30 Ara
Yazmaya oturmak… Üretmek, kurgulamak… Birine, birilerine hayat vermek… Belki de kendini yazmak… Zaten bu hep böyle olmuyor mu? Ucundan - kenarından, kendinden bir şeyler katmak…İçinde yaşanmışlığın olduğu bir öykü. Neden olmasın ki!..
İşte önünde ak kağıt… Ve yaratılacak bir öykü çağrışımlar yapıyor…
Evet en zor an, başlamak…
Nasıl ve nereden?
Örneğin şöyle bir giriş olabilir;
Kadın, alacakaranlığın içinde, camın önünde bir heykel katılığında hareketsiz duruyor… Veya,pencerenin önünde, kollarını göğsünde kavuşturmuş, bir heykel katılığında sessiz, hareketsiz, yüzü yola dönük ayakta duruyor kadın.. alacakaranlığın içinde… Bu giriş daha derli toplu gibi. Anlaşıldı,hayat vereceğim kişi bir kadın. Şöyle otuzlu yaşlarda, dolgun hatlı (hani balıketinde denir ya) bir yapısı var. Sırtı dönük olduğu için yüzünü betimlemek şimdilik olanaksız. Saçları kısa kesilmiş, dalgalı.Bulunduğu yer evin salonu ve biraz soğukça gibi. Dışarda keskin bir şubat soğuğu tüm yapışkanlığıyla
her yere sinmiş olsun. Sert savurgan rüzgar, tükenen günle birlikte enerjileri de biten piller gibi fersiz gözleri ve silik yüzleriyle gün yorgunu insanları titretip güçlü uğultularla dışarda hüküm sürsün. Öylece kıpırtısız boş gözlerle karanlık sokağa bakıyor olsun. Görmeden bakıyor… O halde aklı karışık ve birini düşünüyor.. O anda aklına bir şey gelmiş gibi birden dönüp salonun diğer ucuna gelerek elektrik
düğmesine bassın…Birden ışık seliyle doluyor salon. Yüzü meydana çıkıyor. Yuvarlak yüzünde hüznün ve gerginliğin izleri okunsun…Yeşil gözleri buğulanmış gibi…Oda soğuk olmasına karşın alnında ter damlacıkları ışıldıyor. Kendi kendine konuşuyor:
“Hala yok, gelmeyecek galiba!..” diyor, dudaklarını gererek. “İnsan hiç olmazsa haber verir. Benim yaptığım da aptallık. Bu kadar düşünecek ne var sanki? Gelmezse gelmesin!.. Acaba ne yapıyordur şimdi? Ne yaparsa yapsın canım bana ne!.. Allah kahretsin niye tedirgin oluyorum ki? Aklımdan da çıkaramıyorum işte! Şu yüreğimin sızısını bir bilse!..”
Kemirilmekten eprimiş, iyice küçülmüş ve hemen hemen yok denecek hale gelmiş tırnaksız ince parmaklarıyla sağ elini titreyen dudaklarına bastırıyor:
“Demek ki o beni, o’nu düşündüğüm kadar düşünmüyor. Belki de sevmiyor. Acaba suç bende mi? Sevdiğimi yeterince belli etmiyor muyum? Ama o da aynı duyarlılığı göstermiyor ki bana. Peki ama ya bana o söyledikleri: ‘Bak canım, seni ne kadar sevdiğimi bir bilsen. Sensiz olmanın benim için bir yıkım olduğunu bilmeni istiyorum. Bir an olsun aklımdan çıkmıyorsun. Yeşil gözlerinde kendimi seyretmenin hazzını bir
bilsen. Ellerindeki ılıklığın ellerimden yol bulup kalbime aktığını bir görebilsen!..’ diyebilen bir insanın karşılığını verebiliyor muyum? O halde neden hala gelmiyor? Acaba başka biri mi var? Evet evet mutlaka başkabiri var!.. Kim acaba? Benden güzel mi? Sarışın, esmer veya kumral olabilir! O’nu kendine bağlayabildiğine göre!..”
Salonda bir ileri bir geri gidip geliyor. Hala bir yere oturmuş değil. Tam bu anda kapı zili uzun uzun çalsın. Bu sesle birden irkiliyor.
“İşte geldi nihayet!” diyor, heyecanlı bir ivecenlikle. Sarkacı bir sağa bir sola sallanan duvardaki saate bakıyor bir an. Saat on’u gösteriyor. Biraz önceki düşüncelerini kovmak ister gibi elini başının yanından şöyle bir sallayıp kapıya yöneliyor. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atmaya başlıyor. Neden böyle heyecanlandığının ayırdında değil. Liseli bir genç kız gibi eli ayağı birbirine dolanıyor. Belki de biraz önceki düşünceleriyle o’na haksızlık yaptığını sanarak heyecanını ona bağlıyor. Koridordan geçerken portmantodaki aynaya aceleyle bakıp kadınlık içgüdüsüyle saçını ve üzerini düzeltiyor. Evet kapıyı açmaya hazır şimdi. Yüzüne en saf ve sevimli bir gülümseme yerleştirerek kapıyı açıyor… Ve…
” Ne olacak, kuruntu işte!…” diyor…
| KİTAP ARAYIN! |
"(Öylesine) Bir Öykü" konusuyla ilgili 1 yorum yazılmış.
bendn daha karmaşık yazılmış eh işte fena değil.. klasik :P
Bekleme; bu konuyla ilgili ne düşündüğünü yaz!