6 Oca
Rüzgâr kurumuş sarı yaprağı kaldırdı, adamım yüzüne kondurdu. Adam yaprağın kılcal damarlarını inceledi. Ölmüştü, ölüydü. Yaprağa doğru eğildi, ince dudaklarını araladı. Fısıltıyla:
—Benim yerime konuşabilir misin? Diye sordu.
Yaprağın kurumuş damarlarının kımıldadığını hissetti. Eline hafif bir sıcaklık kapladı. Yaprak yavaş yavaş renk değiştirdi. Canlı, gözü alan bir yeşilliğe kavuştu. Adam, başını kaldırdı. İlk geldiğinde kurumuş yapraklarla kaplı olan park renklenmişti. Şaşkın gözlerle parkı seyretmeye başladı. “Azrail’in ön nefesi dediği” sonbaharın tozlu nefesiyle kaplı banklar cilalanmış gibi parlıyordu. Birdenbire park, bir kadının kocasına zorla hazırlattığı enfes bir misafir odası gibi rengârenk albenilerle bezenmişti. Hafif bir rüzgâr alnını okşadı. Yaprak elinden düştü. Adam geri almak için eğilirken yaprak toprağın içine girdi. Toprağın kabarıklığı gittikten sonra tekrar kabarmaya başladı. Ufak bir tomurcuk açtı, sonra büyüdü, fidan oldu. Adam ayağa kalkmak zorunda kaldı. Biraz geriledi. “Meşe ağacı” diye düşündü. Gövdesinde yaraya benzeyen yer yer kovuklar vardı. Birisine eğilip bakma ihtiyacı duydu. İrkilerek geriye sıçradı. Kendisini görmüştü. Elinde matematik defteri, sınıftan koşarak çıkıyordu. O günü hatırlıyordu. Birinci sınıftaydı. Arkadaşları daha toplama-çıkarma işlemlerini yaparken o gün öğretmeni ilk defa dört rakamlı sayıları çarpmasını istemişti kendinden. Yapamayacağını düşünüyordu öğretmeni. Çocuk aklıyla bunu hissetmişti. Başardığında ne de çok gururlanmıştı. Öğretmeni dışarıda ilkokul beşlerin hentbol maçını seyrediyordu diğer öğretmenlerle beraber. Soluk soluğa defteri ona uzatmıştı. Öğretmeni birkaç saniye yapılan işlemi seyrettikten sonra yanında bulunan öğretmeni defteri göstererek “birinci sınıfta dört rakamlı sayıları çarpabiliyor, baksana Şükran Hanım!” demişti övünç dolu sesle. Şükran öğretmen masmavi gözleriyle defteri incelemiş “Bu müthiş, senin ismin ne?” diye sormuştu. Gururla “Öğyetmenim benim ismim Orhan!”. Şükran öğretmen kısa bir kahkaha attıktan sonra saçlarını okşamış “Aferin delikanlı” demişti. Kendi öğretmeni Veli bey’de “aferin” dedikten sonra onu sınıfa göndermişti. Baktığı kovuk kararınca daldığı geçmişten çıktı. Kahverengi gözleri donuklaştı. “Şimdi ne haldeyim?” diye düşündü.
—Doyumsuz bir iştahın var, diye cevapladı hırıltılı bir ses.
Şaşkınca etrafına baktı. Tanrıyla sohbet eden adamın başına gelen şey mi oluyordu?
—Hayır, bu sensin, diye tekrar konuştu hırıltı ses ve devam etti: “Hem sen Tanrı’yı inanmazsın ki!”
Adam kızgınca cevapladı onu:
—İnanmadığımı kim söyledi?
Kendi sesini duyunca korktu. Deliriyor muydu?
—Saçmalama, delirmiyorsun!
—Eee, dedi adam elinde olmadan.
—Kendine içine çok daldın, özlemlerin yarattı beni.
Adam banka on yıl daha yaşlanmış gibi beli bükük bir şekilde oturdu.
—Özlemlerim!
—Evet, özlemlerin dillenmek istiyor. İşte burada ben devreye girdim.
—Sen kimsin?
—Şu Tanrı meselesini unut ya, ben Tanrı değilim! Diye üstüne basa basa durarak konuştu hırıltılı ses.
Adam cevap vermedi. Her an büyümesini devam eden, yeni kovuklar oluşturan ağaca baktı.
—Hadi, durma bak kovuklara. Senin için özel olarak ellerimle hazırladım. Çok uğraştım, değerimi bil!
Adam, tereddüt ederek ayağa kalktı. Sonra gözlerini kapatarak yerine oturdu.
—İhtiyacım yok, diye itiraz etti.
Hırıltı, beyninde zıplar gibiydi.
—Bok yok, baban gibi konuşturma beni! Yaşamın bombok. Borç batağındasın. Hayallerinden birini dahi gerçekleştiremedin. Yaklaşık beş yıldır âşık olamıyorsun… Daha sayayım mı güçlü adam? Her şeyi içine ata ata bir gün patlayacaksın.
Adam sinirlenmişti. Küfürbaz, isyankâr ruhu ayaklanmıştı.
—Siktir git ya! Meşe ağacını da al git, bir yerden kendini at. Öl.
Hırıltılı ses gaddar bir kahkaha attı.
—Oğlum yine küfüre başladın. Bırak şu gurur ayaklarına, gebereceksin. Ne oldu şu küfür etmekten utanan, nefret eden çocuğa!
Adam hayıflanarak:
—Öldü. O zayıftı, dayanamadı. Hem küfüre ne olmuş? Neresi yanlış?
—Bu küfürle alakalı değil! Seninle alakalı. İnsanların tek bir tarzı vardır. Utangaçsa utangaçtır. Değerleri varsa değerlerini korur. Zayıfsa zayıftır. Bunlar en zayıf yanları oldu kadar en güç yanlarıdır. En güçlü yanları olduğu anda da en zayıf yanları oluverir!
—Nasıl bir önerme bu? Kendini ne sanıyorsun sen! Sokrates mi? Beni tanıyorsan böyle yararlı olduklarını savunan cümlelerden de nefret ettiğimi biliyorsundur.
—Doğru ama, tartışmayı seversin sen.
Adam, hırıltı sesin alaycılığı aldırmadan önceki konuya döndü.
—Bir insanın zayıflığı onu nasıl güçlü kılıyor? Diye sordu.
-‘Tarz’ kelimesiyle beraber düşün bunu. Şu soğukkanlı olacağım, güçlü olacağım batsam da başım dik batacağım safsatalarını bir kenara bırak. Nasıl anlatayım? Hah, iyi bir örnek buldum!
Adam güldü. Acemice kendisini ikna etmeye bu çalışan bu çömez filozoftan sıkılmaya başlamıştı.
—Gülme. Unutma bir bakıma ben senim. Ancak senin bilgilerinle ilerleyebilirim. Hoş, senin bilgilerin bizi bu boktan duruma düşürdü ya. Benim kıçım da tehlikede! Offf ne karmaşık beynin var, sistemli bir boku beceremiyorsun. Şu küfürleride düşünmeyi bir kenara bırak. Küfür sayesinde hiç düşünmeden kolayca işin içinden sıyrılıyorsun. Neyse bu konuları bir kenara bırakalım. İyi bir örnek dediydim en son. Neydi?
—Ulan beni ikna etmeye geldiysen bari hazırlansaydın!
—Kendine bu kadar çok güvenme. Dersime iyi çalıştım. Seni kendinden çok tanıyorum. Dur bir, sorunu cevaplayayım. Bir yemek yarışı yaptığımız düşünelim. Aynı yemeği on tane aşçı pişirecek ve içinden bir tanesini seçeceğiz.
Adam, elini kaldırarak Hırıltı’yı susturdu.
—Yarışmalardan da nefret ettiğimi biliyorsundur!
—Ne tarafından kalktın sen bugün? Kıç tarafında mı? Adama bak ya nefret etmediği şey yok! Tanrı’dan bile nefret ediyor. İki dakika dur bir oğlum ya! Şuna bak ya beni de kendisine benzetmeye başladı.
Adam, gülümsedi.
—İçinden bir tanesini seçtin mi?
Hırıltı:
—Neyi seçtin mi?
—Açlık kafana vurmaya başladı senin. Bir sigara yakabilir miyim buna izin var mı?
—Seni gidi espirik adam! Hah be dostum neşelen biraz. Sen zayıftın ama, aynı zamanda neşeliydin. Şimdi kalite biraz düşükte zamanla eski seviyene ulaşırsın.
Adam sigarasından bir nefes çekti.
—Cıvıma, kaşınıyorsun yine!
—Tamam, tamam. Sen espri yapınca tamam, biz yapınca oyunbozan oluyoruz. Oyunbozan dedim de ‘Oyunbozan’ filmini seyretmedin daha değil mi? Neden seyretmek istediğin filmlerin, okumak istediğin kitapların tüketimini elinden geldiğince geciktiriyorsun?
Adam, böyle bir soruyla karşılaşınca kinayeli bir ses tonuyla cevaplamaktan geri duramadı.
—Doyumsuz iştahımı ıslah etmeye çalışıyorum.
—Hım, alınganlık! Doyumsuz iştahınla ilgisi yok bunun. Eski yaşamından kalan son alışkanlık. Onları doğru zamanda seyretmek ve okumak istiyorsun. Ama bu özelliğini takdir ediyorum. Zamanlamayı şaşmaz bir kesinlikte saptayabiliyorsun. Yetenekli bir modacı gibisin bu konuda. İçindeki duygu-his ordusunun hangisi zirvedeyse, popülerse algılayabiliyorsun. Bunu tanımlayamasan da resmini çizebilirsin!
Adam bezgin bir ifadeyle:
—Faydası var mı bunun?
Hırıltı, bilgiç bir edayla:
—Olsa burada olur muydum?
—Dostum, kibir iyi değildir! Seni ben çağırmadım.
—Ya, kim çağırdı, doktorlar mı? Doktorlara kalsa beni boğarlar.
Adam ağaca doğru eline uzattı. Sert kabuklarını sıktı. Bu nasıl hayal ürünü olabilirdi?
—Senden önce bir şeytan gibi bir şey geliyordu. Konuşulmuyordu onunla! Birbirimize küfür eder dururduk. Öldürmek isterdim beceremezdim, jiletlerdim. Öldürmeyecek yaralar açardım bedeninde.
—Bedenine bir bak!
Adam koluna baktı. Derin beyaz çizgilerle doluydu. Diğer kolu da aynıydı.
Hırıltı:
—Kazağını çıkar?
Adam, iyice şaşırmıştı. Kazağını çıkardı. Göğsünün üzeri daha yeni kabuk bağlamaya başlamış kırmızı yara izleriyle doluydu. Bedenine birisi jiletle “BEN TANRI’YIM” diye kazımıştı.
—Kim yaptı bunu?
Hırıltı, üzgün bir ifadeyle:
—Kendin, diye cevapladı.
Adam;
—Ama ama ben Şeytan’a jilet attım, diye itiraz etti. Sonra kendisinin inanmadığı ses tonuyla itirazına devam etti: “O’na yaptım her şeyi? Ona küfrettim. Hep onu yok etmek için uğraştım! Tıpkı kardeşimi yok ettiğim gibi,” dedikten sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı.
—Evet, kardeşin! O gün o arabayı onun elinden almasaydın o da kaza yapacaktı!
—Hayır, yapmazdı, o benden daha iyi şofördü. Kamyonun önü sallanmaya başladığında direksiyona kırmak için hamle yaptığımda “abi, yapma” demişti. Yalvarıyordu. Son sözü bu oldu. “Abi, yapmmaa” diye bağırmıştı. Ben, abisiydim. Siktiğimin dünyası, neden ben ölmedim söylesene ha! Pislik herif, boktan aşçılardan konuşacağına neden ben ölmedim bu soruyu cevapla! Kamyonu Salda belinde elinden almasaydım bu kaza olmazdı. Benden daha iyi şoför olduğunu bile bile ağabeylik yapacağım diye onu ölüme gönderdim. Siktir git başımdan sus…
Adam, kesik kesik ağlıyordu hala. Çığlıklar atıyor, meşe ağacını yumruklarıyla dövüyordu.
Hırıltı:
—O, seni seviyordu. Eminim hala seviyor. Sen ölsen o da aynı durumda olurdu. Salda belinin dik yamacından inmeden önce arabayı onun elinden almasaydın büyük bir kaza olacaktı. Siz kaza yaptıktan iki dakika sonra Burdur-Denizli seferini yapan Yeşilova seyahatin bir otobüsü durmuştu hatırlıyor musun? Kardeşin yavaş kullanırdı kamyonu,bilirsin! O dönemeçte, o da kuma kaptıracaktı. Araba devrildiğinde arkadan gelen otobüs ona çarpacaktı. Kardeşinin yaşamı binlerce acıyı engel oldu. Şu kovuğa bak bir lütfen.
Adam ayağa kalkarak içinden dumanlar tüten kovuğa baktı. İlk önce kendisini gördü. Tıpkı kardeşi gibi, kamyon yan yatarak uzun süre asfaltta süründüğü için kafatasındaki kemikler erimiş, beyni yere akmıştı. Kardeşi, otobüsün çarpmasından sonra bir süre kendine gelememiş. Onun üzerinde yatmıştı. Hatırlıyordu o anı! Kardeşi umutsuz bir şekilde kendisini kucaklamaya çalışıyor, “abi, abii” diye bağırarak yere sıvanmış beyni toplamaya çalışarak kafatasına geri koymaya çalışıyordu. Otobüsten binlerce insanın çığlığı geliyordu sanki! Geriye sıçradı. Avuçlarını açtı, kardeşinin beyninin kalıntıları elinde tekrar gördü. Kendisini yumruklamaya başladı.
Hırıltı bir süre bekledi. Adamın rahat bir şekilde dövünmesine, ağıt yakmasına izin verdi. Beş yıldır buna ihtiyacı vardı. Acıyı unutarak, olmayan şeylerin peşinde koşmuş. Olmayan şeylerden yardım dilemesi boşa çıkınca ilk başta kendisini “olmayan şey” yapmış. Tanrı olmaya çalışmıştı. “Ama insanlar işte” diye düşündü Hırıltı. İlla bir sese ihtiyaç duyarlar. Kendi kendine yetemedikleri için türlü türlü düşman yaratırlar. En sonunda kendilerini yok edecekler!
—Kendini yok ediyordun sadece! Üzülerek söylemeliyim ki Şeytan diye adlandırdığın o hayal benim kardeşimdi. Aynı hamurdan yapıldık, ama tamamen farklıyız. Aynı yemeği hiç yapmadık, aynı yarışmaya hiç katılmadık! Sonunda, biraz da doktorlar sayesinde onu susturmaya başarabildim.
—Ne doktorundan bahsediyorsun?
—Biraz sonra gelirler, o zamana kadar işimize bitirmemiz lazım. Çünkü ben bir sığınağım. Güvenli bir sığınak. Bu yüzden kardeşim gibi her daim yanında olamam. Bak, seninle işimiz beklediğimden kısa sürdü. Seni ümitsiz vaka olarak görüyordum. Ama şaşırttın beni. Bizim işimizde oluyor böyle şeyler. Tıpkı sizin işinizde olduğu gibi. Yani insan olmakla ile ilgili. Her şeyi bildiğimizi sandığımız anda kanatlarımız yanıverir. Sonra tekrar kanat çıkarırız. İnsanlar kanatları yanınca zor ayağa kalkar, senin birkaç defa yandı. İnsanlardan ayrıldığımız tek nokta bu. Biz yaralarımızı daha çabuk sararız. Bu yaşadığımız mekânla ilgili sanırım ve zaman kavramının olmamasıyla. Belki de sizin gibi zamanımız kısıtlı olmadığı için yaralarımızın çabuk iyileştiğini sanıyoruz. Bazen kıskanıyorum sizleri, acılarınızı hatırlayabiliyor onları tekrar tekrar yaşayabiliyorsunuz. Acılarınız sizleri daha güçlü kılıyor. Ama eninde sonunda iyiliğe veya kötülüğe ihtiyacınız oluyor yaşamınızı devam ettirebilmek için. O zaman biz devreye giriyoruz.
Adam hayali sigarasını yere attı.
—Aşçılara ne olacak? Diye sordu
Hırıltı:
—Boş ver, nasıl olsa birisi birinci seçilecek? Kendi tarzıyla yemek yapabilen her aşçı mesleğini devam ettirebilecek… Seninle konuşmak için bulabildiğim en iyi yöntem felsefeydi. Beceremesem de işe yaradı.
—Unuttuklarımı hatırlattın.
—Bunlar seni oluşturan şeyler. Sen yaşıyorsun ve bu acılar seni oluşturan elementler. Bazıları hüzünsüz yaşayamaz. İstediğin kadar müziğin sesini aç, istediğin kadar Şeytanla konuş, ondan medet um, istediğin kadar iç, yok etmeye çalıştığın tarzın-acın eninde sonunda seni yok eder. Neyse gideyim artık, bugünlerde rastladığım en kolay hastaydın! Tedaviye bu kadar aradığını bilmiyor muydum? Sana tavsiyem, iyileştiğini hemen belli etme. Bir hafta bu ağaç burada kalacak. Kovukların hepsine bak. Acıdan korkma. Yeni acıların da olacak. Ama bu ağacı ölünceye kadar yaşatacak olan sensin. Bir de uzun süredir parklara gitmiyorsun. Parklar en sevdiğin mekânlar, sevdiğin yerler boş bırakmaya gelmez. Nazlıdır. Ölmeyi kardeşin seçmedi, onu öldürmeyi de sen seçmedin, başkası öldürdü. Ama bir bakıma senin için öldü. Senin yaşamanı istiyordu. Senin onun adına daha iyi şeyler yapabileceğini herkesten çok o biliyordu.
Adam:
—Dur, gitme! Dedi umutsuzca.
—Senin yerine konuşamam, dedi hırıltı ve devam etti “Senin yerine de yaşayamam. Tek başınasın sevdiklerinle.”
Adam, Hırıltı’nın gittiğini aldırmadan ona seslenmeye devam etti. “İki yaş vardı aramazda. Biliyor musun yaşamı boyunca benimle dolaşmak isterdi. Yani arkadaşım olmak. Taklit ederdi beni. Jöle kullanmaya başladığımda o da jöle kullanmaya başladı. Saçları kirpi gibiydi. Jöleyle bile şekle girmezdi. Komik göründüğüne aldırmadan jöle kullanmayı devam etti. Benim nasıl cesur olduğumu, nasıl kavga ettiğimi, ne kadar zeki olduğumu arkadaşlarına anlatır dururdu. Oysa o benden daha yetenekliydi. Daha iyi araba kullanır, daha iyi top oynar, daha iyi güreşirdi. Benden daha güçlüydü. Bedenini kullanılarak yapılan her işte sanki doğuştan usta gibiydi. Ona yüzmeyi ben öğrettiğim halde, o, bir hafta içinde balık gibi yüzmeye başlamıştı. Benim beceremediğim her hareketi yapıyordu. Müthiş kıskanırdım onu! O ise sadece sevdi beni. Korudu. Bir arkadaşımla kavga etmeye başladığımızda, ilk yumruğu ben yemiştim, sağ gözüme. O yanımda duruyordu. Öyle bir uçtu ki çocuğun üzerine, tekmeyi göğsüne yapıştırdı. Çocuğun üzerinden dört-beş kişi zor kaldırdı. Gece aynı odada kalırdık. Çok güzel kahkahası vardı. Cıvıl, cıvıldı. Onu güldürmesini çok severdim. Saçma sapan yaptığım her espriyi gülerdi. Konuştururdu durmadan beni. Aynı espriyi, aynı anıyı tekrar anlattırırdı. Annem uyumadığımızı görünce yan odadan bağırırdı. Uyumamazı söylerdi. Sonra büyüdük. Babamız öldü. Onun ekmek teknesi kamyonu bize kaldı. Ve bildiğimiz tek işi yapmayı devam ettik. İkimizde okula bıraktık. Hatta o benim bırakmamı istemiyordu. Onun ve annemin ısrarlarına rağmen okulu bırakmıştım. Beraber çalıştığımız o günler çok günlerdi. Ben yorulduğumda hemen pes ederdim. O sabırla işi bana öğretmeye çalışır, pes etmezdi. İşi bitirirdi. O yanımdayken işten korkmazdım. Onu, çok özledimmmmm… Allahım yardım et!”
Yere kapandı.
…
Kadın:
—Emin misiniz doktor bey oğlum iyileşti mi? Diye sordu yalvaran bir ses tonuyla.
Doktor bilimselliğin verdiği acımasız bir ses tonuyla:
—Şimdilik öyle gözüküyor Sevilay Hanım, ama şizofreni hastalığının tekrar başlayamayacağını garanti edemeyiz. Gördüğü hayali varlıklar tekrar ortaya çıkabilir. Stresten uzak tutmaya çalışın. Dikkatle ile ilgili. Hareketlerinizde onun hasta olduğunu belli edecek emareler olmasın. Ama onun ciddi bir hastalık geçirdiğini unutmayın. Bir haftadır parkları çok özlediğini söylüyor sohbetlerimizde. Sık sık beraber parka gidin veya kendisi gitmek istiyorsa izin verin gitsin. Oğlunuz çok zeki birisi. Hastalık tekrarlansa bile bunun bir hastalık olduğunu fark edebileceğini düşünüyorum.
Anne:
—Kardeşinin fotoğraflarını kaldırdım hep!
Doktor:
—Sevilay Hanım tekrar çıkarın onları. O acıyı unutmak istediği için bu halde. Yazmayı tekrar başladı. Öfke kusmukları değil yazdıkları. Acısını yazıyor, lütfen ağlamayın. Yazdıkları gerçekten iyi. Daha da iyi olacak. Yetenekli, kendisi bilmese de yetenekli. Yazılarında kardeşini yaşatacak. Onu ölümsüz yapacak. Edebiyat fakültesini gitmeyi düşünüyor. Ben edebiyatı seviyorum, diyor.
Anneyle doktor, konuşa konuşa yürüyerek hastanın odasına gelmişlerdi.
Adam, ayağa kalkmış boş duvara bakıyordu. Bir tane kovuk kalmıştı. Ama içi boştu. Gülümsedi. “Gelecek bu odanın dışında” diye düşündü. Bavulu eline aldı. Kapıya doğru döndü.
….
| KİTAP ARAYIN! |
Bekleme; bu konuyla ilgili ne düşündüğünü yaz!