Yine yaptın yapacağını değil mi? Umarım mutlusundur gittiğin yerde. Şimdi bana bakıp gülümsüyor, yine atlattım seni diyorsundur. Sevin,  son kazığı sen attın bu defa. Tüm planlarımı altüst ettiğin için gurur duyuyor olmalısın. Hiç hesapta yokken tek kişilik seyircisiz bir oyunda yapayalnızım sayende. Cellat da benim kurban da bu sonu başından belli oyunda. Sürpriz oldu senin benden evvel gidişin… Bilmiyorum ne yapacağımı. Hem sana ne. Senden sonra tufan. Bıkmadın mı benimle uğraşmaktan. Tam dokuz yıl oldu. Birbirimize acıdığımız, nefret ettiğimiz, küfrettiğimiz, tiksindiğimiz, gizli gizli  bir gün nefes sesini duyamayacağımız düşüncesiyle kahrolduğumuz tam dokuz yılın her biri için dokuz tahta çaktılar üstüne. Son tahta ile sen benden kurtuldun, ben yüzüne baktığım her saniye çektiğim tanımlanamaz azabımdan.                  

-“Bak hevesini kursağında bıraktım, son silahını da aldım elinden. O duyguyu sana tattırmadım. En başından beri biliyordum planlarını. Senin kafandan geçen her şeyi bildirim ben. Yıllarca hep kendi ölümünü düşlediğini, çocukken bile yaşıtların pembe düşler kurarken senin, tabutunun başında benim, annenin ağladığı, kahrolduğu hayalleri ile zevk alarak uyuduğunu bilmediğimi mi sanıyordun, vermedim sana o zevki” diyorsun değil mi?            Vermedin. Vermeyeceğini biliyordum zaten; hatta sana olan nefretimden koşarak girdiğimde o dönülmez yola, o gün bile biliyordum o zevki bana yaşatmayacağını. Şu hale bak. Şimdi sen olmalıydın bu tiksintiyle karışık azabı çeken. Sen dökmeliydin neden aktığını bilmediğim gözyaşlarını. Her zaman hayal ettiğim gibi ben yukarıdan bakmalı, diğer ağlaşanların arasında senin kahrolduğunu görmeliydim. Cehenneme gitmeden son mutluluğum olmalıydı senin ızdırabın.

Bir an bile tereddüt etmedim kendimi yok etmeye karar verdiğimde.. Yok olduğumu görmeni istedim. Eridiğimi, ben erirken, ruhsuz bir cesete dönerken senin kahrolduğunu görmek istedim. Küçük değildim. Kimse kandırmadı beni. Ne olacağını, en dibe nasıl vuracağımı daha başından biliyordum. Başka şeyler de deneyebilirdim seni kahredecek. Hani o kokona karı neydi adı Emel . Hani ninesi sarayda bilmem neymiş… Neyse, ne önemi var, onun kızı gibi . Nefret edersin ya alaturkalıktan işte öyle bir şey yapar çarşafları giyer dolanıp dururdum Yeşilköy’ün sokaklarında. Bir aşağı, bir yukarı. Tam sen kuafördeyken dalıverirdim yanına. Doktor Meliha Hanımın yobaz kızı. Anasına bak, bir de kızına. Düşünüyorum da çok komik olurdun doğrusu; televizyonlara çıkmış çocuğumu benden aldılar, en güzel okullarda okuttum ben O’ nu, babasız yetiştirdim. Gece gündüz çalıştım. Beni düşman gibi görüyor der dururdun. Vah vah diyenler, teselli edenler, olayı açıklamaya çalışan psikologlar. Boşanmış eşler, çalışan anne, ergenlik bunalımları vs. Ne güzel bir ilgi odağı olurdun. Ama bu senden alınmış gerçek bir intikam olmazdı.  Kalsın… Umudunu yitirmelisin. Öyle bir yitirmelisin ki  ufacık bir ışık bile olmamalı. Yerin dibine girmelisin, öyle böyle değil gerçekten girmelisin. Ben bağırırken, apartman sahanlığında küfürler savururken, kusarken, kapıyı tekmelerken bir böcek gibi hissetmelisin kendini. Zayıf, zavallı bir böcek. Hissettin ama değil mi hiç olmazsa bu kadarcık yapabildim sana. Bir imzamı atamadım eserime. Sabretmedin be kadın, göremedin son darbeyi. Duruverdi kalbin.

Ne garip. Demek böyle olurmuş.

-Osman kızı, Feride ‘den doğma Meliha Hanım. Merhumeyi nasıl bilirdiniz? Hakkınızı helal ediyor musunuz?

-İyi biliriz, helal olsun. Bu kadarcık mı? İki cümle yeter mi koskoca bir ömrün hesabını kapatmaya?

Bir zamanlar çok eskiden, sisler içinde güzel bir şeyler kalmış bende . Güzel, güneşli günler.  Sen, babam ve ben. Didim’e gitmiştik. Sudan nefret ederdim. Beni denize girmem için ikna etmeye çalışıyordunuz. Sonra zorla babam kucaklayıp denize sokmuştu beni. Çok ağlamıştım. Yüzümü siliyor öpücük konduruyordun yanaklarıma…Pırıl pırıl yanıyordu kumsal. Mavi denize baktıkça mavi düşler canlanıyordu aklımda. Dilimin ucuna takılmış öylesine bir şarkıyı tekrar edip duruyordum.

-Hani kuşlar ağaçlar, binbir renkli çiçekler

Nasıl yakalamıştık saçlarından baharı. Gelecek her gün olsa olsa baharın habercisi olmalıydı.

Sonra bir kış gecesi çok kar yağmıştı. Sokağa çıkmış kartopu oynamıştık hep beraber. Gülüyordun. Biraz tombul da olsan, boya sarısı da olsa saçların dünyanın en güzel kadınıydın gülerken. Annemdin işte. İkimiz bir olmuş babamı kovalıyorduk. Başımıza yağan beyaz tüller kadar aydınlık ve beyazdı gelecek. Boza içmiştik. Tadı çok kötü gelse de içmiştim yine. Ekşi gelmişti ama olsun o ekşilik bile tatlıydı biz böylesine gülerken. O anın tadını kaçırmak istememiştim beğenmediğimi söyleyip.

Yavaş yavaş kavgalar başladı bir zaman sonra…         

İlk kavganızı bile hatırlıyorum. Mutfaktaydım. Duvarda bir köylü kadın tablosu vardı. Hoş bir kadın. Her şey öyle güzeldir ya resimlerde. Bütün kadınlar kusursuz, bütün çiçekler alabildiğine canlı ve hayat her dem, şen şakrak. Elinde su testisi taşıyordu benim resim güzelim. Başında pullu oyalı yemeni, üstünde mavi bindallı sanki gülünecek bir şey varmış gibi gülümsüyordu durmadan bana bakarak. Masada oturuyordum. Bağırtılarınız hiç bitmiyordu. Parmağımla masa örtüsünün çiçeklerini takip ediyor, her bir taç yaprağın üstünden geçiyordum. Hep beraber çiçekli bir piknik hayal ediyordum siz alabildiğine bağırırken. Ah bir gidebilseydik o çiçek bahçesine, bir yapabilseydik o pikniği, biliyorum gene öyle gülecektiniz son yağan neşeli karla kendimizi sokaklara vurduğumuz akşamki gibi. Ama olmuyordu sokaklar ve kahkahalar öyle uzak, birbirinize bağıran sesleriniz öyle yakındı ki. Bitmiyordu işte kavganız. Çok yalnızdım. Önce sessiz sessiz ağlamaya başladım sonra doyasıya. En önce hanginiz fark etti bilmiyorum, fark ettiniz ya bu da bana yeterdi.. Bir sen alıyordun kucağına bir babam.

-Anneler babalar bazen böyle tartışır kızım. Herkes tartışır niye ağlıyorsun, biz kavga etmiyoruz ki. Öyle her şeye ağlanır mı? Bak biz ölürsek ağla diye teselli etmiştin beni. Ne teselli ama. Hiç istemezdim bu öğüdünü tutmayı ama gözlerim dinlemiyor, çaresiz ağlıyorum yine.       

Sonra kavgalar sıklaştı. Daha uzun, daha gürültülü. Ağladığımda teselli etmez oldunuz ikiniz de. Gözünüz görmedi gözyaşlarımı, kulağınız sağırdı sesime. Sonra da  çekti gitti işte. Nasıl da kolaydı gitmek. Bir kere ağlamadın, bir kere sızlanmadın. Kaya gibi sert Doktor Meliha Hanım. Bir kere sızlansaydın, bana sarılıp ağlasaydın, senin gözyaşlarını silseydim, ben de ağlarken seni koklasaydım…          

Kaç ev değiştirdik sonra, kaç semt. “Çok bayağı bir mahalle bu, içimi sıkıyor bu ev, hastaneye de çok uzak.” Sanki geride bıraktığımız evlerde kalan eski eşyalar misali kalıverecekti bütün sıkıntılar. Hiçbir yere sığmıyordun ya dokuz tahta altına sığdırdılar seni. Bak üstüne toprak atıyorlar şimdi de. Herkes sana düşman. Sen sevmezsin halbuki toprağa değmeyi. Kır gezintilerine bile küçük bir tabure götürür ona oturursun. Karıncalar, otlar. Seni şimdi kaşıntı da tutar. Acıdım bak haline. Yok yok kızma . Biliyorum acıma kelimesinden de nefret edersin sen. “Acıma acımalık olursun” derdin hep.  “Kan kusarım kızılcık şerbeti içtim derim, etimi keserim kasaba muhtaç olmam” dı ya  hayatının felsefesi bak muhtaç olunuyormuş işte eninde sonunda olsa da. Büyük konuşmuşsun. Pek de seversin atasözleriyle büyük büyük konuşmayı.

Çelik gibi sağlam Meliha Hanım. Ağlamaz, prensip sahibi, sabahın körü bile olsa atlar hastasına koşuverir. Sezeryan ameliyatlarında pek maharetlidir. Temiz dikiş atar; az iz, az acı, çook hayat kurtarmıştır kendi hayatına hayrı olmasa da. İşinde de evinde de çok titizdir. Akşamdan yemeğini, çorbasını hazırlar. Çıkarken tembih etmeyi unutmaz.

-Sütlü şeylerle eti aynı anda verme Selin’ e kansızlığı artıyor. Ödevleri bitmeden televizyon açılmayacak. Acil ameliyatım çıkar gecikirsem haber veririm.

Bana da hastayken senin o çorbanı yardımcı kadının suratına baka baka içmek kalır. Biliyor musun biri gelip biri giden bu kadınların hiçbirini sevmedim. Hiçbiri de beni sevmedi zaten. Doktor Hanımın kaprisli kızı. Hepsinin ağzında aynı türkü, hayat kavgası olmasa çekmezdim ya bu çileyi kader işte, buna da şükür. Sana bir şey söyleyeyim mi? Kokmasa bile kokuyorlardı. Benim müptela kokumdan beter. Artık gülmese de hep senin yüzünü arardım hastayken.

Bak Allah için babam daha neşeliydi. Neşeli olmak için sebepleri vardı eski kocanın. Kim öyle genç, güzel bir hatunun yanında kendini iyi hissetmez. Kızdın bana. Alışkanlık işte. Seni kızdırmadan duramıyorum.           

Sonra eli de açıktır babamın. Suyuna gidersen biraz vicdan azabı ile tuzladığında konuşmaları her istediğini koparabilirsin. Öff bu suratını buruşturduğunda burnunun yanındaki çizgilerden tiksindiğimi biliyorsun. Yine yapıyorsun. Yap bakalım akşam esaslı kutlayacağım senin gidişini nasıl olsa.

Galiba bir kere  Alman Lisesini kazandığım zaman gülümsemişti yüzün. Hani Anadolu Lisesi sınavlarını batırmıştım da öfkeden deliye dönmüştün. Ardından Özel Okul Sınavları iyi geçince barışmıştın benimle, bayağı sevinmiştin. Neyse liseyi bitirmeden rövanşını aldım senin sevincinin. Fena da çektirmedim sana değil mi? Gizli gizli AMATEM e yatmalar. Kurtuldu derken tekrar tekrar başlamalar. Seni de katıverdim o katlanılmaz ebeveynler korosuna: “Ben çok iyi yetiştirdim onu, hiç mağdur etmedim. Babası da hiç ilgiyi kesmedi. Gizlice vermiş olmalılar zehiri. Aslında çok iyi bir çocuktu benim kızım. Bunu hak etmedik biz.”  Eve gelmediğim günlerde yalvarmayı da öğrettim sana, acımalık olmayı da “16 yaşında bir kız komiser bey ne yapar sokaklarda, ne olur yardım edin bana” Bazı arkadaşlarım ailesi anlamasın diye ayak parmaklarından yapıyordu iğneyi.           

-Parmaklarım mı? Çorap boyamış anne. Önce anlamazlar, grip olmuş ya da moralsiz zannederler kim bilir sonra anlamamak daha kolaydır onlar için. Sen takdir etmezsin ama ben hiç ihtiyaç duymadım yalana dolana. Anasının kızı işte kuyruğu hep dik. Hiç mi vicdan azabı duymadım sana yaptıklarımdan. Beğenmedim bu sorunu.  Yine de söyleyeyim. Başlangıçta çok duydum. Duymam sanıyordum ama duydum işte. Sonra ne vicdan kalıyor ne azap. Sadece kemiklerimin dayanılmaz ağrısı ve etlerimi parçalayan acı.

Ayrılık vakti geldi çattı. Ne kadar sıradan bir şeymiş gibi attılar son toprağı üstüne, hiç acımadan anılarıma gömdüler. Biraz sonra herkes işine gücüne gidecek. Belki akşam yemeğinde birkaç hatıra anlatacaklar sana dair. Tıpkı bir zamanlar seninle yürüdüğümüz gibi geçecekler bu mezarın başından. Az ötede belki  bizim de yediğimiz gibi kumpir yiyecek, Bakırköy’ün ışıltılı mağazalarını gezecekler. Sayısız defalar geçtim ben  buradan, hiç fark etmemiştim yolun kenarındaki  mezarlığı. Hoş, etsem de ne değişirdi sanki.

Dedim ya ayrılık vakti geldi çattı. Sen yoluna ben yalnızlığıma. Son yorganın bu nemli toprak olacakmış demek. Son tesellim Fatiha. Ömrüm boyunca hep paylaştım seni, mesleğinle, hastalarınla, doktor arkadaşlarınla, yalnız taşıdığın ızdırabınla… Şimdi de toprakla. Bıçaklar saplanıyor kalbime. Kemiklerimin sızısına karışıyor gidişinin yangını. Hiç mi durmaz zaman, hiç mi dönülmez artık geriye.. Çok, çok sevdim ben seni.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu