31 Oca
Merhabalar. Bendeniz Hayâl.
Hani şu, daha çok yapayalnız kaldığınız anlarda hatırladığınız ve dalıp gittiğiniz şey. Dalıp da uzun uzun yürüdüğünüz, sonunu bulamadığınız ama yine de bir türlü vazgeçemediğiniz; gölgeniz mi desem, ikiziniz mi, işte o’yum ben.
Lügâtlar beni şöyle tarif ediyor: “ İnsanın zihninde canlandırdığı şey, hülya, imaj; bir olay veya eşyanın zihinde kalan izi; gerçekte olmadığı halde görüldüğü sanılan şey, görüntü…”
Etle tırnağı düşünün; hiç ayırabilir misiniz ikisini birbirinden?
Sonra, ruhla beden de öyle. Onları da ayıramazsınız. Ayrıldıklarında âkıbetleri bellidir: ölüm!
Ölüm mü dedim? Aman ne fenâ! Fenâ elbette! Çünkü ölümün olduğu yerde benim varlığım söz konusu bile olamaz. Ölüm varsa ben yokum, anlayacağınız! Ben canlılığın işaretiyim çünkü. O yüzden ey insanlar, beni yaşatmak ve içinize doğru upuzun yolculuklara çıkmak istiyorsanız eğer, hemen ölmemeye bakın!
Yaşayan her insan, kaç yaşında olursa olsun, hayâl kurmak zorundadır! Dikkât edin; zorundadır diyorum. Rica- minnet meselesi değil yani. Ben çünkü, yukarıda da zikrettiğim gibi, canlı olmanın, diri olmanın timsâliyimdir.
Bazen, soğuk buz gibi havalarda sıcacık bir çay içersiniz hani, ya da sıcak yaz günleri tembel tembel pineklerken, gözleriniz dalıp gider ya bir yerlere. İşte öyle bir şey beni tanımlamak!
Bakın ben bile nasıl zorlanıyorum kendimi anlatmaya çalışırken.
Yine de anladınız ama, değil mi?
-Bu gün nasılsınız acaba?
-Alış verişten mi geliyorsunuz?
-İşinizle aranız nasıl?
-Eşinizle geçinebiliyor musunuz?
-Aman ha, kendinizi tıka basa doyurayım derken, kedinizi aç bırakmayın sakın!
-Çocuklarınıza her akşam mutlaka masal anlatın; uykuya öyle gitsinler, masal dinleyerek.
-Bir de ağaç dikmeyi unutmayın kesinlikle, şubat ayını uğurladığınız günlerde!
Şimdi hatırladınız herhalde beni?
Hatırladınız evet. Bunu, telâşa kapılan, hattâ panikleyen hâlinizden anlayabiliyorum. Haklısınız telâşlanmakta. Birdenbire, pat diye çıkmakla karşınıza, çok da iyi etmediğimin farkındayım aslında. Alıştıra alıştıra yapmalıydım bunu, her gün bir parçamı ortaya çıkararak.
Eskilerin deyimiyle, peyderpey.
Ne tuhaf. İnsanlar beni telâffuz ederken kimileyin ‘hayâl-meyâl’ ifadesini kullanırlar. Tıpkı, şöyle- böyle ya da falan- filân der gibi. Çok itici ve incitici bulurum bunu ben. Şahsıma yapılmış en büyük hakaret olarak kabul ederim. Böyle bir şey olabilir mi hiç? Meyâl: ne kötü bir isim! Bir de benim ismime bakın: Hayâl. Nasıl da güzel ve zarif bir söylenişi var, değil mi ama!
Şunlara bir bakar mısınız: Hayâl kurmak, hayâl etmek, hayâl âlemi, hayâl gibi…
Şimdi bir de şöyle okuyalım isterseniz: Meyâl kurmak, meyâl etmek, meyâl âlemi, meyâl gibi…
Sonra, bir de şuna bakın: Arzu ettiği bir şeyin gerçekleşmemesi hâlinde, hissettiği üzüntüden sonra hayâl kırıklığına uğrayan birsi için, meyâl kırıklığına uğradığını söyleyebilir misiniz?
Ya da hayâle kapılanlar için, meyâle kapılanlar diyebilir misiniz?
Söyleyemezsiniz, diyemezsiniz!
Peki, bu konuda ısrarcı olan var mı hâlâ?
Sanırım yok.
Eh, öyleyse Sezar’ın hakkı Sezar’a kardeşim!
Ya da nasıl derler: yiğidi öldür, hakkını yeme!
Yaşımı soracak olursanız (ki, merak edenler vardır mutlaka), çok yaşlıyım, çok! İnsanın yaratılmasıyla birlikte başlar benim yaşım ve kıyamete kadar da sürecek demektir. Kıyamet mi? Hani şu, taş üstünde taşın kalmayacağı, dağların pamuk gibi savrulup, göklerin kâğıt gibi dürüleceği o dehşetli vakti diyorum. İşte o vakit geldiğinde bana da elveda!
En son diyeceğim odur ki baylar ve bayanlar; ben gideyim yoluma, meyâl efendi ya da hanfendi ya da her neyse işte, nereye giderse gitsin! Yeter ki, bir daha çıkmasın karşıma!
| KİTAP ARAYIN! |
"HAYÂL İLE MEYÂL" konusuyla ilgili 1 yorum yazılmış.
Değerli üstadım Adem bey. Bu yazınız aklıma başka bir ikilemeyi düşürdü. O da Hayal ile Melal. Hep, biri diğerine yabancı durmaya çalışsa da sonunda yolları birleşen iki kavram. Herkesin, ucundan kıyısından nasiplendiği, iki hayat gerçeği.
Bekleme; bu konuyla ilgili ne düşündüğünü yaz!