde koşacak, met cezirlerle dalgalanan bir yaşam serüveni. Bu biçimli endamın içinde gizli bir Raskolnikov… Narsizmi, bencilliği yanında başkaları için de ıstırap çekmeye hazır, yerine göre fedakâr bir Raskolnikov. Küçük hayatlardaki dramlara yabancı, yüksektekileri yadırgayan bir Raskolnikov.Gencin çıkmak istediği önündeki basamaklar, üstün bir hayata dahil olmak için döşenmişti. En alt basamakta bulunmanın motive ettiği zengin düşmanlığı, saplantı halindeydi onda. Trende tam karşımda duruyordu. Bir metre mesafe vardı aramızda. Ona daha yakından dikkatle bakınca yüzündeki tedirgin ifadeyi fark ettim.Neden korkuyordu?“Ben politikasız yapamam“ demişti bir kadına.Bu gence rastlamak umuduyla gelmiştim İstanbul’a. Gencin çok güzel ve dul bir kadınla aşk dedikodusunu işitmiştim. Genci yüksek zekâsı, yaşadığı aşk nedeniyle kimi arkadaşları kıskanıyordu. Aşk uğruna girilen bir rekabetin gerilimiyle aylarca mutsuz olmuştu bir keresinde.Bu gençten başka, bir kadını aramak için de gelmiştim İstanbul’a. Kadının adı Pınar’dı.Yirmi yıldır görmemiş, haber almamıştım Pınar’dan. Düşmanca ayrıldığımız ve dargın olduğumuz halde, yirmi yıl sonra ortak bir arkadaşımız vasıtasıyla bana haber göndermiş, adres ve telefonunu ulaştırmıştı. Yirmi yıl sonraki bu durumu şaşırtıcı bulmakla birlikte ben de görüşmek istiyordum. Hayalimi yirmi yıl önceki güzelliği kışkırtıyor, birlikte olmak için sabırsızlanıyordum.Akşamüstü Kadıköy postanesinden Pınar’ı telefonla aradım. İstanbul’da bulunduğumu söyledim. Sevindi, hemen gelmemi istedi. Evinin bulunduğu yeri tarif etti. Kartal’a giden bir dolmuşa bindim. Yirmi yıl önce bazı olumsuzluklara rağmen İstanbul’da kendi küçük dünyamın mareşaliydim. İstediğim rengi ve hazzı bulmak için zorlanmıyordum. Gencin bir konuşmasına tanık olmuştum. Pervasız bir üstünlük duygusu içinde:“Ben sıradan bir kasaba avukatı olmayacağım. Benim büyük hedeflerim var.”Yirmi yıl önce, o gence benim durumumu tasvir eden bir hikâye anlatıp, “Senin geleceğin bu hikâyenin içinde” deselerdi, genç tek seçenek olarak, onurunu kurtarmak için intiharı göze alırdı. Ama insan, hayatın akışı içinde kendisine lâyık görülen rütbeye alışıyordu.İntiharın cesaret mi, korkaklık mı olduğu çok tartışıldı. Bu garip bir denklemdi.Üç kez yürüdüm intihar denilen uçurumun kıyısına kadar. Şans eseri, belki de kader, son anda güçlükle hayata döndürüldüm. Artık intihar fikri aklıma bile gelmiyor. Bir kez ölümün arkası karanlık, bir de “intihar edenleri Allah affetmez” ayeti intihar etmeme engeldi. İyi ki böyle güçlü bir engel vardı. Zaten elli yaşın eşiğindeydim. Yirmi yıldır bahçeme baharın gelmemesine alıştım. Şu kesinlikle doğruydu; insanı intihar denilen uçurumun kıyısına başkaları itiyordu. Toplum, intihar etmesi için o kişi aleyhine adeta bir ‘Ekip çalışması’ yapıyordu, bir genç şairin deyimiyle. Ama insanlar böyle bir ‘Ekip Çalışması’ yaptıklarının çoğu kez farkında bile değildiler. Kapılar müntehirin yüzüne kapanmış, hak ettiği sevgiler bile ondan esirgenmiş, gittiği geldiği yollara mayın döşenmiştir. Pınar’ın oturduğu ev Küçükyalı’daydı. Dolmuş şoförüne adresi sordum:“Tamam abi, ben oraya yakın bir durakta haber verir, sizi indiririm.” dedi.Yirmi yıl önceki sevgiliyle buluşmanın heyecanı. Sevinçli olduğum bile söylenebilirdi .Küçükyalı’da dolmuştan indim. Pınar’ın oturduğu evi bulmam güç olmadı. Bir apartmanın ikinci katında bir dairede oturuyordu. Heyecanla kapının zilini çaldım…Bekledim, kapıyı açan olmadı. Geleceğimden haberi vardı, markete falan gitmiş olabilirdi. Kapının önünde beklemektense apartmandan dışarı çıktım. Henüz bir iki adım atmıştım ki on metre ilerde bir araba durdu. Arabanın içindeki Pınar’ı fark ettim. Arabadan inip bana doğru yürüdü. Kucaklaşıp, öpüştük.“İstersen arabayla biraz dolaşalım” dedi.Arabaya bindik. Kısa bir süre yol aldıktan sonra bir benzinliğin önünde arabayı durdurdu. Pınar’ın parasal durumu iyi değildi belki de. On milyon liralık benzin aldık. Ödemeyi ben yaptım. “Marketten kızarmış tavuk alalım, en pratiği bu” dedi.Az sonra büyük bir marketin önünde durduk. Arabadan inip marketten kızarmış tavuk ve beş tane kutu bira aldım. Eve döndük. Geleceğimi bildiği için orta okula giden oğlunu anneannesine göndermişti. Yıllar sonra Pınar’la karşılaşacağıma, sevgi duyguları içinde bir yakınlığa, milyonda bir ihtimal bile vermezdim. Yaralı yanlarımı ondan gizledim. Nedendir bilmem, güçsüzlüğüme rağmen, bazı ortamlarda sergilediğim üstünlüğü güçlendiren edamı bir zırh gibi kuşanmıştım yine. Yirmi yıl önce hukuk fakültesi ikinci sınıftayken tanışmıştım Pınar’la. Üst kat komşumuzdu. Ergenliğin, tutkularımı alevlendirdiği zamanlardı; Pınar’a çok kolay ve çabuk sahip olduğum için şımarmıştım. Sonra kolay vazgeçtim ondan. Gerilim içinde düşmanca sona ermişti beraberliğimiz. Şimdi, sohbet ederken onun ne denli olgun ve sağduyulu olduğunu anlıyordum. Birbirimizi üzebilecek suçlamalarda bulunmuyorduk. Yine gözleri biraz buğulu, dudakları hafif ıslaktı. Haber almadan geçen yirmi yılın hikâyesini karşılıklı özetledik. Pınar, ben İstanbul’dan ayrıldıktan sonra, bir avukatla evlenmiş, avukattan bir oğlu dünyaya gelmişti. On yıl sürmüş bu evliliği, boşanmışlar sonra. İlk kocası Ressam Tekin’den olan kızı Yasemin öğretmen olmuş, bir mühendisle evlenip Antalya’ya yerleşmişlerdi. Bir ayrıntı dikkatimi çekti; yıllar önce Pınar’la yeni tanıştığımızda Pınar, ilk kocası Ressam Tekin’in gizli örgüt üyesi olduğundan söz etmişti.12 Eylül darbesinden sonra Tekin tutuklanmış ve üç yıl hapiste kalmıştı. Hapishaneden çıktıktan altı ay sonra da ölmüştü. Hapishanedeki kötü şartlar yüzünden bronşiti ilerlemiş, bu yüzden çok yaşamamıştı.Ben hayat hikâyemi özetlerken bazı olayları anlatmadım. Evlendiğimi zaten biliyordu. Sormaktan çekindiğim bir soruyu sonunda sorma cesaretini buldum:“Ya Tülay? Tülay evlendi mi?” “Evlendi. Halasının oğluyla. İki çocuğu var.”“Allah bağışlasın.” dedim. Ama içim acıdı. Yıllar önce Tülay’a evlenme vaadiyle umut vermiştim. Tülay bağlanmıştı bana. Onun ümitlerini yıktığım için pişmandım. Oysa Pınar’a umut veren bir davranışım olmamıştı. Zaten yirmi yıl önce de Pınar, özgür bir kadındı. Tülay Pınar’ın teyzesinin kızıydı. Birden Pınar, sanki çok olağanmış gibi, beni şaşırtan bir soru sordu:“Sen neden beni ya da Tülay’ı almadın?”“Bilmem. Hayatın akışı bunu gerektirdi diyelim. Neyse boş ver, şu an seninle birlikte olmaktan mutluyum.” Biraz kilo almıştı. Yılların kişiliğine kattığı olgunluk. Ona yönelik olumsuz düşüncelerim değişmişti. Sabah erkenden kalktım. Pınar uyuyordu. Giyindikten sonra bir not yazıp masanın üzerine bıraktım. Dışarı çıktığımda tanyerinin serin ve taze rengi nefes aldıkça havayla birlikte ciğerlerime doluyordu. Bugün yine Erenköy’de istasyon kahvesine gidip o genci görmek istiyordum. Küçükyalı’dan banliyö treniyle Erenköy’e geldim. Şimdi benim için Erenköy’ün rengi nasıl tarif edilir diye sorsalar, yirmi yıl önceki bu yitirilmiş cennetten uzaklığımı, Yahya Kemal’in “Erenköy’de Bahar” şiirinin son iki dizesiyle tarif edebilirim:
“Zannımca Erenköyü’nde artıkGörmez felek öyle bir baharı”
Hayata ve dünyaya karşı garip bir uzaklık içindeyim. Uzaklara gitmeyi göze almak bir yana, Erenköy sözcüğünün çağrıştırdığı uzaklığın verdiği kederi, acıyı tanımlamama da imkân yok. İstasyon kahvesine geldim, o genç içerdeydi yine. Masanın üstüne iki kalın hukuk ders kitabını koymuş, bir dirseği masaya dayalı çay içiyordu. Onu gözleyebileceğim bir konum almaya dikkat ederek, boş masalardan birine geçip kahveciye bir çay söyledim. Uykusuz halini gözlerinin altındaki yarım daire morluk ele veriyordu. Kim bilir içinde nasıl depremler yankılanıyordu? Acı çeken insanları bir bakışta tanırdım, ve gencin duyduğu acıyı tanımlayamasam da biraz tahmin edebiliyordum. Ne o benim, ne de ben onun çektiği acıları çekmemeliydik. Belki de acıydı var oluşumuzu anlamlı kılan. Ben bir acı çemberinden geçe, geçe olgunlaşmıştım; bu gence de benim çektiğim acılar mı reva görülecekti? Yaklaşmakta olan banliyö treninin tiz düdük sesini duyar duymaz ikimiz de ayağa kalktık. Kahveden ayrılıp o önde ben arkasında trene binmek için istasyona doğru yürüdük. Onun peşinden trene bindim. Soluğumu hissedecek kadar yakındım ona, sanki elimde bir kamerayla yakın plân onu izliyordum. Trenin son güzergâhı Haydarpaşa idi. Hızlı adımlarla trenden inenler iskeledeki şehir hatları vapuruna doğru yürüyordu. Vapura bindiğimde beni fark etmedi bile. Sigara içmenin serbest olduğu güverteye çıktı. Onu izledim. Karaköy’de vapurdan indik. Genç, otobüs durağına gitmedi, Galata köprüsüne yöneldi. Eminönü’nden tramvaya bindi. Ben peşindeydim. Acaba nereye gidecekti? Son bir aydır fakülteye gidemiyordu. Fakülte karşı görüşteki öğrencilerin kontrolü altındaydı. Sağcı liberal parti iktidardaydı. Öğrenciler bir yana, öğretim üyesi profesörlerin bile can güvenliği yoktu. Ülkedeki anarşiden iktidar ve muhalefet birbirlerini suçluyorlardı. Başlangıçta üniversite, gencin taraf olduğu devrimcilerin kontrolündeydi.Tramvay’dan, o önde ben arkada, Çapa’da indik. Genç, Çapa Tıp Fakültesi’nin ana giriş kapısından içeri girip, psikiyatri servisine doğru yürüdü. Az sonra doktorun odasındaydı. Doktorla konuşmalarını noktası, virgülüne kadar bütün tınılarıyla hafızama kaydediyordum. “Kaşlarım dökülüyor doktor hanım. Cildiye servisine başvurdum test yaptılar, cildiyelik bir hastalığım yokmuş. Size havale ettiler.”“Büyük bir korku mu geçirdiniz, örgüt üyesi falan mısınız?” diye sordu doktor.İnanılır gibi değildi. Doktor bunu nasıl anlamıştı? Genç, gizli örgüt üyesiydi. Ama kendini ve örgütü deşifre edemezdi. Bir an durakladıktan sonra:“Hayır örgüt üyesi değilim. Çocukluktan beri bende karanlık fobisi var doktor hanım.” Doktor, genci tedirgin etmemek için konuşmasına ciddi bir tonlama vermeden,“Bakın, tam zamanında geldiniz. Maazallah biraz gecikseydiniz sonuç kötü olabilirdi. Şimdi siz gençsiniz, hastalığınızı telâfi edebiliyorsunuz. İlerde olumsuz bir olayla karşılaşınca sonuç kötü olabilirdi. Size ilâç yazıyorum. On beş gün sonra kontrole gelin.”Doktor yazdığı ilâçları nasıl kullanacağını tarif etti. Yüksek dozda telazin, yan etkilerine karşı akineton, o yıllarda entelektüellerin gözde ilâcı olan encephabol ve C vitamini içeren, suda eritilerek içilen portakal tadında bir ilâcı kullanması gerekiyordu. Genç, Çapa hastanesinden ayrılıp Beyazıt’a geldi, üniversitenin anlaşmalı olduğu bir eczaneden reçetede yazılı ilâçları bedava aldı. O güne kadar genç, doktor nedir bilmezdi… Sağlıklı birisiydi. Baş ağrısı, grip gibi hastalıkları doktora gitmeden atlatırdı. Bir kez derede yüzerken kulağına su kaçmış ve kulaklarındaki dayanılmaz ağrı nedeniyle doktora gitmişti, ortaokulda öğrenci iken. Bunun dışında belki bir, iki kez doktora gittiğini hatırlıyordu. Manyetizma edilmiş gibi peşini bırakmıyordum. Ondan uzaklaşmalıydım. Beni sürüklediği uçurumları, çıkardığı dorukları görmek istemiyordum. Onun hikâyesine ait olmaktan hoşnut değildim. Hayat denilen yalanın içinde tespih taneleri gibi dağılmıştık. Bizi esenliğe çıkaracak işaretleri aramak beyhude idi. Genç, hayatının en önemli dönemeçlerinden birindeydi. En önemli basamağa adım atmak için gerili bir yay gibi hazırdı. Bozguna uğramasına, yenilmesine tanıklık etmek istemiyordum. Onu gördükçe onun ruhu bana, benim ruhum ona geçiyordu. Genç, benim aynadaki suretimdi. Bir o kadar da birbirimizden ayrıydık.Ne denli haklı nedenleri olsa da, evrensel bir adalet düşüncesi güdülese de, bu genç asla eline silâh almamalı, bomba taşımamalıydı.Düşük voltajlı, camı küçük, küçük lekelerle kirli, sarı bir elektrik ampulüyle aydınlanan kesif sigara dumanı içindeki bodrum katında, tek odalı örgüte ait bir mekânda, silâh tek seçenekti. Yiğitlik, kahramanlık kavramıyla birlikte silâh ve devrimci şiddet yüceltilirdi. Hayranlık duyulan, imrenilen biri olma beklentisi, beğenilme ihtiyacı, idealist düşünceler, zengin düşmanlığı, genci silâhlı bir eylemin faili yapabilirdi. Birileri bu gence ve ruhundaki Raskolnikov’a engel olmalıydı. Yüreklerindeki tüm iyi duygulara, zihinsel üstünlüklere, soyut düşünce yeteneklerine rağmen Raskolnikov’lar burunlarının ucunu göremez, aptalca bir eylemin faili olur, kendilerini savunamazlar. Yüksek adalet düşüncelerine sahip olsalar da, somut hayat karşısındaki güçsüzlükleri Raskolnikov’ların en zayıf yanlarıdır. Bir de genç, korkularını yenmek için militanlığı seçmişti. Militanlığı sayesinde bazı korkularını yendiğini sanıyordu. Bu sayede bazı aşamalar kaydetse de, gerçekte politik ortamdan kaynaklanan daha büyük korkuların odağı haline gelmişti. Kolluk güçlerinden daha çok, karşıt düşüncedeki milliyetçilerden korkuyordu.
VURULDUK EY HALKIM UNUTMA BİZİ!
Bu slogan, gerçek bir kahramanlığın ve yiğitliğin gerektirdiği ruh ve beden gücüne, üstün bir enerjiye sahip kişiler için geçerliydi. Raskolnikov’lardaki, toplumun, geleceğin hafızasında parıltıyla yaşam arzusu… İşte bu istek ve arzu bir köprü gibi kahramanlarla Raskolnikov’ları birleştirdi bazen. Çoğu kez Raskolnikov’ların kullandıkları silâh geri teper ve kendilerini yok ederdi. Üstelik bir de aşk acısı çekiyordu genç. Uzunca boylu, kumral saçlı, yeşil gözlü, balık eti tenindeki sevgilisinden ayrılmıştı. Bu durum olumsuz düşüncelerini daha da tetikliyordu. Gencin umutsuzluğunu görüyor, içinde bastırmakta güçlük çektiği volkanın uğultusunu ben de işitiyordum. Oysa aşk acısı nedir ki? İnsan çok geçmez, yeni başlangıçlar için yol alırdı.Genci mi yoksa bir hayaleti mi izliyordum? Ellerimi arkadan uzatıp, omuzlarından tutup, sertçe onu döndürmek istesem de, bunun için yeterli güce sahip değildim.Hüzünlü bencillerdi Raskolnikov’lar. Anlık egoizmleri davranışlarını belirlerdi. Çoğu zaman sabredemezlerdi beklemeye, bazı tasarıları ertelemeye. Gencin yanlış düşüncelerine engel olamıyor, manyetizma olmuş gibi bir türlü onu izlemekten kurtulamıyordum. Birden ikimizin de düşünceleri hız kazandı. Dışımızdaki dünya, bir perdeyle bizden ayrıldı. İkimiz de bir rüya çemberinin içinde yüreklerimizin uğultularına kulak vermiştik. Onun geçtiği yollarda hep peşindeydim. Onun bindiği taşıtlarda, dinlendiği, soluklandığı yerlerde hep onu izliyordum. Akşam bir hayalet gibi İstanbul’a çökerken genç, Beşiktaş’ta bir apartmanın ikinci katında bir dairenin zilini çaldı. Ben dışardan gencin girdiği apartmanı gözlüyordum. Bu kez içerde olan konuşmaları işitmedim.Bir saat sonra genç, Beşiktaş’taki evden ayrıldı. Ana caddeye gelince mavi renkli bir otomobil önünde durdu. Genç otomobile doğru yürüdü, kalabalığın arasından, telâş ve heyecanla hareket etmek üzere olan otomobile doğru koştum. Bu çabam boşunaydı. Otomobil hızla hareket etti. İşte tam bu anda beni yönlendiren manyetizmadan kurtuldum. Bir boşluk anıydı. Kötü bir rüyadan uyanır gibiyim. Genç gözümün önünden yitip gitmişti. Sanki bu hikâyede birlikte rol almıştık ve bu hikâye bizim için kurgulanmıştı.Yorgun ve bitap halde Beşiktaş vapur iskelesine geldim. Üsküdar’da gece bir avukat arkadaşıma konuk olacak, ertesi gün de yaşadığım şehre dönecektim. Gece arkadaşımla birlikte evin balkonunda bira içerken, bir yandan da İstanbul’u seyrediyordum. Şehir, denizin üstünde yüzen ışıklardan meydana gelmiş bir ada gibiydi. Karşıda Yeni Cami, denizin içinde mumlar gibi titriyordu. Titreyen ışıklara benzeyen garip, küçük ümitlerimizi düşündüm.Gece deliksiz bir uykuyla geçti. Zengin bir rüya evrenim olmasına rağmen gece rüya görmedim. Arkadaşım beni sabahleyin arabasıyla Kadıköy’deki şehirlerarası otobüsün bürosuna götürdü. Bilet aldım. Otobüs bir saat sonra gelecekti. Arkadaşıma beklememesini söyleyerek vedalaştık. Daha zaman vardı, yakında bir kitapçıdan iki edebiyat dergisiyle bir tane günlük gazete aldım. Otobüse bindiğimde garip bir ruh daralması, sıkıntısı içindeydim. Dergilere şöyle bir göz gezdirdikten sonra gazeteyi okumaya başlamıştım ki, korkunç bir şey oldu!Şok olmuştum…Gazetedeki habere gözlerim hipnoz edilmişçesine mıhlanmıştı!
DEVRİMCİ GENCİN HAZİN SONU
“Dün gece yarısı Kadıköy Ülkü Ocakları binasına bomba atmak isteyen Devrimci Proleter Şafak adlı yasadışı örgüt mensubu, hukuk fakültesi son sınıf öğrencisi yirmi bir yaşındaki Selim Altaylı adlı gencin bomba elinde patladı, ve genç paramparça oldu. O sırada yoldan geçen bir otomobilin içindeki iki kişi de ağır yaralandı. Olayla ilgili geniş tahkikata başlandı”.
Gazetedeki resim o gencin resmiydi. O gencin parçalanmasına engel olamamıştım
| KİTAP ARAYIN! |
Bekleme; bu konuyla ilgili ne düşündüğünü yaz!