"Blog" kategorisindeki kayıtlar listelendi...

Okyanusun en derin noktası

- Okyanusun en derin noktası Pasifik Okyanusu nda, Guam adasının güney batısındaki Mariana Çukurudur. Derinliği tam tamına 11033 metredir. Bir kilogram ağırlığındaki bir cismin okyanusun en derin noktası olan Mariana Çukuru na ulaşması tam bir saat alır.

- Bir kilogram ağırlığındaki bir cismin okyanusun en derin noktası olan Mariana Çukuru’na ulaşması tam bir saat alıyor.

- Dünyanın Yaklaşık Olarak % 70.5’ini Okyanuslar Kaplamaktadır. Denizlerin Toplam Yüzölçümü 360.800.000 Km2‘dir.

- Okyanusların Büyüklüklerine Göre Sıralaması;

Büyük (Pasifik) Okyanus : 179.700.000 Km2
Atlas (Atlantik)Okyanusu : 104.500.000 Km2
Hint Okyanusu : 74.900.000 Km2

- Okyanuslarımızın Derinliklerine Göre Sırasıyla;

Büyük (Pasifik) Okyanus : 4.028 M.
Atlas (Atlantik)Okyanusu : 3.323 M.
Hint Okyanusu : 897m.

- İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’liler, yarasaları bomba ikmali için kullanmayı denemişler.

- Tavuğun ne renk yumurtlayacağını kulak memelerinin rengine bakarak anlamak mümkün. Eğer kulak memeleri beyazsa yumurtası beyaz, kırmızıysa yumurtası kahverengi oluyor.

- 10′uncu yüzyılda İran’ın veziriazamı olan Abdul Kasım İsmail, kitaplarına çok düşkün bir adammış. Bu sıradan bir düşkünlük değil. 117000 cilt kitaptan oluşan kütüphanesini nereye giderse yanında götürüyormuş.Bu iş için develeri kullanıyormuş. Özel eğitimli 400 deve, alfabetik olarak sıralanarak vezirin kitaplarını taşıyorlarmış.

Google Genel Hizmer Reklamları

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • mevlana’nın sesi, hakikatin sesi

    “Can nedir? Hayırdan, şerden haberdar olan, lütuf ve ihsana sevinen, zarardan yerinip ağlayan şey.
    Madem ki canın sırrı, mahiyeti, insana hayrı, şerri haber vermede… Şu halde hakikatten kimin daha ziyade haberi varsa o, daha canlıdır.”

    Kimimiz sıkı ve çetrefil ilişkilerin olduğu kalabalık ve yoğun şehirlerde yaşıyor, kimimiz durgun bir deniz yüzeyi gibi billurlaşmış bir sessizliğin ortasında, kendi can’ına, kendi akl’ına, kendi ruh’una dikkat kesilmiş müsekkin bir kıyı kasabasında, kimimiz taşrada bir ovanın bir bozkırın ortasında, tabiatin sükun verici şefkatine mahzar, kimimiz bir otoyol kavşağında araba gürültüleriyle müzmin; ‘dünya’ denen macerada yazı’mızı okur, yaşar, sökmeye çalışır, tedris ederiz. Herkes hakikatin yazı’sıyla mühürlüdür bu evrende, saat çalınca tedrisatı tamamlayıp kalkar gideriz.

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • insanın hakikati arayışı olarak sanat

    “Dil, varlığın evidir” Heidegger

    Modern yaşama tarzının tekdüzeliğin­de/monotonluğunda sıkışıp kalan modern bi­rey, kendisi için kurtuluş yolunun ancak sana­tın geniş evreninde iç bunaltısına, saplantısına, tedirginliklerine, karmaşık duygu ve endişele­rine merhem olacak, onu gündelik çarkın ka­rakterini zedeleyici etkilerinden azade kılacak şeyin, bir şiirsel dinamizmle, bir sanatsal atı­lımla mümkün olacağını söyleyebiliriz pekala.

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • şiiri savunmak

    Ahmet Güntan’a

    İçinde yer aldığımız çağda şiirin savunulmaya değer bir yanı var. Şiiri savunmak, özgürlüğü savunmaktır. Peki nedir özgürlük? Özgürlük kavramı, bizi hangi anlam alanına götürür?

    Özgürlük her şeyden önce, bizi, reddedişe götüren, bize ‘hayır’ demeyi öğreten bir kavramdır. ‘Evet’ demenin gönendirici iklimine götürür aynı zamanda. ‘Evet’ demek, bizi, iyi olanın, olumlu ve ‘doğru’ olanın onanmasına, tasdikine ve filizlenişine götürür. ‘Evet’ demek, içsel manada kötülüğün gövermesine bir engeldir. Biz ‘evet’ diyerek çağın başımıza saldığı belaları onaylamaktan  yana bir tutum sergilemeyiz. Her şeye  rağmen korunması gereken ‘kurtarılmış bir bölge’ vardır. Şiir  ‘evet ‘ten ziyade ‘hayır’dır. Peki neden ‘hayır’?

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Ünlü piyanist Fazıl Say, “Türkiye’yi terk edebilirim” demiş. Daha “hayırdır?” diye sormaya bile hacet kalmadan içini bir dökmüş ki pir dökmüş.

    Türkiye’ye bizim göremediğimiz tarafından baktığından mıdır yoksa her sabah aynı kâbusla uyanmadığımız için midir bilinmez bu “terk ü evladü ıyal” haline pek anlam verebilmiş değilim.

    Kendini bu ülkeye ait hisseden ne kadar mazlum, yoksul ve çilekeş insan varsa hiçbirinin nazarları hiçbir zaman gümrük kapılarına dönük olmamıştır.

    ‘Viran olası hanede evladu ıyal var’ demek bile geçmemiştir akıllarından.

    Ağır kuşatılmışlık içerisinde yemediği zılgıt kalmayan ve kişilikleri payimal edilen insanlardan bile bir kerecik olsun çekip gitme edebiyatı duymazken memleketin ‘Beyaz Türk’ kategorisine dâhil edilebilecek bir adam çıkıp “giderim ha” blöfünden medet umabiliyor.

    Bu memleket sadece coğrafyasıyla değil aynı zamanda içinde barındırdığı insan mozaiği ile Türkiye’dir. Türk kültür ve inanç unsurlarını hiçbir zaman hazmedememiş insanlar ne zaman Türkiye’de oldular ki şimdi kalkıp Türkiye’yi terk etmekten bahsediyorlar.

    Fazıl Say’ın Türkiye’yi terk etmeye kadar götüren gerekçeler de gerçekten göz yaşartıcı (!) cinsten.

    “Türkiye rüyamız öldü” gibi dramatik ve bir o kadar da ajite bir cümleyle söze giren Fazıl Say’ın bildik gerekçelerini saymaya bilmem gerek var mı?

    Tüm bakan eşleri türbanlıymış, İslamcılık güç kazanmış, ortaçağa dönüyormuşuz. Üstelik Sayın Say bu şikâyetleri dışarıdan birilerine, Paris’te Almanya’da yayımlanan sol liberal eğilimli ‘Suddeutsche Zeitung’ gazetesine yapıyor.

    Çok merak ediyorum acaba valizine davranacak başka kim var sırada?

    Kimsenin artık bu tür blöfleri yemediğini bir kez daha hatırlatarak, Türkiye’yi terke hazırlananlara giderayak benden bir dost tavsiyesi: Beyler, Türkiye’yi terk etmek için önce Türkiye’de olmak lazım. Lütfen kendinize yani Türkiye’ye gelin!

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 4 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Sevda türkümüz

    “Türkünün yurdu insanın yüreğidir
    türkünün yüreği insanın belleğidir.”
                                                   
    Özdemir İNCE

    Zarif ve inceciktik
    Dokunulsa ağlanası
    Dinmez bir nehirdik
    Akardık kıvrım kıvrım
    Çilekeş gönüllere
    Göz yaşlarımız kükredi sevdasını
    Dokundular ağladık. Asırlara kulak asmamış bir çınardık biz
    Biz ki,
    Kara toprağa gömdük acılarımızı
    Bir kolumuz engin denizlerde
    Bir kolumuz bulutlarda.Kucaklardık gökyüzünü
    Bulutları avuçlardık
    Zamanı zamana bırakır
    Kendi zamanımızı yaşardık.Zarif ve inceciktik
    Dokunsalar kopacaktık
    Dokundular ağladık.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 3 Yorum
  • Kategori: Şiir, Blog
  • kör böğürtü

    kör bir böğürtü ciğerlere uğruyor, lime lime…

    Sondu, değilmiş….

    Saplantılı koy vermişliğin hazırladığı kurnazca tuzaklarla gözlerimi kapatıyorum.

    1.

    29. yıl.

    Aylardan ağustos. Sabah, hava sıcak. Pencerelerden giren Afrika sıcağı. Yazma-yaratma coşkusu. Ter-salya. İğrenç koku mükemmelliği yok ediyor.
    Kuyruklu yarıtanrı tanrılıktan vazgeçmiş.

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 1 Yorum
  • Kategori: Deneme, Blog
  • Ağır ol Bay Küsyazı!

    Kitaplar gürültünün içerisinden sessizce süzülerek gelirler. Düşünce sessizdir, niyetini ilk anda belli etmez. Bu sessizlik düşünceye dokunulmazlık avantajı bahşetmiştir. Bu yüzden “düşünce özgürlüğü” gibi bir ifade düşünülmeden söylenilmiş bir ifadedir. Düşünce zaten özgürdür; kimse kimsenin ne düşündüğünü ya da nereye kadar düşündüğünü tespit edemediği gibi buna müdahale de edemez. Kitapların raflarda sırt sırta dizilişi aynı temaları farklı şekilde susmak gibi gelmiştir hep bana. Siz onlara hassas bir dokunuşla dokunduğunuzda dudaklarını bir kelimeye hazırlar gibi sayfalarını belli bir düşünceye açıp kıpırdamaya başlarlar. Aynı temayı birlikte susmaya ne kadar çok ihtiyacımız var. Belki de bu yüzden şiir okumaya ihtiyaç hissederiz. Sükût bir mecra üzere nerede akmaya başlamışsa orada birileri mutlaka şiir okuyor demektir.
    Tam da bu sessizliği şimdi hangi tarafından tutup kelimeye dönüştürsem diye düşündüğüm bir sırada Ebabil yayınlarının güz dönemi kitapları geçti elime. Elbette bu hasbelkader olan bir şey değil. Ben bu şiire kalbolan sessizliğin nereden geleceğini çok iyi biliyordum. Sağ olsun, Kamil Yeşil dostumuz geçen Ankara seyahatimiz sırasında sıcağı sıcağına yeni çıkan kitapları bize takdim etti. Önce “Özet Yaşamaklar” la başladım okumaya. Usta öykücü (hikâyeci mi deseydim acaba?) Kamil Yeşil’in ‘Tamir Görmüş Aşk’tan sonra 5. hikâye kitabı. İsmi bana yukarıda bahsettiğim şiir sessizliğini çağrıştırdı. Bir kısmına Derkenar, Kırknar ve Dergâh dergilerinden aşina olduğum öykülerin en karakteristik ve özgün tarafı insani zaaf noktalarının okuyucunun hissiyatını örselemeden yalın ve abartısız bir şekilde ortaya konulmuş olması. Nasıl mı? İsterseniz bunun cevabını bir başka yazıya saklayalım.
    Bir şiiri diğerine değişip tercih etmek o anki duygulanımınıza ya da kendi hayatınızla okuduğunuz şiirin buluşma noktasına bağlıdır. Yani şiir şiire tercih edilebilir ama şair şaire kolay kolay tercih edilmez. Çünkü hiçbir şairin dünyası diğeriyle katışmaz. Ebabil yayınlarının güz dönemi şiir kitapları içerisinde elimden hatta dilimden en çok düşürmediğim kitap bir ilk kitap oldu: ‘Ateş Bandosu’. Mustafa Celep’in öteden beri sessiz sedasız şiir yazdığını sanırdım. Ama şiirlerini okuduğumda derinden çağlayan bir yürekle karşılaştım. Zaten kitaba ad olan “ateş” ve “bando” kelimelerinin tesadüfen orada olmadıklarından bu açıkça anlaşılıyor. 1979 doğumlu bir şairin daha şiir kapısının önünde duvarları yumruklarcasına: “ Tanrım, zincirlerimi çöz, aşka ışık olayım/ Tanrım, göğsümü geniş kıl, konuşabileyim” diye haykırırcasına yalvarmasından ne anlarsınız? Siz durun, ben söyleyeyim: Ses sessizliğin koptuğu yerden geliyor! Ateş bandosu ateşin düştüğü yerden yükseliyor!
    Bir ilk kitap da İbrahim Aladağ’dan. Aladağ 1982 doğumlu. Ebabil’den çıkan şiirlerinde “Tek Kişilik Bir Oyun” sergiliyor. Sizi bilmem ama ben bu oyunun final bölümünü şu dizelerde yakaladım: “Hiçbir şey getirmedim ellerim boş olacak/ Bir tabutun ardından yürümüş geliyorum/ Görün bu ölüyü gömmekten gelişimi/ Her gün ölen bir ölüyü her gün gömmekten”
    Şaban Abak’ın daha önce iki ayrı yayınevinden basılan “Bağdat’tan Dönen Şiirler”i 3.baskısını Ebabil’den yaptı. Kanımca bu baskı daha şık olmuş, adeta Bağdat’tan dönmüş gibi. Şiir okuyucusu bu şiirleri 1990’dan bu yana biliyor. Şaban Abak’ın asıl yeni şiirleri epeydir kitap olmayı bekliyordu. Nihayet o da Ebabil yayınlarından “Kayıp Atlar Haritası” adıyla çıktı. (“At” vurgusu Ebabil şiir serisinde çok belirgin. Duyumlarıma göre sırada yeni “at”lı kitaplar da varmış.) Bir mesel ve bir destan havasında Durmuşoğlu Duran’ın hikâyesiyle başlayan şiirler henüz I.cilt. İkinci cildi sabırsızlıkla bekliyoruz.
    Aşk yazıldığı gibi okunmuyor! Yaşamakla yazmak arasındaki mesafeyi göz ucuyla ve ürkek bir edayla süzen bir şairin iç konuşması bu. Çekirdek-Sanat yayınlarından ikinci şiir kitabını çıkaran Tuncay Takmaz 1975 doğumlu. Şairin kırık dizleri küçük mutluluklara atılan ufak tefek adımlar gibi. Buraya birkaç örnek almak istedim o kadar kırılgandılar ki elimde kaldı. Şair haklı yazıldığı gibi okunmuyor aşk.
    Gördüğünüz gibi hep şiir biraz da öykü tanıttık. Düzyazı yine bize küsecek. Eğer küserse biz de ona küsyazı deriz. Ya da “ağır ol bay düzyazı” sen ancak omuzlarımıza binebilirsin!

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 4 Yorum
  • Kategori: Blog
  • niçin bin metanetle sertleşir kalbi

    Karanlıkta çoğalan bir titreyiştim oradaydı mevcudat

    Taş kesildim bak,kemiklerimden başladılar yontmaya

    Koşamazsın dediler bir savaştan diğer bir savaşa

    Ben hangi bir geçmişe dönsem yüzümü orada çağlayanlar gördüm

    Elimi taşın altına koydum çocukluğumda parlayan bir ışıktım

    Koşarak sabrımı çoğalır buldum karanlık yapılar ardında

    Devrilip yıkılan ben değildim inanmıyorsanız bakın yüzüme

    Yanıldım şeytana ama yeni baştan yenebilirdim

    Melekler de oradaydı gözyaşlarından bir anıt diktim

    Yeni bir öykü yeni diriliş için olsun dedim bunlar oldular

    Olarak olgunlaştım olgunlaşarak modern olmayacağım dedim

    Benim barbar sesim bir ordu devirecekti ramak kala

    Karanlık bir çiçekten hayat devşirdim melekler de oradaydı

    Metanet!dedim kara sütün kara oğlun için beni bağışla

    Metanet!Metanet!Metanet!Metanet!

    Sen bir ışık olup gel yanıma beni konuştur dedim.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Blog
  • Ümmi ve naif

    Aristoteles,” Bir dilsel anlatım açık olur, buna karşılık bayağı olmazsa, o iyi bir dilsel anlatımdır. Kuşkusuz en açık dil herkesin ortak olarak kullandığı sözcükleri kullanan dildir. Fakat böyle herkes için ortak olarak olan sözcükleri kullanan dil, açıklık yanında bayağılığı da beraberinde getirir. Alışılmamış sözcüklerin kullanılmasıyla bir dil, gündelik ve kaba olmaktan kurtulur, yücelir. Alışılmamış sözcük deyince, yalnızca yabancı sözcükleri değil, aynı zamanda mecazları  ( metaforlar ), uzatılmış sözcükleri ve genel olarak da gündelik dilin dışında kalan şeyleri anlıyorum. Ama bir ozan çıkar da bütün şiiri bu gibi alışılmamış bağdaştırmalarla yazmak isterse o zaman bu anlaşılması çok güç bir dil, bir bilmece dil olur” (Aristoteles )

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 1 Yorum
  • Kategori: Blog

  • Üye Girişi





    Bağlantılar




    Arşiv



    KİTAP ARAYIN!




    Alexa Rating