30 Tem
geçen gün oturmuş düşünüyorum. seçim, oylar, dağılım, açıklamalar vs gırla gidiyor memlekette. bunca patırtıyı hakediyor mu siyaset. örneğin siyasetin patates kadar önemi var mı hayatınızda? bana sorsalar patates kızartması mı senin için önemli, başbakanlık koltuğu mu? diye, kesinlikle patates kızartması derim. Ya da ömrünce bir daha asla hiç mercimek çorbası içmeyeceksin ama kabinede bir dönem dışişleri bakanı olacaksın deseler, soruyu sorana kızar, sinirlenir, terslerim bile…
Biri yaşamı olabildiğince yüzeyselleştirip geniş kitlelere karşı kaba kaba cümleler kurmak, diğeri kelimeleri iyice ruhlandırıp, daha da anlamlandırıp ince ince dizmek yan yana. Birisi hoyrat bir demircilik, vur ha vur, diğeri titiz bir kuyumculuk, ama herkesin gözü demircinin üzerinde. gel sen siyasetçi olacaksın desek mi daha hıncahınç bir itiş kakış olur bu öğle sıcağında yoksa gel sen romancı olacaksın desek mi,
sıkılıyorum öyleyse varım,
13 Tem
Kalkın fuara gidelim, gezelim bütün standları.
Hâl hatır sorup, hoş sohbet edelim kitapçılarla.
Kitapları görünce ola ki dağılır sıkıntımız, moralimiz düzelir, mutlu oluruz.
Hattâ birkaç tane de alırız haftasonları ve uzun kış geceleri için.
Şöyle hareketli kitaplara, macera romanlarına bakalım; aman ne olur, ‘en çok satanlar’ listesini yanımıza almayı da sakın unutmayalım.
Kimbilir daha ne kitaplar çıkmıştır bilmediğimiz, görmediğimiz, duymadığımız.
Baksanız ya, ortalık nasıl da hareketlendi şu birkaç aydır; oysa, kitap açısından, okumak yönünden oldukça fakir bir ülkenin çocuklarıyız.
Bırakın kitabı, gazete bile okumuyoruz; sadece resimlere ve spor sayfalarına bakıp bir kenara atıyoruz elimizden gazeteyi.
Gidelim, gidelim…
Çoluk çocuğu da götürelim, etrafı görürler, açılırlar biraz.
Yolumuzun üstünde çocuk parkları vardır belki, oralara da uğrarız, eğleniriz hep beraber.
Karnımız acıkınca birer ekmekiçi döner yeriz; yanına da birer ayran.. oh, dünya varmış!
Sahilde biryerlere oturup da yeriz, Boğaz’da gidip gelen vapurları seyrederiz; balıkçıları, martıları, henüz yeni havalanmış uçakları…
Yan tarafımızda çığırmakta olan işportacılara ve ısrarla selpak mendil satmaya çalışan kara-kuru çocuklardan hiç ama hiç rahatsızlık duymadan…
Karşımızda, tam karşımızdaki devasa binalara hayretle ve ürpererek bakarız biraz da.
Korkmamak için daha bir sokuluruz birbirimize.
Ama, yine de o ilk andaki iç ürpermesinden sıyrılamayız bir türlü.
Derken, sol taraftaki Galata Kulesini yakalar bakışlarımız birden.
Ve aynı anda, buğulanan bakışlarımızla Hazerfen Ahmet Çelebi’yi hayâl ederiz Üsküdar’a doğru ve birkaç martı da ona eşlik eder; ah, ne saadet.
Üsküdar demişken Kızkulesi’ni anmamak olur mu? Oraya dâir söylenceyi anlatırız çocuklara; ‘bir varmış bir yokmuş, bir kralın güzel mi güzel, dillere destan bir kızı varmış…’
Güneş tam tepemizde olacaktır ihtimal, denizdense üfür üfür ılık bir rüzgâr esecektir bize doğru.
Gidelim, gidelim…
Hazır cebimizde birkaç kuruş var iken.
Kış bastırmadan, havalar soğumadan, kısa günlerin telâşı başlamadan.
Kalkın fuara gidelim; eğlenelim.
Kitaplara bakalım birsürü birsürü; eğlenelim.
İnsanlara bakalım, kupkuru yüzlerine; eğlenelim.
Tekrar tekrar gezelim fuarı, saatlerce.
Döndükçe dönelim birbirimizin etrafında, döne döne eğlenelim.
Durup yazarları izleyelim, şâirleri, sanatçıları; o seçkin ve asil çocukları.
Tutup bakalım onlara, gözlerine bakalım, gözlerindeki o en derin noktaya; yapayalnızlığa.
Kaşlarımızı devirip de bakalım, ellerimizi dizlerimize vurup da!
Oradan içlerine girelim sonra, içlerindeki fırtınalarda üşüyelim.
Geçip gitmekte olan günleri soralım, dışarıdaki kargaşayı, savaşı, öldürülen çocukları!
Merak edip şunu da soralım: bu durmadan akan kanı!
Ya da bu duvarlar neyin nesi böyle, durup dururken? Onu da soralım..
Sözgelimi, bir yazara ‘sizinle yalnızlığınızı paylaşmaya geldik bay yazar!’ diyelim.
‘Kitapların yanı sıra, kâinatı da okuyor musunuz?’ diyelim.
Gezip gördüklerimizi anlatalım ona; işportacıları, selpakçı kara-kuru çocukları, vapurları, balıkçıları, ‘karşıdaki’ devasa binaları…
Hayatın neresinde durduğunu soralım ona; ah, ama bunu mutlaka soralım!
Gerekirse bir kitabını imzalatalım poz verir gibi yaparak ve bunu deklanşöre basıp kayda
geçelim.
İstanbul ne güzel bir kentmiş diyelim!
Sonra çay içip kalkalım.
Yok yok, gidelim buradan, hemen gidelim.
Bu kupkuru kalabalık bizi de kurutmadan
Elimizi ayağımızı bağlamadan
Çıkıp gidelim bu arenadan…
9 Tem
Nusret Özcan öldü mü? İnanası gelmiyor insanın. Onun ölüm haberi duyulduğunda, gazetede gözyaşları akmaya başlamıştı. Bense bambaşka ruh hali içinde, ölümü hissedemez durumdaydım. Öldüğüne inanmak istemiyor gibiydim zihnen. Aradan günler geçti, hâlâ Nusret abi ölmüş gibi gelmiyor bana. Daha bugün ‘Sevgili Yavuz’la konuştuk, bunu. (Yavuz’a -ya da bize diyelim- ’sevgili’ hitabını kullanırdı; zaman zaman da ’sevgilim’ derdi) Yavuz’a, “Şimdi Nusret abi burada olsaydı, ‘delikanlıysan çık dışarı’ derdi” diye takıldım. Nusret abi, çok sevgi dolu, naif, nazik bir insandı. Bir o kadar da sinirliydi. Kızdığı zaman, gözü kimseyi görmezdi. Nadir de olsa, ciddi ciddi, ‘delikanlıysan çık dışarı’ ya da ‘dişlerini eline veririm şimdi senin’ dediğine bile şahit olmuşumdur. Her şeye rağmen, o bizim ’sevgilimiz’di; tıpkı biz de onun ’sevgilisi’ olduğumuz gibi!
8 Tem
günlerce konuşamadım. bugün bir başka konudaki maile cevap verirken, çözüldüğümü gördüm.
oturdum karaladım bir iki satır. güzel insan melih bayram, dergibi’ye ekledi.
27 Haz
Ümmühan Atak, Nusret abiyi yazdı…
23 Haz
Daha dün buradaydı diye başlandı mı bir yerde söze gerisinden derin bir sessizlik yayılır etrafa… Ölüm ve çaresizliğin hissedildiği anda çıkıverir ağzımızdan ‘daha dün buradaydı’ sözü.
Onunla tanışalı çok olmamıştı ama bir insanı sevmek ile zaman arasında doğru bir orantı da yoktu. Nusret Özcan zamanla kıyaslanınca az, bugün ölüm haberini aldığımda iyice anladığım kadarıyla içimde çoktu… Tanıştığım günden itibaren bana ‘bizim kız’ diye hitap etmesi belki de benim için tek özel anısı olacak. Ve okuyup bitirdikten sonra hediye ettiği bir kitabı yanıma hatıra kalacak. Tüm sevenlerine sabırlar diliyorum. Mekanı cennet olsun…
22 Haz
Az önce Sefer’den aldım haberini… Göçmüşsün aramızdan… Bir cevizi tıktın gırtlağıma da arkana bakmadan gittin sanki! Ah be Nusret ağabey; ah pamuk dedem benim… Öyle diyordu: “Orhan yolda çocuklar görünce pamuk dede diyorlar, bayılıyorum.” Saçı sakalı bembeyazdı; beşinci onluğu bozdurmamıştı henüz!… Daha çocukken ben, evimize gelip ağabeylerimle çay sefaları sürerdi… Çocukken nasıl tanıdımsa şimdi de öyleydi… Hep şeker, hep iyiniyetli… Geçen mail atmıştım, daha üç dört gün öncesi… Yanıtlamamıştı maili de aramamıştım… Bu nasıl bir üzüntü… Pamuk dedem benim, canım ağabeyim… Allah sana gani gani rahmet eylesin, Allah yakınlarına sabır versin… Dostlar ağabeyimizin cen….. öğle namazına müteakip Eyüp Camii’nde kılınacaktır. Tüm gücümüzle hakkımızı helal etmek için orada olalım. Hepimizin başı sağolsun…
22 Haz
Dergibi.com’un şiir editörü Nusret Özcan, geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti. Kuruluşundan bu yana Yeni Şafak’ta çeşitli görevlerde bulunan Özcan, 1958′de İstanbul Eyüp’te dünyaya geldi. Türk Dili ve Edebiyatı Fakültesi’ni bitirdikten sonra İzlenim, Kayıtlar, Dergibi ve Kafdağı gibi dergilerde edebi çalışmalarını yayınladı. Bizim Mahalle çocuk romanı, Sokak Sesleri, Leyla ve Mecnun, Kemal Aykut’la birlikte Mustafa Kutlu Kitabı, Beşir Ayvazoğlu Kitabı ve Kar Kelebekleri adlı kitapların yazarı olan Özcan, evli ve üç çocuk babasıydı. Nusret Özcan, yarın Eyüp Sultan Camii’nde öğle namazını müteakip kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verilecek.
20 Haz
19 Haz
Bir koca teşekkür de Edebistan.com’a!
| KİTAP ARAYIN! |