"Deneme" kategorisindeki kayıtlar listelendi...

Uyuyunuz Dostlarım Uyuyunuz!

(Bu yazıda bilinçli olarak kullanmadığım ünlü harfi bulun bakalım!)

Bazı zamanlar uyuyası vardır insanın..Tüm olaylardan, kavgalardan uyuyası vardır..Yaşamaktan, korkmaktan, açlıktan, anasızlıktan, babasızlıktan uyuyası..Bu adam niçin “uyumak” fiilini kullanıyor tarzı bir soruyla muhatap da olabilirim..Yanıtım hazır. Uyumak kaçışların kaçışıdır çünkü..Çünkü uyku, tüm sorunlarımızın çözüldüğü yanılsamasını tattırır bizim için çoğu zaman.Çünkü uyku “bizi” bulmamızın sonsuzluğumuza yolculuğumuzun da anahtarıdır.Şuuraltı muamması, biraz da uykularımızda gördüğümüz “rüyalar” dizi filminin zihnimizin soyut ambarına tıkıştırdığı soyut mallar çarşısı olarak anlaşılamaz mı?Çok mu zorlamalı bir yorum oldu bu yoksa?Şuuraltı çarşısında da umumi olarak “biz” satılmıyor mu?Duygularımız, korkularımız, aşklarımız tüm biz, bölüntüsüz biz.

(more…)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 2 Yorum
  • Kategori: Deneme
  • “Klasik” Bir Yazı

    Nedir bu kelimeden alıp veremediğimiz, anlamıyorum. Şu dünya üzerinde bir nesneye, sanata, edebiyata “klasik” deyip aşağılamak millet olarak bir bize nasip olmuştur galiba.
    Klasik bir yazı, klasik bir şair, klasik bir dergi, klasik bir hediye…
    Okulda çocuklara hediye almak istiyorsunuz. “Kitap alsak nasıl olur?” deyince karşınızdaki arkadaşınızın yüzü buruşuyor, bu uygunsuz teklifi çok acayip bulmuşça konuşuyor: “Kitap çok klasik bir hediye değil mi?”
    Bir dergi yayın hayatına bin bir ümit ve emekle ‘merhaba’ diyor. Kalantor bir derginin editör ü azamı da değerlendiriyor: “Çok klasik! Yayın hayatına yeni olarak katacağı hiçbir şey yok.” Nedir bu yeniyle derdimiz? Yenilik derdiyle girmediğimiz abukluk, yapmadığımız ucubelik kalmadı.
    Üzerinize yeni bir takım elbise almışsınız. Taptaze bir heyecanla, çocukların bayram sabahı duyduğu o çocuksu telaşı kırk yılda bir yaşamanın tadı damağınızda, iş yerine gidiyorsunuz. İlk tepki: “Yeni takımın hayırlı olsun. Yakışmış ama çok klasik!”
    Hay kafana “klasik” kadar taş düşsün!
    Klasiği, tekdüze yapmış, sıradanlaştırmışız. Aleladeyle, bayağıyla aynı kefeye koyuyor, hepsini bir kalemde siliveriyoruz. Tabii burada en büyük zulmü de yine klasiğe yapıyoruz.
    Oysa klasik başlı başına bir devlettir. İlk akla gelen ve işin erbabının aşina olduğudur. Geçmişi yüzyılları aşan, köklü ve soylu bir gelenekten gelir. Zaman değirmeninde öğütülemeden, sapasağlam kalmıştır. Belki onun ilk ortaya çıktığı zamanlarda başkaları da vardı ama onlar da tıpkı şimdi yeni diye sarıldıklarımızın akıbeti gibi unutulup gittiler. Kimsecikler tarafından hatırlanmıyorlar.
    Suya yazılan yazıdır yeni denen! Sabun köpüğüne benzeme ihtimali çok ama çok yüksektir. Uçup gider. Ne gölgesi kalır geriye ne de kendisi…
    Hele cips çağında büyük bir risktir yeni.
    Klasiği bilmeyen ortaya sağlam bir yeni koyabilir mi?
    Kesinlikle hayır!
    Bugünlerde bu gerçeği atlıyoruz. Bugün ve her zaman yeni şeyler kurmaya, yeşertmeye çalışan şair-yazar herkes klasiği, geleneği çok iyi bilmek zorundadır. Yeni adına, yenilik adına ortaya çıkanların büyük bir kısmı yeni diye ortaya koyduklarının geçmişin basit bir kopyası olduğunun farkında bile değiller…
    Klasik, muhkem bir kaledir. Sağlam, sapasağlam… Onca hadiseden sıyrılmış ve bugüne gelmiştir. Bugünden de büyük ihtimalle geleceğe yürüyecektir.
    Buradan bir kısım ekâbire âcizane bir tavsiyem olacak:
    Bir eseri, yayını küçümseyeceğiniz zaman lütfen bu kelimeyi kullanmayın! “Basit ve bayağı” deyin. “Erir, gider; tutunamaz.” deyin ama ‘klasik’ demeyin. Bu kelimenin arkasında pırıl pırıl duran hakikat, hem sizi hem de sizin gibi pek çok yeniciği eskitecek ve tarih mezaristanına gömecektir.
    Son olarak konunun biraz dışında kalıyor ama söylemeden geçemeyeceğim. Eğer bir kimseye hediye almak istiyorsanız ve de bu kişi bir gençse bence ona alacağınız hediyelerin en güzeli bir kitaptır.
    Çünkü kitap, çok klasik bir hediyedir…

    Not: Yazı Viran ve Bahar E-dergisi’nin eylül sayısında yayınlanmıştır

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Deneme
  • Bulutlar

    “Şu Bakır zirvelerin ardından
    Bir süvari geliyor kan rengi
    Başlıyor şimdi melül akşamda
    Son ışıklarla bulutlar cengi “                                  

                                           AHMET HAŞİM

    Neredeyse, ilk duyuşumda ezberlediğim bir şiirin ilk kıtası. Zamanı, özellikle akşam vakitlerini; renk, ışık ve hülya ile kaynaştıran unutulmaz mısralar. İlk okuyuşun ahengi ve hatıralarımdaki tazeliği.   

    Göklerin türlü  hallerini keşfedişim. Başımın üstündeki o enginliğe her bakışta, yeni bir şeyler görmenin ayrıcalığını buluvermek. Mesela tamamen bulutsuz bir maviliğin, çok sade görünüşü. Gece değildir bahanesiyle ortalarda görünmeyen kaprisli yıldızların bencilliği. Belki bu nedenledir gökyüzünün keyifsizliği.

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Deneme
  • Bir yalnızlık şarkısını bağırıyor Filistince,sessizce, kimsenin dönüpte bakmayacağını bilir gibi. Sencesi bencesi olmayan bir düş görüyor,çocuklar bu günde sağ. Uyandırmasın Allah, uyandırmasın istiyor. Kara gözlü, kıvırcık saçlı bir evlat diğerleri gibi. Derin bir nefes alıyor incitmeden bağrına basıyor. Sert, nasırlı esmer elleriyle saçlarını okşayıp uzun uzun bakıyor. Elhamdülillah diyor bu günde yatıyoruz tek parça… Her şeye hazır aklını hep yarım tutuyor. Akıllının işi ne bu toprakta? Gitmek gancıklık sayılır. Ömür veresi yazılır bu vatanda. Can senin değil. Kurşun yemekten çıksa yeri. Artık kurşun sesine alışkın kulaklarımızı kuş sesleri tırmalıyor. Tankla duvar arasında ezilen sapan taşlı çocuk kırmızı bir lale gibi açıyor. Asılsız tenha sorgular kaç yiğidi Yusuf’ça yutmuş bir dipsiz kuyu. Kim bilir hangi dehliz, kaç kuyu şehit kusacak yakında… Ve toprak gösterecek ya zalimi ve ağaç diyecek ya arkamda. Biliyorum ve umut topluyorum bu yüzden kırlarda. Ve kırlaşan başımı ve densiz bir sinsi mayınla bıraktığım bacağımı alıp ta yine geliyorum. Bir umut. Caferi Tayyar gibi. Beni de buyur etsene ölüm. Bende bu bedenle, bu memlekette yani tam yüreğinde açan kan kırmızı bir gelincik olmak istiyorum. Beni yüreğimde yalnız bırakıp gitmesin ümit. Ve korku semtime uğramasın hiç. Hiç olarak yaşamaktansa kutlu bir sevdaya koşayım. Uykudan gayrı kalan ömrümde ‘ya uyuruz ya ölürüz’… Dağlardan kayıp gelirken ve gökten yağarken ölüm ve ölü taşırken taşası nehirler müstekbirce bir ses ‘ mazlumlar ya uyusun ya ölsün’. Aramayın boşuna sessizliğimin karşılığı sizin, zalimlerin lügatlerinde yok…

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Deneme
  • Harry Potter ve İngiliz Yayılmacılığı

    Joanne Kathleen Rowling İngiltere Chipping Sodburry’de dünyaya gözlerini açtı. İlerleyen zamanlarda ailesiyle birlikte Bristol’e, daha sonra da Chepstow’a taşındı.
    (http://tr.wikipedia.org/wiki/J.K._Rowling) Çocukluğundan itibaren İngiliz kültürüyle yetişti doğal olarak. Etrafında gördüğü tarihi binaların tasvirlerinden tutun da Hıristiyan ve Avrupalı bir kültürün etkisiyle belleğinde yerleşen Latince sevgisini yansıttı Harry Potter adlı romanına. Dünya gençliğini, yeni bir fantastik dünya inşasıyla evrenselleştirmeyi başardığı Anglo-Sakson ve Latin kültüründe eritme hamlesiydi aslında onun yaptığı. Rowling belki de bu ulvi gayesinin farkında değildi şuuraltının istila ruhundan habersizcesine. Aslında herkesin hakkıdır kendi kültürünü başka ruh dünyalarında yeşertmeye çalışmak.İşte JK Rowling de belki bilinçsizce girişti bu işe. Ancak onun yetişme ortamını; yetişme tarzını da içinde barındıran fantastik çikolatalarla süslenmiş edebi sesi, tüm dünya gençlerinin ve çocuklarının aklını çelmeyi başardı.
    Bizim eserlerimizin mekanları İngiltere’nin şehirleri değil ama İstanbul, Erzurum ya da Semerkant olacaktır. Mimari tasvirlerimiz Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin muhteşem uyumunu yansıtacaktır.Bizim romanlarımızda büyüler, sihirler değil de kerametler, mucizeler söz sahibi olacaktır. Romanlarımızla geliştireceğimiz Fantastik dünyamızın Ortak Dilinin yelpazesi, Orta Asya Türkçesinden Selçuklu ve de Osmanlı Türkçelerine hatta Arapça ve Farsça bazı terimlere kadar uzanacaktır. Belki de bir İngiliz Çocuğu “Mevlana” adlı kahramanın birbirinden fantastik olaylarıyla mutlu olabilecektir.( www.gokselihtilal.com) Olaylarımız Çifte Minareli medresede veya Tac Mahal’de veyahut da Süleymaniye Camiinde geçecektir. Fantastik Dünyamızı bütün bütün yerlileştireceğiz. Hayal dünyasının merkezi olan doğuya yöneleceğiz. (Yazımızın devamı http://onpunto.com/ShowBlog.aspx?Web=edebigazete adresindedir)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Deneme
  • Sıkıntının Öğretisi

    Sıkıntı tam bir baş belası. Günün en güzel ve verimli saatinde, simetri hastalarının düşünmekten kendilerini alamadığı bir çerçevenin yamukluğu gibi, takılıyor günün ortasına. Yapış yapış bir buhar her yanımızı sarıyor. Kahrolası, günün en güzel saatinde geliyor.

    Bir toplantı çıkışı yakalıyor beni, omuzlarıma çöküp yalnızlıkta duraklatıyor o baş belası. Çevremdeki renklere veremiyorum kendimi, çayın tadını alamıyorum. Kahrolası, günü en güzel yerinden bölüyor.

    El yordamıyla tutunuyorum hayata, yolumu hep el yordamıyla bulurum. Antenlerim bir an kapalı olsa, bir duvara toslamamam sadece şans işidir. El yordamıyla yazarım ve bilmem ne yazdığımı. El yordamıyla tanırım insanları, önce sezgilerim tanışır, sonra ben tanırım. El yordamı bilgilerle büyütüldüm ve sezgilerimle bir okul bitirdim –çünkü ezberle okul ancak kaç yılda bitebilir?

    El yordamıyla alt etmeye çalışırım sıkıntımı. Öyle inatçıdır ki bu sıkıntı, zihnimi yormadan gitmez, illaki beynimi de işin içine karıştırır; ruhumu yorduğu yetmezmiş gibi.

    Bir toplantı çıkışı yakaladı beni sıkıntı. Görev dağılımlarını yapmıştık ve bir üye beğenmedi görevini. Al sana sıkıntı! Hem de yok yere. Bir arkadaşın(!) hakkımda yaptığı dedikoduyu duyunca önce şoke olmuştum, sonra… Yine sıkıntı! Sonra yine bir gün yarım bıraktığım bir iş sıkıntı oldu, ve daha sonra bir gün, yine dost kazığı yediğimi düşünmüştüm.

    O kadar çok düşünüyoruz ki küçük küçük sözleri, bu arada kaç bahar tozu uçuşmuş, kaç deprem olmuş, kaç faili meçhul cinayet? O kadar büyük düşünüyoruz ki kendimizi, toz bile konduramıyoruz, hep kalplerimiz temiz… Ve o kadar erdemliyizdir ki, bizden başka herkes hatalı…

    Sıkıntım egomun üstüne tahtını kurup yayılırken, egomun gözünde yitirdiğimi sandığım kişisel küçük zaferlerimle eğleniyor aklımın küçük bir bölümü. Belki de bu, hep doğruyu söyleyen kısmıdır beynimin, kim bilir? Küçümseyen kahkahasıyla soruyor içlerden: “Kimsin sen?”

    -Ben benim.

    -Ben dediğin şey kim?

    -E, ben… çalışan, didinen, düşünen, şu meslekte, şu yaşta bir anneyim.

    -Hayır anlamadın! Sen… kimsin?

    Sıkıntım, egomu ayakları altında ezerken gittikçe küçülüyor egomun gözündeki “ben.” Ben kimim? Bir fani, bir insan… Ama kimim ben? Diğer kişilerin “ben”lerinden beni ayıran şey ne? Bir mü’min? Bir feminist? Bir liberal? Bir faşist? Bir melankolik? Bir megaloman? Bir kadın? Bir idealist?

    Hayır! Hiç biri ben değilim ve bazen, bazı zaman ve mekanlarda hepsi de benim.

    Peki gerçekten kimim ben? Sıkıntım egomu bütün bütün yutup geğirirken sesleniyor bana usumun en haylazı. “Bir damla! Sadece bir damlasın sen, büyük bir bütünün parçası ve sen olmasaydın, bütün tamam olmayacak, deniz bir damla eksik kalacak. Yalnızca bir damla! Fazla büyütme kendini; büyütme ki fazla incitmeyesin kendini.”

    Bir anda aklımdan geçiveren bu bilgece sözleri kağıda dökerken, sıkıntımı da benimle birlikte yazar buluyorum. Ne kadar büyütürsem hayatımı, o kadar büyüyen bir sıkıntıyı küçültmek için, küçültüyorum kendimi. Ben küçüldükçe toza dönüşen sıkıntım uçup gidiyor benden uzağa. Günün en verimsiz saatinde geri alıyorum kalan günümü.

    Bir zerrecik damlayı düşünerek, damlaların en faydalısı olmayı diliyorum Rabbimden.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Deneme
  • Çocuklar Doğuştan Bilim Adamıdır

    Bir okulun duvarında büyük harflerle şöyle yazıyor.

     “HEDEF EĞİTİLMİŞ İNSAN, ÇAĞDAŞ EĞİTİM.”

    Bir defa çocuk gözüyle bakalım. “Hedef Eğitilmiş İnsan…”  “Demek ki,” diyecek çocuk:

     “Beni burada eğitecekler, şekillendirecekler, benim ne düşündüğüm, kim olduğum önemli değil, ben bir hiçim.”

    Yani pozitif bir etki uyandırmaz çocukta bu. 

    Sonuçlar zaten ortada. Proje geliştiremeyen, uluslar arası kabul gören bir marka üretemeyen bir toplum olduk çıktık. Sonra da OSS’de sıfır çeken öğrencileri, öğretmenleri suçlarız. Yaklaşımda bir yanlışlık olduğunu görmek istemeyiz. 

    Oysa o okulun duvarında şöyle yazmalıydı:

    “ÇOCUKLAR DOĞUŞTAN BİLİM ADAMIDIR”

    Ne kadar pozitif etkisi var değil mi? Çocukta bir değerlilik, özgüven duygusu geliştiriyor. “Ben” diyor çocuk, “önemliyim, bir şeyler yapabilirim!”

    Bireyin ve bilişimin çağında bu şekildeki yaklaşımın kendi çağdaş olduğundan ayrıca “ÇAĞDAŞ EĞİTİM” diye belirtmeye bile gerek kalmayacaktır

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 25 Yorum
  • Kategori: Deneme
  • Gidebilmek isteyenlere kılavuz…

             “Erenler dergahında davetiye olmaz” derler sanırım. ” Sanırım” çünkü yaşım bilmek için bir hayli küçük. Şöyle bir düşünelim bakalım: Bir etkinlik var bir festival yani ve bu festivalden bizim elde edebileceğimiz bir çok şey var ki aralarında bazı bazı tanıdığımız kimseler de var. Tek eksiğimiz davet edilmemiş olmamız.  Davet; yine sanırım Arapça’ dan dilimize yerleşmiş bir kelime ( Da’vet: Çağrı, çağırma). Yani bize hiçbir çağrı da bulunmadılar. Böyle bir etkinliğin içerisinde yer alamıyor (gidemiyor) oluşumuzu hangi makul gerekçe ile davet edilmemiş olmamıza dayandırabiliriz ki. Hele hele bu işe gönül verdiysek (ki artık etkinlik ne ile alakalıysa) böyle bir etkinliğe gidememek kuşkusuz imkansızdır. Bilmiyorum ne kadar açık oldu bu kelime: “İmkansız”. Yani gitmekten başka bir ihtimal düşünülemez. Biraz fazla dağıttım toplasak iyi olucak.  Sizi toplamaya davet ediyorum.  Sanki davet etmesem siz hiç bir tepki de bulunmayacaksınız. Hatta bakın hiç bir koşul da aramadım bu daveti gönderirken. “Yapmayın Allah aşkına bunun da daveti olur mu” demeyin neden olmasın? Bir şiir etkinliğinden davet beklemek gelmeyince de sanki bu şiir etkinliğine gidebilmenin tek şartı davetmiş gibi bu nedenden ötürü o etkinliğe gitmemek, bir de bu davetin ön koşulu olarak kitaba sahip olmayı öngörmek, ….vs. vs. vs. bunlar oluyor. Bu kadar cellat yürekli olmamak gerek. Bırakalım cezaları giyotinler versin. Şiir yazmak zordur ama söz söylemek kolay. Zor olanı yapmanın yakıştığı insanlar elbetteki söylediklerinde de zor anlaşılmaktadırlar. Ama yine de zor olanı yapmakla ilgilenmeli “insan”.  Tıpkı sevdiğimiz bir abimizin sözü ile ” beşer tünelinden insan istasyonuna”.  İnsanlar kendilerini bir takım ön koşula bağlı olan davetlerle değil kendi potansiyelleri ile bulmalılar. ” Ne ekersen onu biçersin” mantığını sanırım şu şekilde anlamalı: ” Biz ne yapıyoruz? Ne bekliyoruz? “. Bir işin ehli olmak hayatta başarı için asla yeterli değil desek mi? Diyelim; çünkü nice bilim adamları vardır ki o keskin IQ larına rağmen EQ larında bir hareketlenme olmamaktadır: Yani insan olarak asıl başarı Batı’ nın ön plana çıkardığı zeka ile sürekli üvey evlat muamelesi yapılan EQ’nun ( duygusal zekanın ) birlikte işleyebilmesini sağlamaktır. Bir kez daha yani başarı sosyal ilişkileri ne denli gerçekleştirebildiğimiz ile alakalıdır. Gidebilmek isteyenlere duyurulur… STOP.             

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Deneme
  • Bir Şiir Festivaline Gidememek

    Bir şiir kitabım bile olmadı benim. Şiir kitabım olmadığı için şiir festivallerine çağıran da olmadı. 

    Bir dostumdan ödünçlemeyle kitabını istedim vermedi. Kendime küstüm ben de. “Niçin bir şiir kitabı bile çıkaramadım” diye. Oysa benim de o şiir festivaline giden şiirciler kadar güçlü bir narsisliğim vardı. Tamam kabul ediyorum, şiirlerim güzel değil. Fakat çalıp çırpmıyorum hiç değilse. Seneye yol parası bulup ben de gideceğim şiir festivallerine, tabii ki bir de tanıdık ayarlayabilirsem…  Acaba beni görüp terk etmek isteyen şiirciler çıkacak mı o güzelim “pilavı kıt”  dedikodusu bol şiir festivallerini, bir kitabım bile yok diye.  “Şairsen ispatla, haydi göster şeyini, kitabını” derler mi acaba? Neyi, kime ispatlayacaksam bir de!

    Bir teyze, geçenlerde çocuğuna demiş ki : “Sen yoksa şiirci mi olacaksın oğlum, kendi kendine garip pozlara giriyorsun.”  Okuma yazması olmayan bir teyze, aslında seçkin şiircilerin kendi kendine böbürlendiğini nasıl da kolayca anlamış değil mi sevgili dostlar?

    Ben çok kızıyorum cin olmadan çarpmaya çalışanlara. Şiiri tanımadan, şiirin ne demek olduğunu öğrenmeden şairlik iddiasıyla kendini garip pozlarla tatmin eden zavallı şiircilere öyle kızıyor, öyle acıyorum ki… Biz şiir yazdığımızı, şiirsever olduğumuzu utana sıkıla ifade ederken birileri çıksın, alt alta üç beş anlamsız laf sıralasın adına da “şiir” desin….( Bu anlamsız laf kalabalığı İkinci Yenicileri taklit etmek şeklinde yapılıyor genellikle. ) Utanmadan bu tür zırvalıkları kitap haline getirip caka satsın bir de. Bir okur olarak karşı çıkıyorum ben buna. Sonra bu da yetmesin gittiği şiir festivallerinde şiire önem verdiği ve gerçek şaire saygı gösterdiği için kitap çıkarmaya çekinmiş şair adaylarına da laf yetiştirsin: “Kitabı var mı bunun? Kitabı yoksa niye gelmiş buraya? Bir daha bunlar gelirse ben gelmem!” 

    Aman ne olur gel. Biz ne yaparız siz gelmezseniz? Şiirsiz kalırız, sizsiz kalırız. Engin bilgilerinizden istifade edemeyiz. Aslında ben biliyorum sizin gibi şiircilere söylenecek sözü ya neyse bende kalsın.

    Çocukluğum büyük şairlere imrenmeyle geçti benim. Hala şair olarak tanınmış her kim olursa olsun benim ilgimi çeker. Saygı duyarım ben şairlere. Çünkü onlar başka bakarlar dünyaya, bön ve bayağı değil. Herkesten farklı görür, farklı duyar; kendinde kalanı da farklı dökerler söze. Daha önceki söylenenleri değiştirip ilk defa yazılmış gibi öne sürmezler.

    Şairleri saygıyla selamlıyorum, şiircileri değil. 

    Ferhat Efe Sorel

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 0 Yorum
  • Kategori: Deneme
  • Kediler ve minnetin paslı zincirleri

    Bir savaşın ortasında açıyorum yorgun gözlerimi. Sabah ayazı yüzümü tokatlıyor, sarhoş başıma bir nasihat gibi. En büyük darbesi usumdan geliyor günün: “Burada işin ne, bu kurtlar sofrasında bakire hayallerinle, ve henüz susmamış vicdanınla?” Birilerinin beni itelediğini anlatıyorum usuma; kendi isteğimle gelmediğimi, mecbur kaldığımı anlatıyorum ona, çünkü ödemem gereken bir gönül borcu olduğunu ya da minnetten kurtulma ümidimin. “Özgür kılmak için ruhumu, bir bedel ödeme, ama ruhumu bulaştırmıyorum bu işe, sadece zihnimle.” diyerek avutuyorum onu.

    Kedilerin masallarıyla sesleniyor bana usum, hani nankördüler, hani sevilmezlerdi bu yüzden, minnet etmezlerdi hani. Kedilerin babası’nı hatırlıyorum sonra, o sevdi kedileri ve Peygamber(s.a.v) de onu sevdi.

    (more…)

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
  • 1 Yorum
  • Kategori: Deneme

  • Üye Girişi





    Bağlantılar




    Arşiv



    KİTAP ARAYIN!




    Alexa Rating