Arşiv: Aralık, 2007

Esmer’den ayrılanlar Multikulti’de buluştu

Esmer Dergisi’nin eski kadrosu Multikulti’de buluştu. Derginin Ocak 2008 tarihli ilk sayısı, dağıtıma verildi. Gazeteci Ferzende Kaya’nın yayın yönetmenliğinde çıkan derginin yayın danışmanları ise Muhsin Kızılkaya ve Sırrı Süreya Önder. M. Zahir Sarıtaş ve Şerafettin Kaya’nın yazıişleri müdürlü yaptığı dergi, geniş bir yazar kadrosuna sahip.

(more…)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Dergi
  • Gidelim buralardan, dayanamıyorum…

    Tarihimizde epeyce “çekip gitme” vakası var. “Gidenler” kendince haklı olsa da “gitmenin” isabetli olup olmadığına “tarih” karar veriyor genelde. Ama şu bir gerçek ki; yakın tarihimizdeki hikâyelerden hemen hiçbirisi, bugüne damgasını vuran son tartışma kadar samimiyetsizlikle malûl değil.

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 2 Yorum
  • Kategori: İktibas
  • Fazıl Say’ın sonradan tercüme hatası dediği “ülkemi terk edebilirim” açıklaması üzerine Odatv.com’da “Say’alım baştan, kimler gitti bu topraktan” başlıklı bir yazı yer aldı. “İşte yakın geçmişimizde gitmek zorunda kalan aydınların bazıları” diyerek şu isimleri sıralamışlar: Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Deniz Kavukçuoğlu, Cem Karaca, Nihat Behram, Melike Demirağ, Şanar Yurdatapan, Demir Özlü, Server Tanilli, Avni Abraş, Sabahattin Ali..

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: İktibas
  • Puştmodern zamanlar ve insan ilişkileri

    Modern diye tabir edilen günümüz dünyasında, insan ilişkilerinin geldiği menfi boyutun her türlü puştlukla süslenişidir puştmodernizm… Köprüden geçene kadar ayıya dayı deyip, ‘‘ayılaşan’’, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, deyip ‘‘yılanlaşan’’  ‘‘insancık’’ları gördükçe çıldırasım geliyor.

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 2 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Türkçe Öğreniyorum

    Çok değinilmiş, üzerinde çok yazılıp çizilmiş ve hiç de bakir olmayan bir konu Türkçe düşünüp Türkçe yazmak… Esasında üzerinde tartışılan Türkçe düşünüp veya Türkçe yazmak değil, kendini Türkçe ifade edebilip Türkçe yazabilmek… Şimdi bu son dediğimi bir türlü beceremeyenler soracaklar bilmiş bilmiş; E ne var ikisi de aynı şey değil mi? Hayır değil! İlki vazife ilki sorumluluk ikincisi beceriksizlik, sorumsuzluk…

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 1 Yorum
  • Kategori: Deneme, Eleştiri
  • Bakış

    Filiz’e

    Ben yerden
    Sende benden alamadın bakışlarını.

    Utanıyor
    Unutamıyorum

    Affet ve al
    Bakışlarını üstümden
    Ağırlığını yazamıyorum bile.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 1 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Süleymaniye’de Bayram Sabahı

    Bu bayram sabahına, Yahya Kemal Beyatlı’nın “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiriyle başlamaktan güzel ne olabilir?

    Süleymaniye’de Bayram Sabahı

    Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
    Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye’de
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
    Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
    Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
    Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
    Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
    Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
    Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
    Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu…
    Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
    O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
    Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
    Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
    Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
    Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.
    Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
    Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.
    *
    Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
    Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı.
    En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
    Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.
    Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
    Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsî tepeyi;
    Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
    Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.
    Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
    Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
    Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
    Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı.
    *
    Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
    Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
    Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
    Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
    Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
    Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
    Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını
    Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
    Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes
    Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
    Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
    Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
    *
    Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr’i
    Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü’min neferin!
    Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
    Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
    Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
    Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
    Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
    Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
    Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
    Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
    *
    Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
    Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
    Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
    Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
    Üsküdar’dan mı? Hisar’dan mı? Kavaklar’dan mı?
    Bursa’dan, Konya’dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,
    Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
    Şimdi her merhaleden, taa Bâyezîd’den, Van’dan,
    Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
    Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
    Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
    Dinliyor hepsi büyük hâtırâlar rüzgârını,
    Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
    *
    Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
    Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
    Kosova’dan, Niğbolu’dan, Varna’dan, İstanbul’dan..
    Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an;
    Belgrad’dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar’dan mı?
    Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?
    *
    Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
    Adalar’dan mı? Tunus’dan m, Cezayir’den mi?
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
    Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
    O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?
    *
    Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
    Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine
    Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.
    *
    Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 3 Yorum
  • Kategori: Şiir
  • Okyanusun en derin noktası

    - Okyanusun en derin noktası Pasifik Okyanusu nda, Guam adasının güney batısındaki Mariana Çukurudur. Derinliği tam tamına 11033 metredir. Bir kilogram ağırlığındaki bir cismin okyanusun en derin noktası olan Mariana Çukuru na ulaşması tam bir saat alır.

    - Bir kilogram ağırlığındaki bir cismin okyanusun en derin noktası olan Mariana Çukuru’na ulaşması tam bir saat alıyor.

    - Dünyanın Yaklaşık Olarak % 70.5’ini Okyanuslar Kaplamaktadır. Denizlerin Toplam Yüzölçümü 360.800.000 Km2‘dir.

    - Okyanusların Büyüklüklerine Göre Sıralaması;

    Büyük (Pasifik) Okyanus : 179.700.000 Km2
    Atlas (Atlantik)Okyanusu : 104.500.000 Km2
    Hint Okyanusu : 74.900.000 Km2

    - Okyanuslarımızın Derinliklerine Göre Sırasıyla;

    Büyük (Pasifik) Okyanus : 4.028 M.
    Atlas (Atlantik)Okyanusu : 3.323 M.
    Hint Okyanusu : 897m.

    - İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’liler, yarasaları bomba ikmali için kullanmayı denemişler.

    - Tavuğun ne renk yumurtlayacağını kulak memelerinin rengine bakarak anlamak mümkün. Eğer kulak memeleri beyazsa yumurtası beyaz, kırmızıysa yumurtası kahverengi oluyor.

    - 10′uncu yüzyılda İran’ın veziriazamı olan Abdul Kasım İsmail, kitaplarına çok düşkün bir adammış. Bu sıradan bir düşkünlük değil. 117000 cilt kitaptan oluşan kütüphanesini nereye giderse yanında götürüyormuş.Bu iş için develeri kullanıyormuş. Özel eğitimli 400 deve, alfabetik olarak sıralanarak vezirin kitaplarını taşıyorlarmış.

    Google Genel Hizmer Reklamları

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • mevlana’nın sesi, hakikatin sesi

    “Can nedir? Hayırdan, şerden haberdar olan, lütuf ve ihsana sevinen, zarardan yerinip ağlayan şey.
    Madem ki canın sırrı, mahiyeti, insana hayrı, şerri haber vermede… Şu halde hakikatten kimin daha ziyade haberi varsa o, daha canlıdır.”

    Kimimiz sıkı ve çetrefil ilişkilerin olduğu kalabalık ve yoğun şehirlerde yaşıyor, kimimiz durgun bir deniz yüzeyi gibi billurlaşmış bir sessizliğin ortasında, kendi can’ına, kendi akl’ına, kendi ruh’una dikkat kesilmiş müsekkin bir kıyı kasabasında, kimimiz taşrada bir ovanın bir bozkırın ortasında, tabiatin sükun verici şefkatine mahzar, kimimiz bir otoyol kavşağında araba gürültüleriyle müzmin; ‘dünya’ denen macerada yazı’mızı okur, yaşar, sökmeye çalışır, tedris ederiz. Herkes hakikatin yazı’sıyla mühürlüdür bu evrende, saat çalınca tedrisatı tamamlayıp kalkar gideriz.

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • insanın hakikati arayışı olarak sanat

    “Dil, varlığın evidir” Heidegger

    Modern yaşama tarzının tekdüzeliğin­de/monotonluğunda sıkışıp kalan modern bi­rey, kendisi için kurtuluş yolunun ancak sana­tın geniş evreninde iç bunaltısına, saplantısına, tedirginliklerine, karmaşık duygu ve endişele­rine merhem olacak, onu gündelik çarkın ka­rakterini zedeleyici etkilerinden azade kılacak şeyin, bir şiirsel dinamizmle, bir sanatsal atı­lımla mümkün olacağını söyleyebiliriz pekala.

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog

  • Üye Girişi





    Bağlantılar




    Arşiv



    KİTAP ARAYIN!




    Alexa Rating