25 Oca
Milattan önceydi galiba 20 yıl kadar oluyor bu şehre geleli. Daha öncesinde sadece bir haftalık seyahatlerle geldiğim, bir iki akraba evi ve Emirgan daki çay bahçesinden ibaret olan şehirle gerçek tanışmam üniversiteye başladığım sene babamın emekli olup Ankara’ daki memuriyetine son vererek taşınmamızla oldu. Üniversiteyi burslu okuyan babam aldığı bursun karşılığı Anadolu da işe girmiş, gidiş o gidiş bütün bir hayatı İstanbul hasreti çekmekle geçmişti. Şimdi annemle babam çocuklarının ve gençliklerinin aşkı şehre kavuşmuşlardı ama ben kelimenin tam manasıyla nefret etmiştim İstanbul’ dan.
Bitişik nizam apartmanlar üstüme üstüme geliyor, tıklım tıkış otobüslerinden, trafiğinden nefret ediyor her yerde bir derbederlik ve köhnemişlik görüntüsü buluyordum. Hele o Gümüşsuyu binasındaki okulum yok mu; karanlık koridorlar, çocukluğumdan beri nefret ettiğim florasan lambalar, pislik içinde yerler. Üniversite denince benim aklımda canlanan ODTÜ kampusü gibi bir yerdi oysa. Tarihiymiş basbayağı köhne işte. Şehrin havası bile sinir bozucuydu; miskinleştirici, yağmur altında bile yapış yapış terleten… Taksim deki çiçekçi kadın yerden göğe kadar haklıydı okkalı küfürler savurup durmakta. Bütün ilkleri bu şehirde gördüm; yankesiciler, tacizciler. Sonraları yerle bir ettikleri güzelim Cennet Bahçesinin tuvaletinde bir travestiyi tuvaletlerin pisliğine şikayetlenerek kapı açık işer görünce korkudan ellerim ayaklarım titriyor, her yerde bu kadar bol miktarda örtülü, çarşaflı olması ise beni sinirlendiriyordu. Hele o çarşaflılar muhakkak benden nefret ediyor olmalıydılar. Zaten iyi olsalar Ankara’ da oturduğumuz sitenin köpeği hiç durmadan o çarşaflı kadının arkasından havlar mıydı. Deniz alabildiğine pis, camiler ise hep biribirine benzeyen toz kokulu yerlerdi. Ayasofya ise küf. Tunalı Hilmi de arkadaşlarımla gezmeyi, Akün sinemasına gitmeyi, Botanik parkının iğde ve leylak ağaçlarını, kışın Kurtuluş parkında patenle kayarken düşenlere gülmeyi özlüyordum.
Sanki bu şehir bana, benim hak ettiğim bir ceza olduğu gibi ben de onu kirleten bir şeydim diyor ya Orhan Pamuk. Hayır bu şehir bence zaten kirli, saçma ve ürkütücüydü. Ne çiçek pasajının anlamı vardı gözümde ne de Nusretiye camii’ nin. Gördüğüm camilerin avlularındaki mecnunlar gibi beni de bekleyen sadece delilik olabilirdi bu gidişle.
Ne zaman barışmaya başladım, ne zaman vazgeçilmezim oldun. Önce dostlarımı mı sevmeye başladım. Sanmam. İlk boğazı sevmiş olmalıyım. Belki Sarıyeri. Ders arası tenefüste solcu eski arkadaşlarla çene çalıp öğleden sonra çarşafa benzer kıyafetli ablaların yanına koşmak, iştahla icat ettikleri yağda kavrulmuş domates gibi garip yemeklerine saldırmak, babam bile küçükken göç ettiği halde vaaay Seerdi (Siirtli) hemşehrim diye pohpohlanmak, eskiden benim için bir muamma olan başörtülü kızların okudukları kitap ve gazetelerle ilgili muhabbetlerini dinlemek, şimdi bir Süreyya yıldızı olan bir ablamın nemli gözlerle okuduğu kur an ile hüzünlenmekti belki beni şehirle barıştıran. Yavaş yavaş şehir benim için dostluk, çeşitlilik, tarih ve iman gibi anlamlara bürünüyordu. Özellikle sur içinde gezdiğim hemen her sokakta acı tatlı bir hatıra, bir anlam vardı. Ya bir Osmanlı mezarı ya bir eski kilise, bol miktarda tarihi camii, medrese, ahşap bir konak, bakımsız bir çeşme ya da iki kara günün utancını taşıyan metruk Rum evleri. Ne küf kokusu dokunuyordu artık bana ne kiri pası. Ahşap konakları bile restore edilmeden güzeldi; cicili bicili kıyafetleri bozuyordu onları. Ah bir de iki de bir yanmasalar.
İsyanın, öfkenin, mücadelenin şehriydi bu. Haşmetli bir yükselişin, önlenemez bir çöküşün; Mimar Sinan ın, Hezarefen in, Levantenlerin, Cenevizlilerin, Beyaz Rus göçmenlerin, sofuların, Nakşilerin, Mevlevilerin, Cerrahilerin, Kağıthane sefalarının, sürgünlerin, suikastlerin, yar etmediğimiz Ermenilerin, mütareke yıllarının, cumhuriyet balolarının, 6-7 eylüllerin, Yassıada bekleşenlerinin, 12 eylül sonrası karakollarının, büyük Sirkeci yürüyüşlerinin….
Lanet olsun ne haliniz varsa görün, aldım başımı gidiyorum diyen bir ihtiyarın psikolojisindeyken dahi tekrar tekrar ruhumda kıvılcımlar uyandıran, ümit etmeyi, sabretmeyi, hayal etmeyi öğreten şehir. Bazen kirli, derbeder, yoz ve acımasız, bazen sonradan görme ve berbat bir lüksle sarhoş, Gökkafes gibi binalarla böğründen hançerlenmiş ama illa ki hatıralarla dolu, yaşayan ve renkli. Renkleriyle manalı. Benim şehrim.
| KİTAP ARAYIN! |
"Renklerin Şehri" konusuyla ilgili 1 yorum yazılmış.
İtülüyüz herhalde.. :))
Bekleme; bu konuyla ilgili ne düşündüğünü yaz!