31 Oca
Merhabalar. Bendeniz Hayâl.
Hani şu, daha çok yapayalnız kaldığınız anlarda hatırladığınız ve dalıp gittiğiniz şey. Dalıp da uzun uzun yürüdüğünüz, sonunu bulamadığınız ama yine de bir türlü vazgeçemediğiniz; gölgeniz mi desem, ikiziniz mi, işte o’yum ben.
Lügâtlar beni şöyle tarif ediyor: “ İnsanın zihninde canlandırdığı şey, hülya, imaj; bir olay veya eşyanın zihinde kalan izi; gerçekte olmadığı halde görüldüğü sanılan şey, görüntü…”
25 Oca
Milattan önceydi galiba 20 yıl kadar oluyor bu şehre geleli. Daha öncesinde sadece bir haftalık seyahatlerle geldiğim, bir iki akraba evi ve Emirgan daki çay bahçesinden ibaret olan şehirle gerçek tanışmam üniversiteye başladığım sene babamın emekli olup Ankara’ daki memuriyetine son vererek taşınmamızla oldu. Üniversiteyi burslu okuyan babam aldığı bursun karşılığı Anadolu da işe girmiş, gidiş o gidiş bütün bir hayatı İstanbul hasreti çekmekle geçmişti. Şimdi annemle babam çocuklarının ve gençliklerinin aşkı şehre kavuşmuşlardı ama ben kelimenin tam manasıyla nefret etmiştim İstanbul’ dan.
Bitişik nizam apartmanlar üstüme üstüme geliyor, tıklım tıkış otobüslerinden, trafiğinden nefret ediyor her yerde bir derbederlik ve köhnemişlik görüntüsü buluyordum. Hele o Gümüşsuyu binasındaki okulum yok mu; karanlık koridorlar, çocukluğumdan beri nefret ettiğim florasan lambalar, pislik içinde yerler. Üniversite denince benim aklımda canlanan ODTÜ kampusü gibi bir yerdi oysa. Tarihiymiş basbayağı köhne işte. Şehrin havası bile sinir bozucuydu; miskinleştirici, yağmur altında bile yapış yapış terleten… Taksim deki çiçekçi kadın yerden göğe kadar haklıydı okkalı küfürler savurup durmakta. Bütün ilkleri bu şehirde gördüm; yankesiciler, tacizciler. Sonraları yerle bir ettikleri güzelim Cennet Bahçesinin tuvaletinde bir travestiyi tuvaletlerin pisliğine şikayetlenerek kapı açık işer görünce korkudan ellerim ayaklarım titriyor, her yerde bu kadar bol miktarda örtülü, çarşaflı olması ise beni sinirlendiriyordu. Hele o çarşaflılar muhakkak benden nefret ediyor olmalıydılar. Zaten iyi olsalar Ankara’ da oturduğumuz sitenin köpeği hiç durmadan o çarşaflı kadının arkasından havlar mıydı. Deniz alabildiğine pis, camiler ise hep biribirine benzeyen toz kokulu yerlerdi. Ayasofya ise küf. Tunalı Hilmi de arkadaşlarımla gezmeyi, Akün sinemasına gitmeyi, Botanik parkının iğde ve leylak ağaçlarını, kışın Kurtuluş parkında patenle kayarken düşenlere gülmeyi özlüyordum.
Sanki bu şehir bana, benim hak ettiğim bir ceza olduğu gibi ben de onu kirleten bir şeydim diyor ya Orhan Pamuk. Hayır bu şehir bence zaten kirli, saçma ve ürkütücüydü. Ne çiçek pasajının anlamı vardı gözümde ne de Nusretiye camii’ nin. Gördüğüm camilerin avlularındaki mecnunlar gibi beni de bekleyen sadece delilik olabilirdi bu gidişle.
Ne zaman barışmaya başladım, ne zaman vazgeçilmezim oldun. Önce dostlarımı mı sevmeye başladım. Sanmam. İlk boğazı sevmiş olmalıyım. Belki Sarıyeri. Ders arası tenefüste solcu eski arkadaşlarla çene çalıp öğleden sonra çarşafa benzer kıyafetli ablaların yanına koşmak, iştahla icat ettikleri yağda kavrulmuş domates gibi garip yemeklerine saldırmak, babam bile küçükken göç ettiği halde vaaay Seerdi (Siirtli) hemşehrim diye pohpohlanmak, eskiden benim için bir muamma olan başörtülü kızların okudukları kitap ve gazetelerle ilgili muhabbetlerini dinlemek, şimdi bir Süreyya yıldızı olan bir ablamın nemli gözlerle okuduğu kur an ile hüzünlenmekti belki beni şehirle barıştıran. Yavaş yavaş şehir benim için dostluk, çeşitlilik, tarih ve iman gibi anlamlara bürünüyordu. Özellikle sur içinde gezdiğim hemen her sokakta acı tatlı bir hatıra, bir anlam vardı. Ya bir Osmanlı mezarı ya bir eski kilise, bol miktarda tarihi camii, medrese, ahşap bir konak, bakımsız bir çeşme ya da iki kara günün utancını taşıyan metruk Rum evleri. Ne küf kokusu dokunuyordu artık bana ne kiri pası. Ahşap konakları bile restore edilmeden güzeldi; cicili bicili kıyafetleri bozuyordu onları. Ah bir de iki de bir yanmasalar.
İsyanın, öfkenin, mücadelenin şehriydi bu. Haşmetli bir yükselişin, önlenemez bir çöküşün; Mimar Sinan ın, Hezarefen in, Levantenlerin, Cenevizlilerin, Beyaz Rus göçmenlerin, sofuların, Nakşilerin, Mevlevilerin, Cerrahilerin, Kağıthane sefalarının, sürgünlerin, suikastlerin, yar etmediğimiz Ermenilerin, mütareke yıllarının, cumhuriyet balolarının, 6-7 eylüllerin, Yassıada bekleşenlerinin, 12 eylül sonrası karakollarının, büyük Sirkeci yürüyüşlerinin….
Lanet olsun ne haliniz varsa görün, aldım başımı gidiyorum diyen bir ihtiyarın psikolojisindeyken dahi tekrar tekrar ruhumda kıvılcımlar uyandıran, ümit etmeyi, sabretmeyi, hayal etmeyi öğreten şehir. Bazen kirli, derbeder, yoz ve acımasız, bazen sonradan görme ve berbat bir lüksle sarhoş, Gökkafes gibi binalarla böğründen hançerlenmiş ama illa ki hatıralarla dolu, yaşayan ve renkli. Renkleriyle manalı. Benim şehrim.
24 Oca
Sabahları kalktıktan sonra, gözümüzü açtığımızda, yüzümüzü yıkarız soframızı hazırlarız. Eksikliğine hiç tahammülümüz olmayan nimetimizi özenle koyarız.
Olmadığında ne kadar başka yemek yesekte, pasta hazırlayarak soframızın başına geçsek ekmek yoksa karnımızın doymadığı gibi gözümüzde doymaz.
Ekmeğin üstüne hiçbir şey konmaz. En çok yenen nimetimizin kıymetini bilmeliyiz.
Hiç düşündünüz mü? Sabahleyin bakkala veya markete gittiğinizde ilk elinizi uzattığınız nimetin ekmek olduğunu? Ekmekler ne zaman pişerler?
Meslek grubu olarak, her daim ne zaman kalktıklarını düşünüyordum.1995 yılında Doğubeyazıt ‘ta askerlik görevimi ifa ederken fırıncıların mesaisinin zamanını öğrendim.
Oturduğumuz dairenin altı fırındı. İlk geceyi unutmam. Korkuda var biraz, çünkü her ne kadar olsa İran sınırındayız.
Bölge olarak ve öncesinde de, polis karakoluna saldırı yaşanan ilçelerimizden birisi olduğunu da öğrenmiştim. Hayatımızın emniyette olduğunu düşünüyoruz. Ama yine de ince ürperti vardı.
İlk geceydi kiraladığımız dairede ki, öyle sesler gelmeye başlayınca yalan söylemeyelim. Korktuk. Yeni arkadaşlarla ilk gecemiz böyle mi olmalıydı diye? Biz buraya iki arkadaş yeni katılmıştık. Neler oluyor diye endişe ettik?
Bizden önce yerleşmiş olan arkadaşlar vardı. Biz yeni katılan arkadaşla saldırı mı var yoksa dedik? Dediler ki, arkadaşlar altımızda fırın var gürültü onun içindir. Endişe etmeyin.
Bizde ilk gece aynı korkuyu yaşadık.
Rahatladık. O gündür bu gündür, mesailerinin en erken başlayanların fırıncıların olduğunu düşünürüm. Fırıncılar titizlikle temiz olmak durumundalar.
Bizler yatağa girmeye hazırlanırken onlar işyerlerine geliyorlar. Temizlik içinde görevlerini yapıyorlar.
Askerlik görevim zamanını tekrardan yaşamak için zaman zaman gecenin birinde, ikisinde fırınlara uğrarım. Hem ziyaret etmek, hem de aynı mı fırıncıların halleri diye?
Fırıncılar erken başlarlar da işe marketlere, bakkallara dağıtıcılar geç mi? hayır onlar da, kar, kış, yağmur demeden bizler derin uykuda iken taze yememiz için ekmekleri, ekmek dolaplarına diziyorlar.
Hiç düşündünüz mü?
Geceleri bizim için uyumayan bu meslek erbabının gecelerini bizler için feda ettiklerini. Diyeceksiniz sadece onlar mı, elbette değil.
Buna benzer meslekler var. Şunun için dikkatlerinize sundum. Bu insanlar geceleri her gün ayaktalar. Bayramlarda, özel günlerde daha çok çalışmak durumundadırlar. Bayramlar da baklavalarımızı pişirirler.
Yine biz fırıncılarımıza çok teşekkür edelim. Gelin kaynana değerlendirmeleri bundan on yıl öncesinde, ekmek pişirmek kriterdi. Gelinin iyi olup olmadığının kararı verilirdi. Gelin erkenden kalkar ekmekleri sofra bezinin üzerine sermişse, yanında tarhanada yapılmışsa gelin geçer notunu alır. Kaynanalar çok çekmişlerdir kocalarından, kaynanalarından.
Çünkü sabah namazı olunca hamur hazırdır ve evin gelini analarımız uyanırlar. Ekmek pişirmeye başlarlarmış.
On yıl önceyi hatırlıyorum. Gençlerde ne var? Biz ezanı yatakta dinlemedik, ya saçın başında ya da yemek tenceresinin başında muhabbeti vardı.
Erken kalkmıyorlar gençlerimiz sitemi ayyuk aya çıkardı. Fırıncılara bu yüzden çok dua etmeliler bayanlar.
Fırın ekmeği yemek bundan otuz-yirmi yıl önce zenginlik göstergesiydi. Otuz yılda nereden nereye dostlar.
Fırın ekmeğiyle sofrada oturmak vay be denen konuların başında gelirdi.
21 Oca
Pınar Kür, NTV’de Müjde Ar, Çiğdem Anad ve Aysu Kayacı ile birlikte sunduğu programda, 2008′den ümitli olmadığını belirterek, “22 Temmuz’da enkaz altında kaldık” dedi, genel seçimlerin halkın oylarıyla oluşan sonucunu kastederek. Ve bir şarkı sözünden de psikolojik durumunu şöyle özetledi: “Savaş bitti, iyiler kaybetti!”
19 Oca
Daha dün denecek kadar yakın zamanda doğduk. İşe yaramamanın ne kadar zor olduğunu işsiz kalanlar biliyorlar.
Bazen işim erken bitince çeşitli ziyaretler gerçekleştiririm. Ziyaretimi halkın içinde olanlarla olmasına dikkat ederim.Özellikle de vasfı şu olsun dememem. Selam veririm kim olursa olsun.
İnsanın tabiatında vardır. Sıcak sohbet ortamı bulunca, samimi olarak konuşurlar hemen kaynaşırlar.
Konuşuldukça insanların yaşadıklarına vakıf oluyoruz. Anlatmasında mahzur olmayan konuları yüreğinin diliyle anlatmaya başlıyorlar.
Sanki dertlerine derman olma yetkim var gibi. (more…)
19 Oca
Küçüklüğümde yolculuktan nefret ederdim. Hele bir de otobüste,araç tutan birileri varsa çekilmezdi yolculuk.
Yolculuk değildi , resmen içkenceydi. Adam dışarıda sigara içmez, nedense otobüse adımını atar atmaz, sigarasını yakardı.
İçmeyenlerin hakkını çiğniyorsun desen, kardeşim sen de yak, iç diye çıkışılırdı. Resmen sigara dumanıyla hemhal olurduk, içmeyenler azap çekerlerdi.
İçmelerini önlemek için kasabamızdan binenlerin içinde sözü dinlenilen var mı diye bakardık? Varsa sevinirdim. Şükür amca sigara içmelerini önleyecek diye.
—Arkadaşlar sigaraları söndürelim. Araba tutan analarımız var derdi. Ana denince Anadolu’ da başka söze hacet kalmaz.
O yolculuk hatırı sayılır insanımızın sayesinde ve duyarlılığından dolayı sigara dumanından uzak geçerdi.
Aksi olan hatırlı kişi yoksa, yandık, o zaman arabanın içinde.
Geçenlerde büyüğümün biri anlatıyor. İnsanlar ne kadarda kabaymış dedim içimden. Adana’ ya gidiyorum. Üç paket sigara aldım. Yedi saatlik yolda üç paket sigarayı bitirdim dedi. (more…)
17 Oca
Davranışlarımızı yönlendiren en güçlü duygu nedir sizce? Adalet mi, sevgi mi, nefret mi? Bu soruyu kendime sorduğumda en başta aklıma kibir ve bunun kardeşi olan mülkiyet duygusu gelir. Ademoğlu’nun şeytan kendisine secde etmeyi ret edip kendi üstünlüğünü ileri sürdüğünden beri kibir duygusuyla başı beladadır.
Her şeyin en iyisini sahiplenir, her şeyin mülkiyetini kendi tekeline almalıdır. Kıymeti kendinden menkul varlığına bir takım yanılsama ile dolu anlamlar biçerek yegane hak iddiasında bulunur. Malı onundur; asla paylaşmaz kendi gücü ile kazanmıştır, makam onundur; kaybetme ihtimali karşısında dünyayı yıkar, karısı onundur itaat beklemek en doğal hakkıdır; öyle kendisine özel bir dünyası olamaz, çocukları onundur; hayalleri ebeveynlerinin hayallerini aşamaz, toprak onundur, vatan onundur, onur, şan, şöhret onundur, cennet onundur, cehennem onundur akla gelen ne varsa ona yakışır. Hele ki ilahi olanla ilişkisini kopardığından beri bu duygu çok daha patolojik bir hal almıştır. Yeryüzündeki kendi geçici misafirliğini unutur, mutlak malik havasına bürünür. Artık benim değilsen kara toprağınsındır, ya sev ya terk ettir, alev alev İzmir’dir, madem ki onun değildir sevgiliyi toprak almalı, konaklar yanmalı, komşular kovalanmalıdır. (more…)
12 Oca
Akşamları yatağa girince hemen uyumuyorum. bu sürede uyumaya için hazırlanırken öbür âleme gidiyor gibi halim oluyor. Düşünürüm geceleri ne yaptım bu gün diye?Ölümün yaklaştığını her an idrak edemiyoruz. İdrak etseydik insanların hal ve tavırlarının durumu iyiye doğru giderdi.Lakin çokta iyi gidiyor dersek doğru olmaz. Bunu neye dayanarak diyorum? Çevremizde ki gördüklerimize göre. Yaşadığımız yerde ki değişimi görüyoruz.Aleni olarak sarılmalar insanın garibine gidiyor. Örnek oldukları küçüklerine de olumlu davranış sergilemiyorlar. Ana ve babanın gözünde okuyan gençlerimiz çokta okumuyor.
(more…)
12 Oca
Akşam internette gezineyim dedim. Gezinirken dikkat çekici bir haber gözüme ilişti.Haber hepimiz için hayat iksiri olan, su hakkında bilmediklerimiz konuluydu.Haberin içeriğini okudum, benim için çok ilginçti. Su hakkında bilmemiz gerekenleri ve çok boyutlu düşünmemizi öneriyordu.Sadece günlük tüketilen nimet olarak değil de, vücudumuzun temel ihtiyacı olarak düşünmeliyiz. Belediyeden saat 15.00 ‘le 20.00 arasında sular kesilecektir anonslarını duyunca tedbir almaya başlarız.
11 Oca
Televizyondaki reklâmları, haberleri izlerken; ulusal yayın yapan gazetelerin haberlerini, hatta manşetlerini okurken biraz dikkat edin, nice anlatım bozukluklarına şahit olacaksınız. İşin garip tarafı bu hatalar o kadar çok tekrar ediliyor ki biz izleyiciler ve okuyucular bu yanlışları fark etmiyor, aksine doğru anlatımmış gibi kullanıyoruz.
| KİTAP ARAYIN! |