12 Şub
Geçtiğimiz akşam, bir kaç günlüğüne Washington’da bulunan bir dostumla akşam yemeğinde bir araya geldik. Bir başka eyalette bulunan önemli bir üniversitenin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün başkanı olan dostum özellikle Avrasya ve Rusya üzerine derinlemesine bilgil sahibi. Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu bölge üzerine çok sayıda çalışması ve yayınlanmış kitabı bulunuyor. Hal böyle olunca yemek boyunca sohbet konusu Türkiye, dolayısıyla gündemdeki ‘Başörtüsü meselesi’ idi.
“Bana bu meseleyi kapsamlıca anlatabilir misin?” diye sordu. “Bugün bu yasak kalktı. Bunun Türkiye’deki yansımaları neler?
“Tabii ki” deyip etraflıca aktarmaya çalıştım meselenin dünü ve bugününü. Yarınına dair ise kimsenin bir tahminde bulunamayacağını belirttim ve nedenlerini anlatmaya çalıştım. Güçler ayrılığından başlayıp, gölgelerin gücüne ulaşan derin bir sohbet oldu. Başörtüsü yasağının kalkması gerektiğini savunanların argümanlarını ve buna karşılık yasağı destekleyenlerin görüşşerini anlattım.
Buraya kadar anlattıklarımı büyük bir dikkatle dinleyen dostum tam bu noktada hayretle kesti sözümü: “Bir saniye. Sen şimdi bir üniversite rektörünün ‘Başörtüsü yasağı kalkarsa üniversitelerin kapısına kilit vururuz’ diye açıklama yaptığını mı söylüyorsun?”
“Evet öyle” dedim.
“Ve diyorsun ki bir diğeri ‘Biz ne yazık ki başörtü kullanan kızlara hakettikleri notu vermeyiz’ diye konuştu”
“Doğru” diye ekledim.
Yüzünde derin bir ‘kavrayamama hali’ belirdi dostumun. “Bu” dedi “Soğuk Savaş yıllarının Komunist Parti’sindeki düşünme pratiği. Ben Türkiye bunun oldukça uzağında sanıyordum. Özellikle üniversite seviyesinde” diyebildi sadece.
O en azından bunları söyleyebildi. Ben söyleyecek hiç bir şeyim olmadığını o an farkettim. Yüzlerce öğretim üyesinin yasağın kalkması yönünde bir ‘özgürlük bildirisi’ne imza attığını, bazı rektörlerin yasak kalkarsa öğrencileri memnuniyetle okullara alacaklarını açıkladıklarını anlatmaya çalıştım. Ama dostum bu esnada hala bir üniversiteye hizmet etmekle görevli bir rektörün kendisini nasıl olup da o kurumun, kurumlar bütününün ve hatta sistemin sahibi olarak gördüğünü anlamaya çalışıyordu.
Konuyu mümkün olduğunca büyük bir hızla Amerika’da yaklaşan seçimlere getirmeye çalıştım. Vakit gece yarısına yaklaşırken restorandan ayrıldığımızda ise Washington’un ayazı ile birlikte cevabı verilememiş onlarca soru da yüzüme çarpıyordu: Nasıl oluyor da senin, benim, bizim oluşturduğumuz bir sistemin senin, benim ve bizim aslında tamamen kaza eseri bu dünyaya geldiğimizi düşünen sahipleri olabiliyor? Daha da ötesi nasıl oluyor da varlık sebebi bağımsızlık ve özgürlük olan bir sistemin bir sahibi olabiliyor? Halifeligin modernize edilmiş ve bir gruba dağıtılmış hali değil mi bu elitist yapı? Bu bir mikrofonun düğmesine dokunma rahatlığında kapısına kilit vurulabilen üniversiteler kimin?
Bu ve bu minvaldeki onlarca sorunun cevabı bir gün bulunabilirse eğer o günün ertesinde umut var demektir.
| KİTAP ARAYIN! |
Bekleme; bu konuyla ilgili ne düşündüğünü yaz!