Kıyıda bir açık parantez gibi duruşuyla, Amasralı BalıkçıRemzi, muhabbete bir virgül gibi oturuşuyla Ankaralı yazar Vefa Önal, birisi deniz tutkunu, birisi şiir. Aslında ikisi de gönüllerinin denizine sevdalılar.    Vefa Önal, “şair, şiirini oluşturan pek çok öz ve biçim ögesinin yüzdüğü koylara dalıp dalıp çıkarak, kimsenin görmediği, duymadığı, kendi incisini bulup çıkarır”derken, Remzi, elini denize sokup, “bugün balık olmaz hoca, denizin ateşi” var der. Sevdalarıyla olan ince dostluklarını özetleyiverirler.   İkisi de bana dilek ağaçlarını hatırlatırlar, sürekli dileklerde bulunup da sulanması akıl edilmeyen dilek ağaçlarını.   Bence Vefa Önal, “Şiir Sanatı” adlı eseriyle şiir ağacına yaşamsuyu veriyor.  

Şiirle yaşam arasındaki ilişkiyi titizce inceliyor ve diyor ki; “şiir, yazılmadan da yaşanabilir. Şiir; hayatın üzeri sıradanlıklarla örtülmüş özüdür. Bütün sanatların özünde olan bir sanattır, yapılarını şiirselleştirmeden sanat katına çıkamazlar.”

   Balıkçı Remzi, “sadece oltaya yem takıp, denize salarak balık tutulmaz, tutulsa da o balık,  balık sayılmaz “ deyiverir.

   Yazar Vefa Önal da; “şiir yalnızca sözcüklerle yazılmaz, bir imgesel dil virtüözü olmak gerekir” der ve dilin tarihini ve şiirle ilişkisini olanca yalınlığıyla seriverir gözlerimizin önüne.

   “Kadının yaratıcılığın alanlarında yok olması özgürlükle ilgilidir. Kadın erkek kadar özgür değildir, yaratıcılıksa özgürlüktür “ diyerek acıyan diğer yarısını dile getiriyor kitabında ve kadın şairlerin az oluşunu; “Ana tanrıça Kybele’nin, tahtını Kranos Oğlu Zeus!a bırakmasıyla” ilişkilendiriyor erkek egemenliğini ve “kadından şair olmaz” diyenlerle muhatap olmak zorunda kalıyor.

   Balıkçı Remzi ise; kızıma olta atmayı öğretirken “ bu gün deniz sevinçli” deyiveriyor.   Şiirde süregelen öz ve biçim tartışmalarına da diyecekleri vardır yazarın. “ Öz ve biçim; sanatsal yapının Siyam İkizleridir, ayırmaya kalkarsanız öldürürsünüz. Öz, tek başına ne konudur, ne temadır, ne imgedir, ne olaydır, ne düşüncedir, ne duygudur, ne de anlamdır. Öz bunların toplamıdır. Biçim deyince; ritim, uyak, ses, dil, söylem, sözdizimi, tonlama ve çeşitli söz sanatları akla gelmelidir. Anlatılmak istenenin nasıl anlatılacağıyla anlam bulur.

   Kör sabahlarda, kıyıda, öylece oturur Balıkçı Remzi. Bir sevgiliyi dinler gibi dinler denizi ve kalbinin sesiyle aynı olduğunu düşünür denizden gelen sesin. Yosunuyla, balığıyla, mercanıyla, dalgalarıyla bir sus dilini konuşur durur. Deniz bu sabah ne diyor dediğimde; “ bunu anlarım da konuşamam” deyiveriyor.

   “Sözcüklerin öldüğü yerde şiir doğar” diyor Vefa Önal. “ Dillerin onca gelişmişliğine karşın, bireysel duygu ve düşünce dünyasını, bütünsel varoluş bağlamında aktarmakta aciz kalması, insanın ezeli sorunudur. Şair şiirini yazmaya giriştiğinde, anlatmak ve duyurmak istedikleriyle, sözcükler arasındaki uçurumu görür ve diyalektiğin ipleriyle, uçurumun iki yakasına da gidip gelerek bir köprü oluşturur. Bu şiirdir ve sözcükler, bu gidip gelme sırasında ölüp yeniden doğarlar. Kişi bir dili ve o dilin sözcüklerini, hem kendinin, hem başkasının kıldığında, hem öznel hem nesnel kıldığında, hem öldürüp, hem dirilttiğinde şairdir ve yaptığı iş şiirdir.”   Vefa Önal, kitabındaki “şair çeşitlemeleri” bölümünde köpürüveriyor, yuvasını koruyan martı çığlığı gibi tiz. Özellikle, sadece yazanların bu bölümü okuyunca, kendilerini nereye koyacaklarını merak etmiyorum. Arkasından, bütün herkesi karşısına alıyor ve kendisiyle içten içe konuşuyor. Howard Fast’ın “ yürek yalnız bir kez görür, sonra gözler görür” sözüyle, şair ve şiir arasındaki sıkıntıları, ince hüznü, korkuyu, şair paranoyası diye adlandırıyor.   Hep aynı mıdır denizin türküsü, kuşların konserleri, rüzgârın dansı, çiçeklerin gösterileri? Birileri kuşlara şöyle ya da böyle öteceksiniz mi demektedir? Sanatçılara, özellikle şairlere, “ verili olanın “ sınırları içinde kalma dayatısından sıkıntılıdır “Şiir Sanatı” yazarı.   “Bir şair, verili olana mesafeli durmazsa kendi duyularının ve entelektüel yetilerinin –göreli, bağımsız- işleyişiyle kavranan, -verili olana aşkın bir varolana- yönelmezse, asla evrensel bir şiir kuramaz. Varolanla genel olanın diyalektik çatışması son derece zengindir. Evrensel olan ancak bu zenginlikten çıkartılabilir. Şair imgelem gücü sayesinde, verili olanı parçalarken onu yok etmez, onu aşarak verili olanın da içinde bulunduğu -aşkın olana- varır. Aşkın olanın gerçeği, verili olanın gerçeğinden daima daha bir bütüncüldür, daha bir insansaldır, derken bir yaraya parmak basmaz, yaralı bir parmağı sarar.   Modalaşmış, “salt kendim için, kendimi ifade etmek için şiir yazıyorum” sözü de oldukça rahatsız etmektedir yazarı. Bunun olanaksızlığını anlatır.   “yazılan şiirin –biricik- oluşu, kendini anlatmasından değil, kendi de dahil her şeyi –kendince- anlatmasından kaynaklanır. Yetenekli bir şair, aslını oluşturan diyalektik beniyle, aynı anda kendi olup, genel olup, parça olup, bütün olup şiirini yazar,” derken, birçoklarınca “ yazar okuru unutarak yazmalı, okur da yazarı unutarak okumalı” ilkesinin tam kavranmadığı düşüncesindedir.   Apolitik şiir yazılabilir mi diye soruyor kendine ve hiç duraksamadan hayır diyor.   “Şiire yapılacak en apolitik yaklaşımın dahi bir çeşit politika içerdiği ve arka planda mutlaka bir ideolojiye göndermede bulunduğu reddedilmeyecek bir olgudur. İdeoloji-şiir bağının fetişleştirilerek, şiire ideolojik bir boyunduruk vurulmasıdır O’nun karşı olduğu, yanında olduğu ise; “şiirin özerk bir alanının olduğunun kabul edilip, ona saygı gösterilmesidir. İnsana şiir yazdırtan “trajik varoluşudur.”ideoloji, şairin şiirine trajik varlığına içselleştirebildiği oranda ilişecektir. Trajik varlık ya da trajik oluş, ideolojik angajmanları, günlük politikaları aşan, tanımlamalara, sınırlamalara izin vermeyen, derinden derine duyulan, sezgisel, imgesel, maddesel olduğu kadar metafiziksel bir dünyadır da… Diyerek, kitabının bu bölümüne “şiir özerk cumhuriyeti adını vermiş ve “ bu dünyanın şiirleri” istediğiniz mesajları tam olarak vermeyebilir ya da yeterince bağırtkan olmayabilir ama bu şiirin iktidarıdır ve ideolojik iktidardan çok daha güçlüdür.   “Şiir Sanatı” kitabı bir söyleşi tadı veriyor insana. Yazar sizi karşısına oturtuyor ve hadi bakalım der demez, aklınızdan geçen soruyu cevaplamaya başlıyor.   “Şiirin anlamla olan ilişkisi, hiçbir zaman anlamın birebir olarak, apaçık, doğrudan doğruya verilmesi yönünde değil, duygu ve düşüncenin imgesel sarmalıyla harmanlanan, içinde anlamın da olduğu, biçim ve öz ögelerinin, eşsiz uyumuyla tinselleştirilip, estetik bir yaşantı potansiyeli içerecek şekilde sunuluşudur” diyerek, şiirde anlam ve ötesiyle ilgili sorularınızı silip süpürüyor…   Siz günümüz şiiri diyecekken, sözü ağzınızdan alıyor yazar.   “Günümüz şiirinde başarısızlığın yaşanmasını hazırlayan neden, şiire bakış açısındaki hafiflik, üstünde gezinilen şiir damarlarını kazıp, derinleştirecek, sanatsal, kültürel birikimlerden yoksunluk, imgesel düşünce yetisinde ve ustalıkta yetersiz kalış, dolayısıyla sözcüklerin sıradan anlam ve duygu yüklerinin dışına çıkamayıştır. Şiir imgelerle yazılır. Şairlik aynı sözcüklerle yepyeni imgeler yaratabilme hüneridir.”   Şairi didik didik eden Vefa Önal’dan, okur da nasibini alıyor. “Şiirdeki estetik yaşantıyı duyup, alımlayabilecek, içselleştirebilecek, estetik yaşam kültürü ve bilincine sahip okurlar” olmalarını istiyor ve yazanların, birer okur olarak, kendilerini bu konuda ölçmeleri gerektiğini söylüyor. Estetik yaşantıyı; “ sadece duyguyu yaşayış değil, düşünsel, bilgisel bir kavrayışın da içinde olduğu içsel bir süreç” olarak tanımlarken ruhunu acıtan bu yarayı “Estetik” adlı kitabıyla sağaltmaya çalışıyor.   Şiirin ne olduğu konusunda, aklımıza takılabilecek bütün soruları hemen hemen yanıtlarken, nasıl yazılır sorusuna gelince, ateşe dokunmuşçasına geri çekiliyor ve kısaca “şairin alfabesi yok” deyiveriyor.   Genellikle cevaplarını bildiğimiz sorulardan hoşlandığımız için hayata ve kendimize böyle soruları yöneltiriz. Vefa Önal “neden şiir yazılır” diyerek baba bir soruyu atıveriyor ortaya.   Şiirin ana kaynağının gereksinim olduğunu, popüler kültürün toplumu niteliksiz bir yığına dönüştürmesinin, manevi yaşamı çoraklaştırmasının bu gereksinimi artırdığını vurgularken, “her yaşam, her duruş, kendi şiirini yazmak ister, hepsinin temelindeki ortak itki, insansal türün, birey bağlamındaki, ‘trajik olana bitişik’ varoluşsal gereksinmesidir. Varlık’ın varoluşunu, ayırdına vararak yaşaması, verili yaşamla kuşatılan bireyin, kozasını yırtıp, varoluşun özgürlüğüne uçmasıdır,” şeklinde özetlemesi, bana taşı ve heykel sanatçısının, kendini yontarcasına özgürleşmesini, özgürleştikçe yontmasını ya da kendi parçalanmışlığına benzettiği küçücük taşlardan kendini harç yaparak yaratma çabasını çağrıştırdı. Bu malzemeye “şiirsel dil” diyor Vefa Önal. Bu dil, “ne üst dildir, ne karşı dil, ne de bir kuruntudur. Gündelik dilin içerisinde, filiz halinde bulunan, çıkartılıp işlenmeyi bekleyen bir olanak dildir” diyor.   Yazar kitabının “Tülün Arkasındaki İmpala” bölümünde, şiiri asla kavuşulamayan, dokunulamayan hatta uzaktan da olsa doyasıya görülemeyen bir hayali sevgiliye, ona ulaşmak için çektiği sıkıntılarıysa aşka benzetiyor. Bir sohbetimizde “şiir tanrıdır” demişti, ne gökte, ne yerde, hem her yerde, hem hiçbir yerde olan tanrı. Şiir denen sancılı yolda (ince bir anlatımla) usta olunamayacağını, “şiirde ustalık diye bir şey yoktur, göreceli acemilik vardır denilebilir” şeklinde sunuyor okurlarına.   Sonsuzluk, öz, tin, hakikat vb. kavramların geçtiği “Şiir Ve Hakikat” kitapta, en canverici bölüm bana göre. Şiiri, günümüz koşullarında, “cançekişen bir sanat” olarak görme eğiliminde olanlara; “öz hep aynıdır, binlerce yıl önce, kil tabletlere yazan şairle, bilgisayarına yazan şairin şiire yansıttığı, ‘varoluşsal öz’ hep aynıdır. Değişen; bu özü şiirleştirerek, görünüşe çıkaran, nesnel gerçekliktir. Şiir, bu anlamda hep ‘ilkeldir’, hep ‘eskidir’,” der yazar. Şiire olan açlığı; “insanın kendini hem reddettiği, hem de kabul etmek zorunda kaldığı açmaza, varlığındaki sonsuz özü duyması, istemesi, özlemesi ama sonlu bir varlık olarak, bu isteğini, varoluşu kılamamasındaki çıkmaza, sonsuzluğu arayan insanın, sonlu dünyayla yani varolanlarla, verilmiş olanlarla çatışmasına” bağlar. Bütün bu çaresizliklerin içinde elini uzatabileceği bir canyoldaşı, insanın varoluşunu bütünüyle dışsallaştırabildiği, maddeselliğiyle görünür, tiniyle sonsuz olan, ölümlülüğüyle, ölümsüzlüğünü gerçekleştiren, bir olanak olarak görür şiiri. Bu olanağı; “ hakikate dokunma isteği” olarak açıklarken, bunun şiirin amacı değil, varlık nedeni olarak işaret eder.   Günümüzün popüler kültür politikasının,” gerçeklerin olanca eziciliğine rağmen, herkesi ortak bir kültüre çekmek, sınıfların tepkisel düşüncelerini, iyi, kötü, güzel, çirkin kavramlarını tahrip ederek silmek gibi bir amacı olduğunu, (bunu köçeklikle açıklar) bunda da oldukça başarılı olduğunu ama zamanın asıl gerçeği ortaya çıkaracağına olan inancını bir politik tavır olarak koyuyor ortaya.   “Şiirin dili; imgesel, coşkusaldır. Aklın dili ise; mantıksal, kavramsaldır. Şair, içgüdüsel, sezgisel bir varoluşun içinde dolanarak şiirini yazar. Şiirin dilinin bireyselliği, özgünlüğü, uzlaşmanın değil, uzlaşamamanın dilidir”, derken, aklın yol birliğinden ayırır ve “şiir akılla yazılamaz ama aklı da dışlamaz” der.   Sevecen, vefalı bir ağabey oluverir kitabının son bölümünde. İnce ama belalı bir yoldan söz eder. Balıkçı Remzi, Nasuh Mahruki ve Vefa önal’ın gizemli bir yolda bir sırra doğru yürüyüşleri canlanır bende. Tek bir sabah bile denizle muhabbetini aksatmayan Balıkçı Remzi, dağcılık zirveye ulaşmak değil onun hayalini kurmakla başlayan bir yolculuktur diyen Nasuh Mahruki ve şair sözcüklerin tanrısı, şiir sözcüklerin kıyamet günüdür diyen Vefa Önal.    Evet, sisler içinde üç yolcu, biri denizin, biri dağın, biri şiirin kalbinesüzülen üç yolcu. Resminizi yapmak isterdim…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu