9 Ara
Değişmekse dostluk!.. Bu iki kelime benim için anlamını yitireli çok zaman oldu. Kendimi yeni yeni bulduğum ilk gençlik yıllarından o durağan sınıra ayak bastığım, kendimle barışık olmanın ikilemi içindeki fırtınalı yıllar… Uzatılan ellere sıcacık bir dokunuşun hazzını tattığım yirmi yaşın sevecenliği… Sevinçlere, üzüntülere, umutlara ortak olma paylaşımını yaşamanın hazzı…
6 Ara
Genç adam gece boyunca uyuyamamış; yerinde kıvranıp durmuştu. Son zamanlarda buna benzer karabasan geceler artmaya başlamıştı. Yatağından doğruldu sabahın ilk ışıklarıyla beraber, düşünceliydi… Dört yıl boyunca türlü zorluklarla ama başarıyla okuyup bitirdiği üniversiteden sonra, tüm iş başvuruları karşılıksız kalmıştı. Nereye başvurduysa önce umutlanıyor, sonuç çıkmayınca o umut acıya dönüşüyordu. Bu durum yaklaşık iki senedir bu şekilde devam ediyordu…
26 Kas
—Biz okumayı mektepten değil, duvarlardan öğrendik evlat… Diyordu hacı amca daha fazlasını anlatmaya ihtiyaç duymuyordu.
—ilkin soyuh pahar’da âşık olduk. Şimdi ki gibi mail filan da yoktu. Mendil verirdik. Kadın kısmı okuma yazma bilmezdi pek. Ama benim ki rahmetli bilirdi. Ona hep mektup yazardım. Bir gün sordu: böyle güzel laflar etmeyi nerden öğrendin?’ diye. Bende şehirde ki duvarlardan desem olamayacak. ’sana yazıp da çirkin yazmanın imkânı var mı hiç’ dedim. Ogün bana âşık olmuş…
18 Kas
Bıçak dönüyor. Masaya sürtmesiyle çıkan mekanik sesi yüreğinde hissediyor. Durunca iki parmağıyla tekrar hızla döndürüyor. Oda sıcak, terliyor. Üzerindeki ceketi çıkarmamış.
Bıçak, çingene bir dilber gibi kıvrılıyor, sürünüyor. Yamyamların dansı gibi, bir aşağı bir yukarı. Terliyor, pencereler kapalı. Yağmur sıcağı var.
2 Kas
Çetin bir kış günü, kalabalık bir kahvehanenin; rast gele bir masasına, tesadüfen oturduk.
Ben, demli bir çay istedim; O ise, açık ve şekersiz. Çaylar gelene kadar hiç konuşmadık. Gazete eklerine göz atıyordum. Onaltı yaşımdaydım. Hayat boş; tüm renkler toz pembeden ibaret; akşamın olduğu yerde, sabahı bekleyecek kadar da işe yaramaz bir hayat sürüyor; boş gezenin kalfalığını yapıyordum. Tabi şekil itibariyle de, serseri bir görünüşte; saçlarım uzun ve bakımsız; üstüm başım, pasak içindeydi. Ara sıra göz göze geliyorduk ve her defasında bana bakarak, hafif bir tebessüm ettiğini fark ettim. Bir ara, “hayırdır amca, ne bakıyorsun?” diyecek oldum, boş ver dedim kendi kendime.
(more…)
4 Ağu
Şehri saran isli havayı içine çekti. Sırf farklılık olsun diye, diğerlerine inat olsun diye… Yani öylesine. Tren tren olmaktan sıkılmıştı. Gitme şekillerine girip aslında kavuşma şekillerinin gölgelenmesinden de sıkılmıştı. Belki de gitmek için gidiyordu, götüremiyordu da bu yüzden içindekileri… Hep bir şekilde ait kalıyordu şehrine. Bu sebeple en derine, makinistlerin terli yüreğine saklıyordu küçük sırrını…
İsli hava, gitme vakti geliyordu. Dumandan önce düdük ötüyor. Bir çocuk annesine bakıp ağlıyor ve tren gidiyor. Bütün gitmeleri bir yere, bir ana mahkûm edip öylesine, sırf gitmek için…
İlerledikçe içten tüketiyor tren kendini. Ve treninde bir kalbi var, içini tüketen bir kalbi var… Şehrini geride bıraktıkça; hem çocuğun içi hem de kendi içi gidiyordu. Çocuğun canı oyalanacak bir şeyler istiyor ve buluyordu. Mutlu olabiliyordu bir an için. Oysa tren öylemiydi. İstediği tek şeymiş gibi gidiyordu… Şehirden uzaklaştıkça eşlik ediyorlardı ay’a…
Birileri bir yerlere kavuşmanın sevinciyle veda bile etmeden iniyordu trenden… Tren unutulmanın hüznünü yaşıyordu. Yaşlanıyordu aynı sahneyle defalarca. Çocuk ben seni unutmadım dercesine geçtiği durakları saymaca oynuyordu. Bir, iki, üç, dört, yirmi dört ah! Bitmiyordu ki. Annem nerde diye sorduğu yüzünün her halinden anlaşılıyordu. Babasının kucağında uyuya kalıyordu birden. Ne zor şeymiş vedaların yarım kalma hali. Rüyasında ne görüyorsa artık gülümsüyordu. Gülümsemesinde ki hüzün trenin canını fena halde yakıyordu. Tren derdini anlamıştı sanki. İçindeki sesin buhur kokulu şehirden ayrı kalmaktan korktuğunu anlamıştı…
Boğazında toprak toprak yanık tadı vardı. İnecekleri durağa yaklaşınca babası’ kalk’ dedi. Annesi kadar şefkatli değildi elbet, babaydı sonuçta. Babalar hep böylemiydi? Baba ne demekti? Her neyse, trenin içi gidiyordu çocuk gittikçe. Ah! Diyebildi sadece.
Şehrine veda etmek istemeyip de ettirilen ve vedanın anlamını henüz bilmeyen çocuktan sonra daha fazla dayanamadı tren, tren olmaktan vazgeçti…
30 Tem
(Ah bir aynaya baksa…) Baksan aynaya ayna sendenSen aynadan korkarsın iğrenirsinBölünür bir parçaya, bölünürsünBin parçaya, bin yerindenBin pislik saçarsın.Mehmet SöğütSıvaları yer yer dökülmüş odanın içini renklendiren tek şey, masanın üstündeki kitaplardı. Duvarların dibinde sağlı sollu konulmuş iki yer yatağı odaya bir hazinlik duygusu veriyordu. Delil, yatağında bağdaş kurmuş, kafasını sağa sola sallayarak sıkıntılı bir gecenin yorgunluğunu üstünde atmaya çalışıyordu.Delil “Gidiyor musun? Git, kahvaltıyı ben hazırlarım. İş görüşmesinde sakin ol. Ben buradaki her şeyi hallederim, meraklanma.”Halil “Tamam abi’’ dedi ve evden çıktı.
| KİTAP ARAYIN! |