10 Eki
İlkçağ zamanlarında hayvanları almış bir telaş , her hayvan kenarda köşede bu konuyu konuşur olmuşlar.bu insan denen yaratıklar hergün daha farklı oluyorlar , gelişiyorlar biz ise böyle kaldık , bu durum böyle devam ederse vay halimize acilen önlem alınmalı .. haklısın haklısın diye tastik ediyormuş eşeğin bu anlatıklarını duyan diğer hayvanlar.EŞEK
16 Eyl
“Akşam, yine akşam, yine akşam”
Ahmet Haşim; bir başka duyuş ve onun iç dünyasından bir derin zaman.
Hayatın akış temposu durulmuş. Yorgun kanatlar gökyüzü sahnesinden çekilmişler.
Şimdi; dağlar, çiçekler, toprak ve göl bir rüyanın örtüsüne bürünmekte ve bütün bu hengame içersinde, gün, zevale ermektedir.
11 Eyl
“Çevresel faktörlere kayıldığında insan mekanizması ikinci bir kişi olarak kendi iç dünyasına verir tepkisini. Doğruşu, yanlışı, yargıyı, isyanı ne ile neyi sorgulayacağını bilmediği gibi zihninde karşılığı olan her şeyi siler. Bellek artık boştur ve iç savaş başlamıştır.”
Birçok çağdaş Freud “yorumcusu”, özneden söz edince Ego’- yu düşünmelerine karşın, Lacan Ego yu çok ayrı bir biçimde tanımlamaktadır: Ego bir bilinçlik durumu olmasına karşın, öznenin persona,’sıdır (bir görünüm, beklentiye dayanan bir rol anlamında) . Çünkü ego öznenin imgeseline yerleşmiştir ve simgesel’de kendini tanımlamaktadır: ego öznenin ayna kimliğidir. Ve özne aynada, “ideallerini”, beklentilerini görür ve bunları egosunda yoğunlaştırır, ama bu yoğunlaşma her zaman istek düzeyindedir: gerçek özneye bir türlü oturmaz ve özne söylemin- de hep «eksiklerini. yaşar, dil de eksikleri kapatamadığından, Başkasının/Başkalarının imgesinde kendini tanımlamaya/kendi olmaya. çalışır-•… gibi olmayı ne çok isterim/isterdim.
(more…)
9 Eyl
“Psikoloji insan ve hayvan davranışlarını ve bu davranışlarla ilintili psikolojik, sosyal ve biyolojik süreçleri inceleyen bir alandır. Bir meslek olarak ise psikoloji, psikoloji bilgilerinin insan sorunlarını çözmek için kullanılmasıdır. Bu bilginin kullanılması psikolojinin alt alanlarına göre değişmekle birlikte dili iyi kullanma, araştırma, istatistiksel analiz ve empati gibi bazı özel beceri ve yetenekleri gerektirir.
Psikologlar iki önemli ilişki üzerinde çalışırlar: ilki; beyin ve davranış, ikincisi; çevre ve davranış ilişkisidir.” (alıntı)
7 Eyl
(Bu yazıda bilinçli olarak kullanmadığım ünlü harfi bulun bakalım!)
Bazı zamanlar uyuyası vardır insanın..Tüm olaylardan, kavgalardan uyuyası vardır..Yaşamaktan, korkmaktan, açlıktan, anasızlıktan, babasızlıktan uyuyası..Bu adam niçin “uyumak” fiilini kullanıyor tarzı bir soruyla muhatap da olabilirim..Yanıtım hazır. Uyumak kaçışların kaçışıdır çünkü..Çünkü uyku, tüm sorunlarımızın çözüldüğü yanılsamasını tattırır bizim için çoğu zaman.Çünkü uyku “bizi” bulmamızın sonsuzluğumuza yolculuğumuzun da anahtarıdır.Şuuraltı muamması, biraz da uykularımızda gördüğümüz “rüyalar” dizi filminin zihnimizin soyut ambarına tıkıştırdığı soyut mallar çarşısı olarak anlaşılamaz mı?Çok mu zorlamalı bir yorum oldu bu yoksa?Şuuraltı çarşısında da umumi olarak “biz” satılmıyor mu?Duygularımız, korkularımız, aşklarımız tüm biz, bölüntüsüz biz.
6 Eyl
Nedir bu kelimeden alıp veremediğimiz, anlamıyorum. Şu dünya üzerinde bir nesneye, sanata, edebiyata “klasik” deyip aşağılamak millet olarak bir bize nasip olmuştur galiba.
Klasik bir yazı, klasik bir şair, klasik bir dergi, klasik bir hediye…
Okulda çocuklara hediye almak istiyorsunuz. “Kitap alsak nasıl olur?” deyince karşınızdaki arkadaşınızın yüzü buruşuyor, bu uygunsuz teklifi çok acayip bulmuşça konuşuyor: “Kitap çok klasik bir hediye değil mi?”
Bir dergi yayın hayatına bin bir ümit ve emekle ‘merhaba’ diyor. Kalantor bir derginin editör ü azamı da değerlendiriyor: “Çok klasik! Yayın hayatına yeni olarak katacağı hiçbir şey yok.” Nedir bu yeniyle derdimiz? Yenilik derdiyle girmediğimiz abukluk, yapmadığımız ucubelik kalmadı.
Üzerinize yeni bir takım elbise almışsınız. Taptaze bir heyecanla, çocukların bayram sabahı duyduğu o çocuksu telaşı kırk yılda bir yaşamanın tadı damağınızda, iş yerine gidiyorsunuz. İlk tepki: “Yeni takımın hayırlı olsun. Yakışmış ama çok klasik!”
Hay kafana “klasik” kadar taş düşsün!
Klasiği, tekdüze yapmış, sıradanlaştırmışız. Aleladeyle, bayağıyla aynı kefeye koyuyor, hepsini bir kalemde siliveriyoruz. Tabii burada en büyük zulmü de yine klasiğe yapıyoruz.
Oysa klasik başlı başına bir devlettir. İlk akla gelen ve işin erbabının aşina olduğudur. Geçmişi yüzyılları aşan, köklü ve soylu bir gelenekten gelir. Zaman değirmeninde öğütülemeden, sapasağlam kalmıştır. Belki onun ilk ortaya çıktığı zamanlarda başkaları da vardı ama onlar da tıpkı şimdi yeni diye sarıldıklarımızın akıbeti gibi unutulup gittiler. Kimsecikler tarafından hatırlanmıyorlar.
Suya yazılan yazıdır yeni denen! Sabun köpüğüne benzeme ihtimali çok ama çok yüksektir. Uçup gider. Ne gölgesi kalır geriye ne de kendisi…
Hele cips çağında büyük bir risktir yeni.
Klasiği bilmeyen ortaya sağlam bir yeni koyabilir mi?
Kesinlikle hayır!
Bugünlerde bu gerçeği atlıyoruz. Bugün ve her zaman yeni şeyler kurmaya, yeşertmeye çalışan şair-yazar herkes klasiği, geleneği çok iyi bilmek zorundadır. Yeni adına, yenilik adına ortaya çıkanların büyük bir kısmı yeni diye ortaya koyduklarının geçmişin basit bir kopyası olduğunun farkında bile değiller…
Klasik, muhkem bir kaledir. Sağlam, sapasağlam… Onca hadiseden sıyrılmış ve bugüne gelmiştir. Bugünden de büyük ihtimalle geleceğe yürüyecektir.
Buradan bir kısım ekâbire âcizane bir tavsiyem olacak:
Bir eseri, yayını küçümseyeceğiniz zaman lütfen bu kelimeyi kullanmayın! “Basit ve bayağı” deyin. “Erir, gider; tutunamaz.” deyin ama ‘klasik’ demeyin. Bu kelimenin arkasında pırıl pırıl duran hakikat, hem sizi hem de sizin gibi pek çok yeniciği eskitecek ve tarih mezaristanına gömecektir.
Son olarak konunun biraz dışında kalıyor ama söylemeden geçemeyeceğim. Eğer bir kimseye hediye almak istiyorsanız ve de bu kişi bir gençse bence ona alacağınız hediyelerin en güzeli bir kitaptır.
Çünkü kitap, çok klasik bir hediyedir…
Not: Yazı Viran ve Bahar E-dergisi’nin eylül sayısında yayınlanmıştır
3 Eyl
“Şu Bakır zirvelerin ardından
Bir süvari geliyor kan rengi
Başlıyor şimdi melül akşamda
Son ışıklarla bulutlar cengi “
AHMET HAŞİM
Neredeyse, ilk duyuşumda ezberlediğim bir şiirin ilk kıtası. Zamanı, özellikle akşam vakitlerini; renk, ışık ve hülya ile kaynaştıran unutulmaz mısralar. İlk okuyuşun ahengi ve hatıralarımdaki tazeliği.
Göklerin türlü hallerini keşfedişim. Başımın üstündeki o enginliğe her bakışta, yeni bir şeyler görmenin ayrıcalığını buluvermek. Mesela tamamen bulutsuz bir maviliğin, çok sade görünüşü. Gece değildir bahanesiyle ortalarda görünmeyen kaprisli yıldızların bencilliği. Belki bu nedenledir gökyüzünün keyifsizliği.
24 Ağu
Bir yalnızlık şarkısını bağırıyor Filistince,sessizce, kimsenin dönüpte bakmayacağını bilir gibi. Sencesi bencesi olmayan bir düş görüyor,çocuklar bu günde sağ. Uyandırmasın Allah, uyandırmasın istiyor. Kara gözlü, kıvırcık saçlı bir evlat diğerleri gibi. Derin bir nefes alıyor incitmeden bağrına basıyor. Sert, nasırlı esmer elleriyle saçlarını okşayıp uzun uzun bakıyor. Elhamdülillah diyor bu günde yatıyoruz tek parça… Her şeye hazır aklını hep yarım tutuyor. Akıllının işi ne bu toprakta? Gitmek gancıklık sayılır. Ömür veresi yazılır bu vatanda. Can senin değil. Kurşun yemekten çıksa yeri. Artık kurşun sesine alışkın kulaklarımızı kuş sesleri tırmalıyor. Tankla duvar arasında ezilen sapan taşlı çocuk kırmızı bir lale gibi açıyor. Asılsız tenha sorgular kaç yiğidi Yusuf’ça yutmuş bir dipsiz kuyu. Kim bilir hangi dehliz, kaç kuyu şehit kusacak yakında… Ve toprak gösterecek ya zalimi ve ağaç diyecek ya arkamda. Biliyorum ve umut topluyorum bu yüzden kırlarda. Ve kırlaşan başımı ve densiz bir sinsi mayınla bıraktığım bacağımı alıp ta yine geliyorum. Bir umut. Caferi Tayyar gibi. Beni de buyur etsene ölüm. Bende bu bedenle, bu memlekette yani tam yüreğinde açan kan kırmızı bir gelincik olmak istiyorum. Beni yüreğimde yalnız bırakıp gitmesin ümit. Ve korku semtime uğramasın hiç. Hiç olarak yaşamaktansa kutlu bir sevdaya koşayım. Uykudan gayrı kalan ömrümde ‘ya uyuruz ya ölürüz’… Dağlardan kayıp gelirken ve gökten yağarken ölüm ve ölü taşırken taşası nehirler müstekbirce bir ses ‘ mazlumlar ya uyusun ya ölsün’. Aramayın boşuna sessizliğimin karşılığı sizin, zalimlerin lügatlerinde yok…
16 Ağu
Joanne Kathleen Rowling İngiltere Chipping Sodburry’de dünyaya gözlerini açtı. İlerleyen zamanlarda ailesiyle birlikte Bristol’e, daha sonra da Chepstow’a taşındı.
(http://tr.wikipedia.org/wiki/J.K._Rowling) Çocukluğundan itibaren İngiliz kültürüyle yetişti doğal olarak. Etrafında gördüğü tarihi binaların tasvirlerinden tutun da Hıristiyan ve Avrupalı bir kültürün etkisiyle belleğinde yerleşen Latince sevgisini yansıttı Harry Potter adlı romanına. Dünya gençliğini, yeni bir fantastik dünya inşasıyla evrenselleştirmeyi başardığı Anglo-Sakson ve Latin kültüründe eritme hamlesiydi aslında onun yaptığı. Rowling belki de bu ulvi gayesinin farkında değildi şuuraltının istila ruhundan habersizcesine. Aslında herkesin hakkıdır kendi kültürünü başka ruh dünyalarında yeşertmeye çalışmak.İşte JK Rowling de belki bilinçsizce girişti bu işe. Ancak onun yetişme ortamını; yetişme tarzını da içinde barındıran fantastik çikolatalarla süslenmiş edebi sesi, tüm dünya gençlerinin ve çocuklarının aklını çelmeyi başardı.
Bizim eserlerimizin mekanları İngiltere’nin şehirleri değil ama İstanbul, Erzurum ya da Semerkant olacaktır. Mimari tasvirlerimiz Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin muhteşem uyumunu yansıtacaktır.Bizim romanlarımızda büyüler, sihirler değil de kerametler, mucizeler söz sahibi olacaktır. Romanlarımızla geliştireceğimiz Fantastik dünyamızın Ortak Dilinin yelpazesi, Orta Asya Türkçesinden Selçuklu ve de Osmanlı Türkçelerine hatta Arapça ve Farsça bazı terimlere kadar uzanacaktır. Belki de bir İngiliz Çocuğu “Mevlana” adlı kahramanın birbirinden fantastik olaylarıyla mutlu olabilecektir.( www.gokselihtilal.com) Olaylarımız Çifte Minareli medresede veya Tac Mahal’de veyahut da Süleymaniye Camiinde geçecektir. Fantastik Dünyamızı bütün bütün yerlileştireceğiz. Hayal dünyasının merkezi olan doğuya yöneleceğiz. (Yazımızın devamı http://onpunto.com/ShowBlog.aspx?Web=edebigazete adresindedir)
11 Ağu
Sıkıntı tam bir baş belası. Günün en güzel ve verimli saatinde, simetri hastalarının düşünmekten kendilerini alamadığı bir çerçevenin yamukluğu gibi, takılıyor günün ortasına. Yapış yapış bir buhar her yanımızı sarıyor. Kahrolası, günün en güzel saatinde geliyor.
Bir toplantı çıkışı yakalıyor beni, omuzlarıma çöküp yalnızlıkta duraklatıyor o baş belası. Çevremdeki renklere veremiyorum kendimi, çayın tadını alamıyorum. Kahrolası, günü en güzel yerinden bölüyor.
El yordamıyla tutunuyorum hayata, yolumu hep el yordamıyla bulurum. Antenlerim bir an kapalı olsa, bir duvara toslamamam sadece şans işidir. El yordamıyla yazarım ve bilmem ne yazdığımı. El yordamıyla tanırım insanları, önce sezgilerim tanışır, sonra ben tanırım. El yordamı bilgilerle büyütüldüm ve sezgilerimle bir okul bitirdim –çünkü ezberle okul ancak kaç yılda bitebilir?
El yordamıyla alt etmeye çalışırım sıkıntımı. Öyle inatçıdır ki bu sıkıntı, zihnimi yormadan gitmez, illaki beynimi de işin içine karıştırır; ruhumu yorduğu yetmezmiş gibi.
Bir toplantı çıkışı yakaladı beni sıkıntı. Görev dağılımlarını yapmıştık ve bir üye beğenmedi görevini. Al sana sıkıntı! Hem de yok yere. Bir arkadaşın(!) hakkımda yaptığı dedikoduyu duyunca önce şoke olmuştum, sonra… Yine sıkıntı! Sonra yine bir gün yarım bıraktığım bir iş sıkıntı oldu, ve daha sonra bir gün, yine dost kazığı yediğimi düşünmüştüm.
O kadar çok düşünüyoruz ki küçük küçük sözleri, bu arada kaç bahar tozu uçuşmuş, kaç deprem olmuş, kaç faili meçhul cinayet? O kadar büyük düşünüyoruz ki kendimizi, toz bile konduramıyoruz, hep kalplerimiz temiz… Ve o kadar erdemliyizdir ki, bizden başka herkes hatalı…
Sıkıntım egomun üstüne tahtını kurup yayılırken, egomun gözünde yitirdiğimi sandığım kişisel küçük zaferlerimle eğleniyor aklımın küçük bir bölümü. Belki de bu, hep doğruyu söyleyen kısmıdır beynimin, kim bilir? Küçümseyen kahkahasıyla soruyor içlerden: “Kimsin sen?”
-Ben benim.
-Ben dediğin şey kim?
-E, ben… çalışan, didinen, düşünen, şu meslekte, şu yaşta bir anneyim.
-Hayır anlamadın! Sen… kimsin?
Sıkıntım, egomu ayakları altında ezerken gittikçe küçülüyor egomun gözündeki “ben.” Ben kimim? Bir fani, bir insan… Ama kimim ben? Diğer kişilerin “ben”lerinden beni ayıran şey ne? Bir mü’min? Bir feminist? Bir liberal? Bir faşist? Bir melankolik? Bir megaloman? Bir kadın? Bir idealist?
Hayır! Hiç biri ben değilim ve bazen, bazı zaman ve mekanlarda hepsi de benim.
Peki gerçekten kimim ben? Sıkıntım egomu bütün bütün yutup geğirirken sesleniyor bana usumun en haylazı. “Bir damla! Sadece bir damlasın sen, büyük bir bütünün parçası ve sen olmasaydın, bütün tamam olmayacak, deniz bir damla eksik kalacak. Yalnızca bir damla! Fazla büyütme kendini; büyütme ki fazla incitmeyesin kendini.”
Bir anda aklımdan geçiveren bu bilgece sözleri kağıda dökerken, sıkıntımı da benimle birlikte yazar buluyorum. Ne kadar büyütürsem hayatımı, o kadar büyüyen bir sıkıntıyı küçültmek için, küçültüyorum kendimi. Ben küçüldükçe toza dönüşen sıkıntım uçup gidiyor benden uzağa. Günün en verimsiz saatinde geri alıyorum kalan günümü.
Bir zerrecik damlayı düşünerek, damlaların en faydalısı olmayı diliyorum Rabbimden.
| KİTAP ARAYIN! |