Davranışlarımızı yönlendiren en güçlü duygu nedir sizce? Adalet mi, sevgi mi, nefret mi? Bu soruyu kendime sorduğumda en başta aklıma kibir ve bunun kardeşi olan mülkiyet duygusu gelir. Ademoğlu’nun şeytan kendisine secde etmeyi ret edip kendi üstünlüğünü ileri sürdüğünden beri kibir duygusuyla başı beladadır.

Her şeyin en iyisini sahiplenir, her şeyin mülkiyetini kendi tekeline almalıdır. Kıymeti kendinden menkul varlığına bir takım yanılsama ile dolu anlamlar biçerek yegane hak iddiasında bulunur. Malı onundur; asla paylaşmaz kendi gücü ile kazanmıştır, makam onundur; kaybetme ihtimali karşısında dünyayı yıkar, karısı onundur itaat beklemek en doğal hakkıdır; öyle kendisine özel bir dünyası olamaz, çocukları onundur; hayalleri ebeveynlerinin hayallerini aşamaz, toprak onundur, vatan onundur, onur, şan, şöhret onundur, cennet onundur, cehennem onundur akla gelen ne varsa ona yakışır. Hele ki ilahi olanla ilişkisini kopardığından beri bu duygu çok daha patolojik bir hal almıştır. Yeryüzündeki kendi geçici misafirliğini unutur, mutlak malik havasına bürünür. Artık benim değilsen kara toprağınsındır, ya sev ya terk ettir, alev alev İzmir’dir, madem ki onun değildir sevgiliyi toprak almalı, konaklar yanmalı, komşular kovalanmalıdır.

Sanat ve din bu varlık karmaşasında mana arar durur. Bir yanıyla dinin kardeşidir sanat, bir yanıyla dini taklit eder.Çoğu zaman sanatçı bütün bu mülkiyet kavgasının dışında farklı bir duyarlılığın sahibidir. Varoluşunu sorgular, hayaller kurar,dünyaya yok etmek değil anlamak isteyen bir bebeğin şaşkın gözleri ile bakar. Eşyaya aynı gözlerle bakarız ama O bir Notr dam de Paris çıkarır gördüklerinden bir diğeri ‘of ne sıkıcı yer burası’. İnsanlara aynı biyolojik gözlerle bakarız; O tutkulu bir Anna Karanina, azap içinde Raskolnikov ya da can acıtan bir Martin Eden çıkarır bir diğeri ‘ay ne berbat giyinmiş, hiç o kazak o pantolona uymuyor.’

Uçlarda yaşar sanatçı; duyarlılığı, çabaları bazen onu hayattan küsmeye ve kendini üzerinde hak sahibi gördüğü yegane varlığı; kendini imha etmeye kadar götürür. Bütün bir ömür aramış sonunda hiçlik Tanrısından başkasına kavuşamamıştır belki de. Bu noktada o da aynı mülkiyet oyununa gelmiştir. Bedeni yok etmek o canım konakları yakmakla aynı hastalıklı mantığı içerir. Bu can bu beden benim. O beden o cana emanet olsa da kişi zaten o noktaya kadar gelmişse burada hangi mantıklı sözün anlamı olabilir.

Bir süredir nedendir bilmem hep intihar eden edebiyatçıların hayatları ilgimi çeker oldu. Kiminin karmaşık felsefi sebeplere dayanan, kiminin basit bir buhrana, bazılarının ise karanlığa karışmış türlü çeşit öyküleri var. Bana en ilginç gelenler ise sanatının doruğunda iken, başarıya doymuşken ölümü seçenler. Karun kadar zengin bir insanın yok oluşa sürüklenmesi beni şaşırtmaz, ama böylesine yaratıcılığa sahip özel insanların çok daha mutlu olması gerektiğini düşünürüm her nedense. Bazıları unutulmuş, bazıları hep okunduğu halde bu yönüyle tanınmayan kimi ise pek duyulmamış, hayata yenik yığınla kahramandan benim seçtiğim bir kaçının kısa hikayesini paylaşalım hep birlikte:

Beşir Fuat:
Çok iyi eğitim görmüştür Beşir Fuat. Askeriye kökenlidir. Varlıklı bir ailenin çocuğudur.Üç dil bilmektedir. Önceleri Abdulaziz’in yaveri iken sonra ordudan istifa etmiş düşünce dünyasına atılmıştır. Kendi döneminde pozitivizm ve materyalizmin Osmanlıdaki öncülerinden olmuştur. Çeşitli tercümeler yapar; ağırlıkla fen, felsefe, tiyatro konularında olmak üzere çok yoğun bir şekilde yazı hayatında yer alır. İki dergi çıkarır. Çeşitli gazetelerde baş yazarlık yapar. İntihar ettiği gün kendini odasına hapseder; annesi ve kız kardeşi kapıyı çalarken bileklerini kesip o anı ince ayrıntılarıyla anlatan bir şiir yazmaktadır.1887’ de otuz beş yaşında kendi öyküsünü sonlandırmıştır. Tarihçiler Beşir Fuat’ın karısı ile sevgilisi arasında kalmanın vicdan azabına dayanamadığından intihar ettiğini söylüyor. Kim bilir?
Jack London: Benim en sevdiğim romancılardandır Jack London. Ömrü çocukluğundan itibaren hep zorluklarla, yoksunlukla geçti. En kötüyü de gördü en iyiyi de. 13 yaşında eğitimini terk edip denizlere açılmak zorunda kaldı. Alkolizm, serserilik dolu günlerden sonra insan üstü bir çabayla kendini yetiştirdi. Martin Eden kitabı Jack London’ın kendi hayatını, insanüstü mücadelesini anlatmaktadır. Bedeni ve manevi acılarla geçmiş bir ömür boyunca Martin Eden hep bilmek için çırpınır. Bütün gün çamaşırhanede yoğun iş gücü ile çalıştığı saatleri bütün gece masa başında uykusuz çalışma zamanlarına katar. Hayata 1-0 yenik başlamıştır ancak müthiş bir kabiliyeti, hırsı ve öğrenme azmi vardır. Para ve şöhrete kavuştuğunda yok oluşuna da kavuşur. Bir deniz yolculuğunda kendini denize atıverir. Kitabın son cümlesi ‘en son bildiği şey bilmesinin sona erdiğiydi’ cümlesidir. Jack London, Martin Eden için o bireyci idi o yüzden öldü ben ise toplumcuyum o yüzden yaşıyorum da dese bugün daha çok kabul gören görüş ağır bir hastalığın sonunda kendini iğne ile zehirlediğidir. 1916 da öldüğünde 50 den fazla kitabı vardır ve sadece 40 yaşındadır.

Stefan Zweig: 1881 yılında Avusturya’ da varlıklı bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Viyana ve Berlin Üniversitelerinde felsefe eğitimi gördü. İngilizce, Fransızca, Almanca, Latince ve İtalyanca biliyordu. Stefan Zweig da Jack London gibi kendi yaşadığı süre içinde başarısının semeresini görmüş, üne kavuşmuş nadir yazarlardandı. Her iki Dünya Savaşını yaşadı. 1934 de Gestapo’nun evini basması ile yaşadığı Salzburg u terk edip önce Londra’ya sonra Brezilya’nın Petropolis şehrine taşındı. Yahudi asıllı idi Zweig ve Nazilerin yakılacak kitaplar listesinde onun da kitapları vardı. Bütün mal varlığına, şöhretine rağmen bir sürgündür Stefan Zweig. Üstelik dünyanın dört bir tarafına ulaşan kitapları kendi ülkesinde yakılmaktadır. İnsanlık adına umutlarını ve Avrupa’nın bir daha eskisi gibi olabileceğine dair inancını da yitirmiştir. Güven dolu, alıştığı dünyasını kaybetmiştir. Avrupa artık boş umutların, yakıcı bir özlemin ve bir daha geri dönülemezliğin dünyasıdır onun için.1942 yılının bir şubat gününde yaşadığı Petropolis şehrinde eşi Lotte ile birlikte hayatına son verir.

Virginia Woolf: Feminist edebiyatın en başarılı yazarlarından Virginia Woolf’un da görünenin ötesinde çok acılarla dolu bir hayatı vardır.O da varlıklı bir aileden gelmektedir. 13 yaşında iken annesini kaybettiğinde kendisini ömür boyu kovalayacak hastalığı da başlamıştır. Sesler duymakta ve korkular yaşamaktadır. Erkek kardeşinin ölümünü görür ardından ve diğer iki üvey erkek kardeşlerinin tacizini yaşar. Her şeye rağmen yirmili yaşlarda neşeli kendine güvenli bir kadın görüntüsündedir. İngiltere’ deki kadın hareketine katkılarda bulunur. Evdeki meleği öldürün diye seslenir kadınlara çünkü onlar yaşadığı sürece sizin bir yere gelmeniz imkansızdır. Der demesine ama eşinin karşı çıkması sonucu çocuk sahibi olamayışını da hayatı boyunca bir ukde ve başarısızlık hanesine bir çizgi olarak kalbinde taşır. Yazı yazmak için biraz para ve bir oda yeter diye seslenir hanımlara kendisi bundan çok fazlasına yani yardımcılara, kendisine destek bir eşe ve sakin gürültüsüz bir hayata sahip de olsa. Virginia Woolf’un kolayca anlaşılır bir yazar olmadığını söyler eleştirmenler. Ve şiirsel üslubu çok beğenilir. Tüm iyi gidermiş gibi gözüken hayatına rağmen hastalığı git gide artmakta, ızdırap çekmektedir. Bir gün evine bıraktığı iki veda mektubundan sonra ceplerine taş doldurarak kendisini nehire atar. Bu onun sonuncu ve en başarılı denemesidir. (1941)

Ernest Hemingway:
Silahlara Veda, Çanlar Kimin İçin Çalıyor, İhtiyar Adam ve Deniz. Çoğumuzun yolu bu muhteşem kitaplardan en az biriyle kesişmiştir. 1889 da Amerika da İllinois de doğan yazar her iki dünya savaşını aktif olarak yaşayanlardandır. Liseyi bitirdikten sonra gazetecilik yapmaya başlar aynı yıl Birinci Dünya Savaşı patlak verilir. Orduya katılmak ister ancak gözündeki rahatsızlıktan dolayı ancak ambulans şoförü olarak gider cepheye. Yakınında patlayan bir bomba ile yanındaki İtalyan askerlerinin öldüğünü görür, kendisi de ağır şekilde yaralanmıştır. Belki de o yüzden savaşın ruhsuzluğunu acımasızlığını son derece sade ama çarpıcı bir şekilde tasvir ederken çok başarılıdır. Gazetecilik ve yazarlık hayatının dışında 1942 de Amerikan Donanmasına katılıp bizzat Fransa çıkarmasında da yer alır. Nobel ve Pulitzer ödülü sahibidir.İhtiyar Adam ve Deniz’in yazarının kendisini av tüfeğiyle vurduğunu öğrendiğimde intiharına en şaşırdığım yazarlardan biridir de aynı zamanda. (1961)
AYNIDIR BÜTÜN ORDULAR

Aynıdır bütün ordular
Namlıdır şöhretleri
Aynı eski gürültüyü çıkarır topçular
Yiğitlik delikanlılara özgüdür
Tümü yorgun gözlerle bakar eski askerlerin
Aynı eski yalanları dinler eski askerler
Her zaman sineklere yem olur ölü gövdeleri
(Paris 1922 Ernest Hemingway)

Slyvia Plath: Şiirleriyle tanışmadan evvel hayatı ile Elif Şafak’ın Siyah Süt kitabından tanıştığım şair. Tanrı olmak isteyen kız olarak tanımlamış Slyvia Plath kendini. Tutkulu bir ruhtur. Yaratıcıdır. Bir amacı vardır: Kalemiyle hayatını kazanmak ister. Bunu başarır da . Ama bir gün yol ayrımına gelir. Kendisi için bir tercihte bulunacaktır. Ya sanatını seçecektir ya da doğasının çağrısını. Kararını verir. Yazı hayatını ara verir ve anneliği seçer. “Kendimi ta derinlerdeki beni çıkarana kadar yazacağım sonra çocuk sahibi olacağım ve sonra da daha derinleşecek yazılarım…” şeklinde planlar hayatını. Dediği gibi de olur .İki tane çocuğu olur. Başlangıçta çok güzel gibi gözükmektedir her şey. Günlüklerinde bebeğinin altını temizlerken ya mutfakta onlara kurabiye yaparken ne kadar eğlendiğini yaşadığı mutluluğu yazmaktadır. En iyi yazılarının bir kısmını da bu dönemde yazar. Ama ev ve annelik onun hayatında birinci plana otururken eşiyle de kopmaktadır bir yandan. Çünkü çok sevdiği eşi onun aksine daha çok dış yaşama dönmüştür yüzünü. Nihayetinde terk edilişi ile yıkılışı yaşar. İçindeki kırgınlığı yazıya döker. Babasız oğlan çocuğu şiirinde dile getirir incinmişliğini. Manik depresif bir ruhtur Plath.1963’ te Londra daki evinde iki çocuğunu yataklarına yatırıp yanlarına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra özenle kapının altını kapatır ve gazı açarak intihar eder.

Nilgün Marmara:
1958’de İstanbul’da doğdu. Kadıköy maarif kolejini ve Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatını bitirdi. Şiirlerinde bireyin yalnızlığı ve varoluş temasını işledi. Yaşamın neresinden dönersem kardır diyerek hayatına son verdiğinde çok beğendiği şair Slyvia Plath’in sonunu da paylaşmış oluyordu. 1987 de intihar ettiğinde henüz 29 yaşındaydı.

Yine de, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne,
bir kahkaha bölüyor dokusunu

düşler marketinin,

uyanıyorum küstah sözcüklerle:
Ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben! (Düşü ne biliyorum)

Kanat Güner
Kanat Güner’ in ölümü benim arkadaşımın kardeşinin ölümü ile aynı döneme gelir. İkisi de bazı yönlerden çok benzer birbirine. Bir kere ikisinin de katili eroindir. Ve ikisi de hiç beklenmeyen çocuklardır. Kanat bir tıp talebesidir. İyi bir ailenin özenle yetiştirilmiş çocuğu. Benim daha ilkokuldan beri tanıdığım sevimli çocukta kendisini bildi bileli dindar, birbirine bağlı, neşeli bir ailenin çocuğudur. Kanatın hayatına uyuşturucu eşi ile girmiştir, diğerinin ise arkadaş marifetiyle farkında bile olmadan. Onun ölümü ile hem ailesinin yıkılışına hem de durmadan kendi vicdanlarında olsun ya da çevreye karşı olsun savunma çabalarına şahit olmak çok acı idi benim için. Daha 20 li yaşlarına ulaşmadan bir şafak vakti zehirlenmiş cesedi bir cami avlusuna atılıvermişti. Çok karanlık noktaları vardı ölümünün. Aynı tarihlerde Kanat’ın Eroin Güncesi isimli kitabını ve imza günüde tuvaletteki altın vuruşla intiharını duyunca hemen koşup kitabını aldım telaşla. Beni öylesine acele ettiren arkadaşımın ailesinin acısı mı idi yoksa ben de küçük bir oğlan çocuğu yetiştirirken hiç beklenmedik bir tehlike artık hayatlarımıza sızıyor, kuşatıyor bizleri de duygusu mu idi bilemiyorum. Kitabını okuduğumda tahminimden çok sarsıldım. Çünkü bütün zihninin dağınıklığına rağmen çok kabiliyetli bir yazardı Kanat. En kötüyü görmüştü. Zehirin etkisi ile sızdığı, sabah ise başına ne geldiğini hatırlamadığı, dahası artık umursamadığı günleri yaşamıştı. Belki bu yüzden şu sözlerle başlıyordu kitabına: “ Hey millet ben ölmeye karar verdim, niye biliyor musunuz, çünkü yaşım 27’ ye dayandı, benim gibiler fazla yaşamamalı. Allah korusun ya ölmeye değil de üremeye karar verseydim! Neyse ki aklım hala başımda, sahneye girmem gereken yeri bilemedim ama çıkmam gereken yeri biliyorum” Bu açıdan benim arkadaşımın kardeşine benzemez Kanat. Ölümü kendi tercihidir. Planlıdır. Yıllar süren bir mücadelenin, arınma çabasının artık çaresizce sona erişidir. O da yenilmiştir bir şekilde hayata. Hem kurbandır hem değildir. Ve belki de Kanat’ın kitabını bitirdiği şu son sözler sadece birkaçının hayatını anlatabildiğim hassas ama hayata tutunacak bir dal bulamamış yazarların ortak duygusudur:

“Hayal kurmak çamaşır suyu içmek kadar zor!
Yazacak bir şeyim de kalmadığına göre…Evet, artık bitti, perde!”

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu