Arşiv: Şubat, 2008

Bilginiz olsun

İki gündür şehir dışındayım. Şehir dışında bulunmakta olduğum iki gündür güzel, sevdalı insanlarla tanıştım.İnsanımızın güzelliklerini gördüm.Türkiye ‘mizin yedi bölgesinden , seksen bir vilayetinden ve çeşitli ilçelerinden insanlarla tanışma ve konuşma, görüşme imkanı buldum.
İnsanların mutlaka öğrenmesi gereken konularının olduğunu kabul ediyorum.Bu arada şunu da ; belirtmeden geçmeyeceğim.Cep telefonun hayatımızda aslı ihtiyaçlardani olduğunu öğrendim.

(more…)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Ela

    Çocuğun gelince süt dişleri
    Büyür annenin sevinci
    Su içlerinde çakıl tanesi
    Ve mayhoş bir ağartı uçlarında
    Eladır bu
    Çiy damlası tırnakları
    Diş goncasında acı bir kamaşma
    Gülerken ağlaması

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • sürek avı

    sayısız deniz gibisin
    sayılı gecelerde
    saymakla bitiremem seni
    bilimsel bir sevdayla sevdalandığım hayat
    seni halkıma adadım
    mevsimine göre
    öptüğüm şehirlerde
    kendimi sana kodluyorum
    iltimas geç
    html kullanarak

    27 Ocak 08
    Nilüfer

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • ŞİMDİ GİDİYORUM

    - …Yokluğuna bir gram mevsim değdi bugün. Yağan benim en viran olmuş, en senle dolu yanıma denk geldi. Yıkıldım ben. Seni en derinden terk ediyorum. Yani ellerinden…

    Sebepsiz yere gidişini bir mektupla sebeplendirmek istemişe benziyor. Bu mektup elime geçtiğinde –hani olur ya- suç bendedir belki dedim. En büyük suçum ona ellerimi sunmuş olmamdı. Ellerimi anlayarak gittiğini gördüm ya… Duramam artık, gidiyorum.

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Öykü
  • Arka Bahçe

    Evin gölgesidir arka bahçe
    Bir yatak odasının
    Usulca taşan sıcağı

    Çocuğun dokunuşu
    Annenin durgunluğudur arka bahçe
    Dudakta öpücük izi
    Bir yaradır kuşun kanadında
    Elmaya düşen ala
    Çatlayan yüreği narın

    Seksek için yollara
    Çizilen şekillerdir arka bahçe
    Bir gelinin ilk gecede
    Yere düşen duvağı

    Dul bir kadının
    En tenha yeridir arka bahçe
    İşveli ve içli sözleri
    Ya da yanlış yorumlanan
    Pembe gülüşü

    Asker mektuplarının
    Okunduğu yerdir arka bahçe
    Ve üzgün bir sevdanın
    O solgun haresi

    Şairin haremidir arka bahçe

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 2 Yorum
  • Kategori: Şiir
  • Washington Notlari

    Geçtiğimiz akşam, bir kaç günlüğüne Washington’da bulunan bir dostumla akşam yemeğinde bir araya geldik. Bir başka eyalette bulunan önemli bir üniversitenin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün başkanı olan dostum özellikle Avrasya ve Rusya üzerine derinlemesine bilgil sahibi. Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu bölge üzerine çok sayıda çalışması ve yayınlanmış kitabı bulunuyor. Hal böyle olunca yemek boyunca sohbet konusu Türkiye, dolayısıyla gündemdeki ‘Başörtüsü meselesi’ idi.

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • İnsansın

    Kaleminden akıyor mu iyilik
    Duymaktan sızlıyor mu yüreğin
    Yazmaktan acıyor mu elin
    İnsanın, toprağın bir mi değerin
    İşte o zaman insansın insan

    Rüzgarın okşuyor mu dallarını ağaçların
    Bir nefes daha soluyor mu dalgaların
    Önemlisi ölmüyorsa çocukların
    Meydan da kalsan da insansın insan

    Kurşun delmiyorsa dağlarını
    Vadinde uzanıp uçuyorsa kuşlar
    Dilinden anlamasa da insanlar
    Gayet insansın insan

    Der gibi değilse dilin
    İçinde türlü türlü renklerin
    Siniyorsa içine resmin
    Gayet insansın insan.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Şiir, Blog
  • Haydar Ergülen’le söyleşi

    Haydar Ergülen: Şiir insanın nasıl yalın haliyse, dostluk da doğal halidir…
    Söyleşi: Hüseyin Akın

    Bir yazınızda “Kaleminden incelikler, iyilikler damlaması gereken şairlerin kaleminden kan ve şiddet damlıyor” diye yakınıyor ve bunu şairlerin düzyazıya fazla bulaşmalarına bağlıyorsunuz. Hatta ‘şairler bir an önce tez elden şiire dönmeli diyorsunuz. Gerçekten durum söylediğiniz gibi mi, düzyazı şaire yaramıyor mu?
    Şiirden çok şairin/şairliğin önemli olduğu bir dönemdeyiz, ‘gösteri toplumu’nun bir gereği olsa gerek bu da. Yani ‘şair’ de aslında bir tür ‘sanatçı’ olduğunu keşfetti!’ Bu gecikmiş keşfin doğal sonucu olarak da şair kimliğiyle, kılığıyla, sıfatıyla görünmek her şeyden önemli oldu. Benim yıllar önce yazdığım biraz ironik ama doğrusu yazmaktan biraz da acı duyduğum bir şiirim vardır, o şiir bu duruma temas eder: “Eskiden şiir dağıtıp kendi görünmez adamlar vardı / derviş de abdal da şair de onlardı, kayıp derviş / sıfat abdal, ıssız şair, torbada söz, göğüste ruh / şimdi yokmuş ne gerek, yaman derviş, zaman / abdal, taze şaman şairler var. // Hevesini bir kılmadan / ya nasip nedir bilmeden, halk içinde halka karşı / sığ sularda derin mana avlayan şairler var ki, saltanat/kayığında hem, hem başkalarının suyunda, yine de / kayıkçı değil derviş sıfatında görünmeyi dilerler / âleme, şimdi şairlik görünmektir. Göründüler.”
    Düzyazı da şairlerin ‘görünme’ biçimlerinden biri, bu şiir üzerine yazı yazarak da olur, gazetede köşe yazarak da, şiirden bağımsız denemeler ve internette yazarak da olabilir. Düzyazıya fazla bulaşırsanız tartışmalara, polemiklere girmeniz de kaçınılmaz olur. Hani Çehov’un ünlü sözü gibi,’oyunun başında sahnede bir tüfek varsa, oyunun sonunda o tüfek mutlaka patlamalıdır.’ Düzyazıyla fazla halvet olan şairin durumu da budur, sonunda o kalemden ister istemez kan ve şiddet, patlamasa bile, damlayacaktır. Bilemiyorum belki şairin ‘ego’su, diğer sanatçılardan ya da edebiyatçılardan daha şişkin olabilir, kalem ve yazı bu egonun patlaması için bir bahane olabilir. Bazıları için bu eylemin sayıklama hatta daha da kötüsü kusma biçiminde gerçekleştiğini biliyoruz. Kendini bundan kurtarabilmiş pek az şair var bence.
    Şiir-düzyazı ilişkisi üzerine epey yazı yazdım, hem şiir dergileri çıkardığımız için (vaktiyle Üç Çiçek, Şiir Atı, şimdi Eskişehir’de Yazılıkaya) hem de gerek şiirle ilgili yazılar, başka düzyazılar, denemeler, gazete yazıları da yazdığım için bu beni de ilgilendiren bir ilişki oldu her zaman. Beni üzen, şiirinde gayet sakin, mutedil, hatta ‘cool’ tabir edilecek derecede serinkanlı olan şairlerin düzyazıda adeta sözlerinde şiddetler çakan yazılar yazması oldu. Böyle çok örnek var maalesef. Sanırım bunun biraz da sınırlı bir hayat ve dünya bilgisiyle, tecrübesiyle olduğu kadar, şair sezgisinden önce insani sezgilerinin de azlığıyla ilgisi var. Bazıları bize bilmediğimiz dünyalardan, merak ettiğimiz şeylerden haberler verirken, gerek şiir hususunda gerek insan ve hayat hususunda bilmediğimiz pek çok şey öğretirken, bu sezgisi kadar sevgisi de kısıtlı ve sınırlı olan şairlerin diyelim, bir şekilde ama mutlaka ‘görünme’ ihtiyaç ve arzusuyla edebiyat da şiir de zaman zaman kan gölüne dönebiliyor.
    Şimdi gazete sayfalarında, şiir dergilerinde bu durumun epey azalması yanıltıcı olmasın, asıl kıyamet internet ortamında kopuyor. Özellikle son bir yıldır benim mail adresime de bir kaç şiir grubundan gelenleri okuyunca, ‘şairler bir an önce yazıyı filan bırakıp şiire dönmeli’ diye düşünmeye başladım. Bir yandan da şöyle düşündüğümü itiraf etmeliyim: Aslında buralarda kalsalar daha iyi olur, bu kadar dar, kısıtlı, kavgacı, hırslı, bencil, şiddet yanlısı, küfürbaz kimseler şiir yazsalar ne olur yazmasalar ne olur? Hadi biraz daha açık söyleyeyim: Bunların yazdığı şiirden ne hayır gelir?
    Şairlerarası hırs, kin ve iddia olimpiyatları…
    Diğer taraftan yazının görsel şizofreniye karşı terapi unsuru olduğuna dikkat çekiyorsunuz. Yazı insanı kimsesiz bırakmamak için nöbetteyse şairlerin elinde ne oluyor da bambaşka bir hal alıyor? Yoksa yazı kâğıtta durduğu gibi durmuyor mu?
    “Yazı, görsel şizofreniye karşı terapi unsurudur” cümlesi sanırım bu haliyle bana ait değil, ya da tamı tamına böyle bir cümlem yok, yani kuramayacağım için söylüyorum bunu, yoksa reddedemeyeceğim kadar doğru, üstelik de ‘fiyakalı’ bir cümle, bana yakıştırdığınız için çok teşekkür ederim. Sorunun ikinci cümlesine daha çok katıldığımı da söylemeliyim: Yazı insanı kimsesiz bırakmamak için nöbette olmalı, ama yukarıdan beri anlatmaya çalışa geldiğim gibi şairlerin elinde de fazla durmamalı. Sanırım şairler yazıyı bir ‘hesaplaşma alanı’ olarak görüyorlar, ‘rövanşist eğilimleri’ni diyelim, yazı üzerinden açığa vuruyorlar, böylece aslında çok esaslı, çok hakiki, çok renkli, çok sıkı, çok her neyse artık, güzel, iyi, doğru, kışkırtıcı olabilecekken, üstelik bunu da şairler yazabilecekken, belki de bildiğimiz bütün edebiyat türlerinin dışında, örneğin düzyazıdan, denemeden farklı olarak ‘şair yazısı’ diye bir tür bile çıkabilecekken bundan, pek olmuyor, az oluyor, neden ve nedense olmuyor! Olmaz olur mu, var işte, Cemal Süreya var, onunki öyle bir yazı ki, hani şiiri bile kimsesiz bırakmayacak cinsten! Demek ki yazıyı kâğıda dökmek / yazmak gerekiyor ki ona yazılırken gösterdiğimiz hassasiyetle, kâğıdın üstünde bir kabartma gibi dursun! Bunlar bilmiyorum ki nereye yazıyorlar, kâğıttan başka yazacağımız bir yer mi var?
    Peki, bütün bunlardan sonra Haydar Ergülen’in bir süre önce gazetede yazdığı, “Şairlerden bıktım, artık öykücülülerle arkadaşlık kuracağım” sözünü nasıl anlamak ve nereye yaslamak lazım? Öykücülerin tescillenmiş bir masumiyeti mi var yoksa? Ne dersiniz?
    O yazıyı yazalı hayli oldu olmasına da, aslında yirmi yıl önce de yazsam bugün de, aynı şeyleri söyleyeceğimi hissediyorum. ‘Şairlerarası hırs, kin ve iddia olimpiyatları’ sürekli olduğu için o yazı her zaman geçerlidir. Mehmet H. Doğan’ın YKY’den çıkan Yüzyılın Türk Şiiri Antolojisi etrafında kıyamet kopuyordu o sırada, tam da o günlerde, 2001’de sevgili şair arkadaşım Tuğrul Tanyol’un bir yazısını okumuştum, diyordu ki:”Şairlere saygı duymuyorum, dahası, büyük bir kısmı giderek bir acıma uyandırıyor bende. Şairin olması gereken yerle bulunduğu yer arasındaki uçurum bu duyguyu yaratıyor. Şair hiçbir zaman bu denli düşmemişti ve düştüğü yerde açılan çukur yalnızca onun eseridir… Giderek büyüyen, birbirini kıskanan, birbiriyle yarışmaktan başka bir işe yaramayan kötü şeyler üreticisi bir kalabalık…” Yazı bu minval üzre sürüp gidiyor.
    Yine o günlerde çok sevdiğim ve rahmetle andığım benzersiz hikâyeci ve romancımız Yusuf Atılgan’ın bir gününü anlattığı Sıradan Bir Gün başlıklı yazısını okuyordum: “Günlük ekmeğimizi alırım… Çayın altını yaktıktan, yüzümü yıkadıktan sonra, kısa bir kahvaltı yaparım. İşe gitmek için Kadıköy’den kalkıp Sirkeci’ye giden 9.10 gemisine erişmem gerekir. Sirkeci’den Cağaloğlu’na yürürüm. Yağmur yağmıyorsa yokuşu tırmanmak da iyidir. Çalışmaya hazırlar insanı. Akşam yemeğinden sonra televizyonda haberleri ve özellikle hava raporunu izlerim. Köyden, çiftçilikten kalma bir alışkanlıkla hava durumunu dinlemeden edemem.”
    Elbette hikâyeyi de şiir kadar severim, ama nedense bu yalınlığı, sadeliği bir şairden beklerdim. Yusuf Atılgan da bir bakıma benim şairlerimdendir, onun bunları söylemiş olmasının değeri de önemi de büyük. Benim şikâyetim diyelim, şiirden değil şairden, dünyanın dağdağasına, hızına, yarışına, gündelik politikasına, telaşına kendini fazla kaptırmış olması ve ‘sıradan’ biri olmak dururken ‘sürüden’ biri olması.
    Modern dünya: Reel politik alan
    Bazı yazarlar yazının niyetini yaşları kemale erince fark ederler ve yazmanın yaşamakla aralarına giren bir şey olduğunu itiraf ederler. Sizin de böyle düşündüğünüz zamanlarınız oldu mu? Ah bu yazı benim bütün zamanlarımı çaldı, ömrümü yedi dediğiniz anlar mesela?
    Ben o kadar yazmadım ya da bunu söyleyecek kadar sıkı, zor, çetin, yorucu şeyler yazmadım sanırım. Doğrusunu isterseniz böyle söylenmesinden de hiç hazzetmem, çoğunlukla da bunu söyleyenlere bakarım, zaten yazısından, şiirinden, kendisinden pek hazzetmediğim kimselerdir. Ne şiir ya da yazı yazmakta övünecek bir yan görürüm ne de bunu dövünecek bir dert gibi âleme faş ederim. Şöyle dediğim oldu fakat: Reklam yazarlığına ilk başladığım ve yetiştiğim dönemlerde, 1983-1990 arası pek az şiir yazdım, sonraları bu konuda ‘araya reklamlar girdi’ dedim, ama bu, bir hali anlatmak içindi. Kısacası, “alınyazısıdır şiir, elyazısı geveze” diye bir dizem de vardır.
    Modern dünya karşısında şiirin ve şairin durduğu yeri nasıl görüyorsunuz? Şiirin geri çekildiğini ya da şairin kanatlarını yitirdiğine katılıyor musunuz?
    Modern dünya: Kimsenin kendi azınlığına sahip çıkmayıp, birbirinin azınlığına sahip çıkar göründüğü reel-politik alan. Tersi olsaydı, herkes kendi azınlığına sahip çıksaydı, saygı gösterseydi, eşit bir ilişki kursaydı, onunla barışık yaşasaydı yani, karşılıklı bir rıza içinde olunsaydı, o zaman ‘azınlık’ diye ber mesele de kalmazdı, çünkü ‘çoğunluk’ diye bir dert olmazdı. Bazıları şiiri de bir ‘azınlık’, daha doğrusu ‘edebiyatın azınlığı’ olarak görebilir, iyiniyetli pek çok yaklaşım da böyle zaten, roman okunuyor da şiir niye okunmuyor diye soruluyor, sorulubiliyor. Roman okumakla şiir okumak arasında bir ilişki mi var? Çılgın Türkler’i okuyorsunuz da Ece Ayhan’ı ya da Sezai Karakoç’u niye okumuyorsunuz diye sorulabilir mi?
    Şiirin geri çekildiğini hiç düşünmedim, hatta son yıllarda bu konuda düzenlenen bir kaç soruşturmaya da benden beklenmeyecek kadar ‘sert’ yanıtlar verdim. Bence geri çekilen şiir değil, dünya geri çekiliyor, ‘şehrin insanı’ndan, bugünün hayatından dünya da geri çekiliyor sanki. Şiir nasıl yeniden yeni bir şey olmalı ki şu geriye çekilen dünryaya mukayyet olabilmeli, şifa olmalı, hiç değilse teselli mahiyetinde olmalı, bilemiyorum. Belki de onun adı şiir değildir, olmayacaktır artık, kendimizi boşuna yormayalım, kandırmayalım, birbirimizi de ama daha da önemlisi şiiri de boşuna yormayalım, derim. Şiirin de bir sonu, neden olmasın, vardır. O da kendimizin yazıp kendimizin okuyacağı zamanlardır, o günlere iyice yaklaşmış olabiliriz ve bu tartışma asla bazı arkadaşların yaptığı gibi şu şair bu şair, şu kuşak bu akım meselesi değildir bana kalırsa, Türkçe ya da başka hangi dilde yazarsak yazalım, şiirin bugününe ilişkindir.
    Yaşla beraber gelen klişelerden bahsediyorsunuz denemelerinizde, bir şair için klişe sorunu şiirde de yaşla beraber gelen bir sorun mudur? Dönemlerin, kuşakların ya da ilerleyen yaşın şiirde döngü ve tekrar yaşatma sorunundan bahsedebilir miyiz bugün için?
    Klişenin yaşla pek ilgisi yok, genç yaşlarda da başlayan ve hiç bitmeyen bir sorun olabilir bu. Daha tehlikelisi ise bence ‘şair klişesi’dir. O galiba yaşlandıkça daha da beter tahammülfersa bir hal alıyor ve sanırım kurtuluş da yok bundan. Bundan uzak durmaya çalıştım, bu sıfatı, ‘şair’, mümkün olduğunca üstüme alınmamaya, kullanmamaya çalıştım. Kendime ‘şiir yazarı’ deyişim tevazumdan değildir, kendimi bu bahiste öyle gördüğümdendir. Bence şairlik, velilik derecesinde değerlidir, ona erişen de çok azdır, o yüzden asla kendime ‘şair’ demem, diyemem. Ama kendisinde bunu vehmedenlere de anlayışla yaklaşırım, demek ki öyle hissediyor diye düşünürüm.
    Öte yandan ‘rutinin büyüsü’ne inanan biri olarak doğrusu şiirde tekrarın mevcudiyetine ve kaçınılmazlığına da inanırım. Şiir ‘eski’ bir şeydir çünkü ve bir bakıma da ‘ilk söyleyen’den beri bütün şiir yazanlar da, hepimiz, onu tekrarlayarak geldik, geliyoruz. Hem böyle bir tekrar vardır hem de doğrusu şiir o kadar da deneye açık bir alan değildir, sınırlıdır yani deney alanı ve imkânı. Şiirin özü, ruhu, doğası, ne diyersek diyelim, öteyandan, buna da çok izin vermez, bu deneylerin sonunda ortaya çıkan şey de belki başka bir şey olur, olabilir. Buna itirazım yok. Resim severim, bilhassa yurtdışında ilkin müzeleri gezerim ama bugün ‘güncel sanat’ dediğimiz ve Türkiye’de de çok iyi sanatçıların yetiştiği alandaki çalışmaları da ilgiyle izlerim, bienale giderim, yeni eğilimler sergilerini kaçırmam, filan… Diyeceğim ben bu hususta, yani kendi yazdığım şiir konusunda klasik ve muhafazakâr bir adamım ama Türk şiirinin günümüzdeki arayışlarıyla da çok ilgiliyim, merak, ilgi ve heyecanla izliyorum. Ücra, Heves, şimdi de Mahfil dergisindeki arayışlar, ‘ikincibinyeni’ şiirinin ürünleri, bir ‘şiir yazarı’ olmaktan önce, iyi bir ‘şiir okuru’ olarak beni ilgilendiriyor elbette.
    Ece Ayhan’dan Sezai Karakoç’a…
    Bir şair olarak bu dünyadaki yolculuğunuzun seyri nedir? Firari misiniz, yoksa sürgün mü?
    Vallahi, en iyisi ‘Gelmiş Bulundum’ demek ki, bunu da çok sevdiğim Edip Cansever’in aynı adlı şiirinden alıp, son yıllarda hayli kullandım, o şiiri bilirsiniz. Kendime, halime de çok uydu, bu dünyadaki yolculuğuma da, sonra kelimelerle olan yakınlığıma da uydu. ‘Gelmiş bulundum’ diyorum, ardından da ‘yazmış bulundum’ demek icap ediyor haliyle. Ben ‘yazmasam çıldarmazlar’danım, ama Sait Faik ‘yazmasa çıldıracaklar’dandır, iyi bilirim. Ben sanırım okuduğu için yazanlardanım, çocukluğumdan beri çok okuduğum, iyi bir okur olduğum için yazmayı da sevdim, hangisi öncelikle deseniz, hiç tereddütsüz okumak derim. Yani yazmasam da olurdu. Varoluşumu şiire, şiir yazmaya da bağlamıyorum, varlığı şiire bağlı olanları hissederiz, ama bunun fiyakasını sürenlerin gülünçlüğünü de iyi biliriz. Bizde biliyorsunuz kendini ‘kaybedenler kulübü’ olarak adlandıran konformistler vardır, şiirde de biraz böyle bu, kendini hakikatın temsilcisi olarak görüp aynı bahçedeki kardeşlerine düşman kesilenler var, ki o zaman hakikat nerede, şiir nerede, şair nerede diye sormak gerekiyor! Ben sormayanlardanım, “kalsın benim davam divana kalsın” diyenlerdenim.
    ‘Düzyazı: 100 Yazı’ kitabınızda yer alan yazıların başlıkları son derece dikkat çekici. İki dünyayı bir ilgi bağıyla birbirine bağlıyorsunuz. Hayal ile ahşap, Çarşı ile abdal, Hafız ile semender gibi… Bu okuyucuya uyum, ünsiyet ve uzlaşma sıcaklığı yaşatıyor aynı zamanda. “İle” bağlacı Haydar Ergülen’in okumalarında, anlam ve yorum dünyasında, hatta dostluklarında bile çok önemli bir gösterge. Öyle ki kitabınızda Pir Sultan Abdal’dan Yunus Emre’ye, Ece Ayhan’dan Sezai Karakoç’a kadar birçok isim ortak bir zeminde buluşmuş gibi. Her düşünce ve siyasal görüşten insanla çok sağlam dostluklarınız var. Bunu nasıl sağlayabiliyorsunuz, böylesi bir ‘bağlaç’ ruhuyla mı? Biraz bahsedebilir misiniz?
    Yetişme tarzı diyelim, aile terbiyesi, içinde yetiştiğim Alevi-Bektaşi kültürünün hoşgörülü ortamı, “incinsen de incitme” diyen Hünkâr Hacı Bektaş Veli öğretisi, ‘ilim şehrinin kapısı’ Hz. Ali ve insanlığın büyük şehidi İmam Hüseyin sevgisi, büyüdüğüm mahalle, o dönem, taşra, okumalar, anlamalar, yakınlıklar… O yüzden bir bölümünü saydığınız bu isimlerin yanına daha yüzlercesi eklenebilir, eklendi, ama bütün bu yakınlıklar öncelikle kalple ilgilidir, kalpten gelir, birbirine kalplerini açmak, kalbin kapılarının her zaman açık olmasıyla ilgilidir. Söylemiştim, Aleviyim, hatta Garip Musa ocağına bağlı bir Alevi dedesiyim ve kendimi bildim bileli de sosyalistim. Ben nasıl kendimi Türkiye’nin zenginliklerinden, zengin kültürüne mensup oluşumlardan birinin üyesi olarak görüyorsam, bu isimleri de farklılıklarımızın bizi buluşturan, birleştiren temsilcileri olarak görüyorum. Ece Ayhan’dan ne kadar beslendiysem, Sezai Karakoç’tan da o nispette beslendim, yazılarımdan da bilirsiniz. Nabi Avcı benim hem gençlik arkadaşım hem de çok sevgili bir dostumdur, hem de edebiyat arkadaşımdır. Bir de unutmayın, biz Eskişehirliyiz, Eskişehir’de, vatanı sevmek bir semti sevmekle eş anlamlıdır. Ve o semtte Türk, Kürt, Alevi, Sünni, her düşünceye, her inanca yer vardır. Şiir nasıl insanın yalın haliyse, dostluk da doğal halidir diye düşünüyorum ve galiba öyle de yaşıyorum.
    Hiç yaşadığınız zaman ve ortama küserek ya da bunalarak ‘artık bu memlekette yaşanmaz” “ülkeyi terk ediyorum” dediğiniz anlar oldu mu? Bir şair bakışıyla sizin bulunduğunuz yerden Türkiye nasıl görülüyor?
    Oldu elbette, olmaz mı? Faşist çete artıklarının pek çok insanımızı, aydınımızı, son olarak da Hrant Dink’i vurmasının ardından çok düşündüm bunu. Hele ağzı salyalı katil sürüsü ‘Orhan Pamuk akıllı ol!’ diye mahkeme kapılarında tehditler savurduğu zaman, o sözün doğrudan bana söylenmiş olduğunu hissettim. ‘Nasıl yaşanır, nasıl yaşayacağız bunlarla’ dedim elbette ama terketmeyi hiç düşünmedim. Öyle olursa ırkçı faşistlerin ekmeğine yağ sürmüş olurdum, ‘ya sev ya terket’ tehditine boyun eğmiş olurdum. Ayrıca Nazım Hikmet’in “Bu memleket bizim” dediğini hiç unutmadım, kimse kimseyi bir yere kovamaz, süremez, kimse de kolayından gidemez, bu topraklar adama ‘hop nereye hemşerim’ diye sorar.
    “40 şair birden olsam / yazamam bir hevesi” diyorsunuz bir şiirinizde. Düzyazılarınızda da çokça vurguladığınız bir sözcük ‘heves’, ikincisi ise ‘nar’. Her ikisi de bir kıza ad olmaya yakışır cinsten. Siz hevesi değil nar’ı seçtiniz. Geçtiğimiz günlerde 2008’e kız babası olarak girdiniz. Nar kız dünyaya geldi. Nar bebeğe uzun ömürler diliyoruz. Hevese gelince, şimdi sormak istiyorum; nedir bu dünyada 40 şairin bile yazmaya güç yetiremediği hevesleriniz ya da en büyük hevesiniz?
    ‘Şiirin imkânsızlığı’ diyelim, ne kadar yazsanız, ki az değil, on beş civarında şiir kitabım var, hayli yazmışım demek ki, tıpkı o dizedeki gibi bir türlü ‘tamam’ diyecek şiiri ya da dizeyi yazamamak, diyelim. Oysa ne tuhaf ben hayatta ‘tamam’ (yani, kâfi, yeter, elverir anlamında) demesini de bilir ve severim, lakin iş şiire gelince nedense bir türlü ‘tamam’ olmuyor, ‘tamam’ diyemiyorum. Yakınlarda toplu şiirlerimin birinci cildi olan Nar’ın yeni baskısı çıkacak Merkez Kitaplar’dan. Eski baskılarında kısa yaşamöyküm de yer alırdı, şimdi onu tek satıra indirdim:”1956’da Eskişehir’de doğdu. ODTÜ Sosyoloji’yi bitirdi. Nar’ın babası.” Galiba son cümle, yani ‘Nar’ın babası’ olmakla hevesim kursağımda kalmamış olacak…
    Ben nasıl kendimi Türkiye’nin zenginliklerinden, zengin kültürüne mensup oluşumlardan birinin üyesi olarak görüyorsam, bu isimleri de farklılıklarımızın bizi buluşturan, birleştiren temsilcileri olarak görüyorum. Ece Ayhan’dan ne kadar beslendiysem, Sezai Karakoç’tan da o nispette beslendim, yazılarımdan da bilirsiniz. Nabi Avcı benim hem gençlik arkadaşım hem de çok sevgili bir dostumdur, hem de edebiyat arkadaşımdır. Bir de unutmayın, biz Eskişehirliyiz, Eskişehir’de, vatanı sevmek bir semti sevmekle eş anlamlıdır. Ve o semtte Türk, Kürt, Alevi, Sünni, her düşünceye, her inanca yer vardır.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Menfaat

    Günümüzde ki, birçok üretimin suni olduğu gibi dostluklarında menfaat üzerine kurulu olduğunu düşünüyor insanların birçoğu. Haklılık payı var. Günlük işlerimizin içinde sıkıldığımızda daraldığımızda aranan arkadaşlar sudan bahaneler üretiyorlar.
    Günümüzün insanı hizmet verirken karşıdan gelecek fayda varsa ona değer vererek o kişiye yakın olarak adım atıyorlar.
    Diğer arkadaşlarının isteklerine kulak tıkarken, menfaat varsa bir başkasından önce ona öncelik tanınıyor. Nasıl öncelik tanımaz ki, yarın onun aynı kişiye daha fazla işi düşecek.
    Dostluk dediğimiz de içimiz ısınıyor. İnsanların yüzleri gülüyor arkadaşımdır dendiği zamanlar.
    Arkadaşımız diye sahip çıktığımız insanların kalitesini test etmek basittir. Zor anınızda telefon açarak yardım talep ettiğinizde uykusundan feragat ediyor mu?
    —Evet, uykusundan feragat etmek ne?
    Sesimi duyar duymaz yanımdadır. Böyle arkadaşı olan insanlarımızın her günü bayramdır.
    Bence dünyanın en zengin kişisidir. Bazen paranın bile geçmediği yerler vardır. Ama arkadaşlığın geçmediği fazla olduğu alan bulunmaz.
    İnsan fedakâr arkadaşlarından oluşmuş kişilerle oturup kalkıyorsa, o insanın canı sıkılmaz, sıkılırsa dertleşecek birçok arkadaşı vardır.
    Hayatın gerçeklerini zamanla öğreniyoruz. Başımıza sıkıntı gelmeden herkesle olan diyalogunuza güvenerek sıkıntılı anınızda yanımda olur dediğiniz kişilerin sizi yanılması üzüyordur insanlarımızı. Aradığım arkadaşlar yardımcı olurlar diyerek telefona sarılırsınız.
    Aranan kişinin bizim ihtiyacımıza olumlu cevap vermesini isteriz. Olumlu cevap versin ki, derdimize çare olsun.
    Mutlaka o aradığımız zaman içinde bizim yanımıza gelmeleri gerekiyor. İhtiyacınız olduğundan aradığınız arkadaşların size yakın olduklarını düşünerek başvururuz. Herkese her dert söylenmez.
    Malumunuz mevsim kış. Kış mevsiminin en soğuk günlerini yaşıyoruz. Soğuk günleri yaşadığımızdandır ki, araçlarımızı çalıştırmakta güçlüklerle karşılaşıyoruz.
    Arabanızı çalıştıramadınız. Çalıştırmanız basit olacak lakin ittirilmesi gerekiyor. Soğukta üşümüşsünüz, bir an önce aracınızı çalıştırmanız zaruridir.
    Ama şöyle cevapla da şok yaşayabilirsiniz.
    Güvenerek telefon açtığımız insanların hemen evet geliyorum demesi gerekirken, çay içiyorum bekle demesi ne kadar doğrudur?
    Canınızı sıkar mı?
    Siz olsanız cevaba karşılığınız ne olurdu? Sen çayını iç ben soğukta seni beklerim der miydiniz?
    Yoksa başka çarelere baş mı vururdunuz?

    İnisiyatif sizin elinizde istediğinizi yapabilirsiniz ve bir daha kimlerle arkadaş olduğumuzu gözden geçiririz.
    Aradığınız kişilerin hemen evet sıkıntın mı var. Oraya geliyorum demelerini istiyor insanlar ama dostluklarda arkadaşlıklarda eski safiyetlerini kaybetmişler. Eskiler kendilerinden çok arkadaşları için yaşadıklarını dinleyince utanıyor insan.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • kim…

    Zaman zaman yokolup gitmek geliyor içimden , kaybolmak o kadar uzun bir süre meşgul ediyor ki bu çığlık ;günlerce gitmiyor yankısı içimdeki en kuytu yerin ,en muhalif yazılarla kaplı duvarlarından. Gidebilir miyim diye bitip tükenmek bilmeyen bir sorgunun içinde buluyorum kendimi . Ne kadar zor olabilir ki gitmek buralardan? Zaten yokluğum bile farkedilmez. edilse de belli kimin arayıp soracağı. Ya kira zamanıdır ev sahibim çalar kapımı ya da veresiyeleri toplayan bakkal çırağı nöbet tutar kapımda. Kim bilir belki de iki üç güne bir yemeğimi paylaştığım sokak kedisi.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Deneme

  • Üye Girişi





    Bağlantılar




    Arşiv



    KİTAP ARAYIN!




    Alexa Rating