2 Şub
Bildiklerimizi cesurca söylemeliyiz. Kendi hayatımda birçok kez sesli düşünmeyi becermeye çalışmışımdır. Sesli düşünmek güzeldir.
Sesli düşününce kırılan oluyor, olabilir. Hayatımızın önemli yerini işgal eden radyolardan her söylenen sözleri onaylamalı mıyız?
Devamını okumak için bir tık yeterli »
2 Şub
BEKLEYİŞ veZAMAN
Dönülmesi yoktur bazı yolların,
İleriside….
İki arada kalışı izler zaman
Eğlenerek….
Gülüşler yoktur ,ağlayışlarda,
Belli belirsiz kararsız bakışlardan başka…
Uzanışlar yoktur umuda,bugüne, yarına ait
Bekleyişler vardır zamana inat…
Belli belirsiz yüzler vardır,
Belli belirsiz kelimeler hafızalarda..
Boşluktasındır olmadığını söylesende ,
Ne dönüşün vardır, ne gidişin
Zaman ilerlemez ,sanki donar günler ,saattler,dakikalar…
Sancılar sıklasşır bazen
Gün batımında…
Gece karanlığında…
Buhran nöbetleri gelir iş başına,
Çöker olanca ağırlığıyla ruhuna..
Hiç kimse yakının olamaz,
Hiç kimse….
Böyle zamanlarda,
Akla ziyandır her geçiş,
Durdu sandığın zamanda başlamıştır bekleyiş…
Öylece göğün ortasında duran yıldız gibidir…
Ne asılıdır…
Ne boşlukta…
Zamansa sadece eğlenir…
Sahte kahkaları vardır,
Zamanın şuh kahkahasında gizli.
Telkinler , boşverişler….
Olmalılar,
Olmamalılar….
Tutuşan nedir ?
Beklediğin nerdir ?
Günahını, sevabını tarttığın attığın nedir ?
Yanan nedir ?
Sorular sorular….
Çıkmazlara dönen yanıtlı yanıtsız sorular..
Bekleyiş kötüdür,
Acıdır…
Zamanda bundan öylesi eğlenir…
Bitmesin dediğin saatlere inat
Koşarak giden zaman
Neden bu yollarda eğlenir ?
2 Şub
Bir tutkudur şiir. Apayrı bir yaşama biçimi…
Hayallerle yaşar insan; köşklerde saraylarda yaşadığı gibi. Yağmur, kar, tabiat, deniz, bazen işkence, bazen mutluluktur insan için. Yüreğinin derinliğindeki duyguların ifadesidir şiir. İnce bir sızıdır… Su içmek, nefes almak kadar gereklidir. Gökkuşağı gibi sarılır size ve siz şiiri gebe bir kadın kadar mutlulukla taşırsınız. Hayatı tanırsınız onunla.
31 Oca
Gökyüzü yüreğim gibi kapkara şimşekler sanki bana kızgıncasına ve belirsizce çakmakta her şimşek çaktığında korkum daha da artıyor.Aynı zamanda ruhumdaki belirsizlik dışada yansımakta üşümeye başladım.Her zaman yaptığım gibi kaçmalı sığınabileceğim bir yer bulmalıyım.
31 Oca
Daha önce bu başlıkta yazmıştım. Gelen yorumlardan yola çıkarak açıklama gereğini duydum.
İlköğretim 4.sınıf Türkçe Ders kitaplarında (MEB yayınları ) aynı başlıkta Zuhal Özer’in müthiş bir yazısı var. Ve bunun ders kitaplarında çocuklara sunulması değişen eğitim anlayışımızı gösteriyor.
Bilirsiniz ki çocuklar çok soru sorarlar:
( Deniz neden mavi? Ay neden yuvarlaktır? Gibi…)
Haliyle bilim soru sormakla başladığına göre, “çocuklar doğuştan bilim adamıdır” diyebiliriz…
Eğitimcilere düşen görev bu merakı, öğrenme isteğini geliştirmek ve onların önünü açmaktır.
Değilse “neden halâ bir ‘marka’ üretemiyoruz?” diye yakınmaya devam ederiz.
31 Oca
İnsan doğduğu andan ruhunu kaybedip dünyadan ayrılacağı güne kadar bir yörüngede kalır ve kendi yaşamının etrafında dönüp durur.Bu yörüngeden çok büyük bir olay olmadığı sürece de kopmaz.Bazı zamanlar yörüngeden küçük sapmalar olsa da yörüngede kalmaya devam eder.Çoğu insan bu küçük sapmalara şansızlık yada halk tabiriyle nazar der.Yaşamının etrafında döndüğü yörüngeye ise kader
Bütün insanların kafasının içinde bir soru işaretidir kader kavramı kader mi bizi yönlendirir yoksa biz mi kaderimizi kendimiz yönlendiririz.
31 Oca
Merhabalar. Bendeniz Hayâl.
Hani şu, daha çok yapayalnız kaldığınız anlarda hatırladığınız ve dalıp gittiğiniz şey. Dalıp da uzun uzun yürüdüğünüz, sonunu bulamadığınız ama yine de bir türlü vazgeçemediğiniz; gölgeniz mi desem, ikiziniz mi, işte o’yum ben.
Lügâtlar beni şöyle tarif ediyor: “ İnsanın zihninde canlandırdığı şey, hülya, imaj; bir olay veya eşyanın zihinde kalan izi; gerçekte olmadığı halde görüldüğü sanılan şey, görüntü…”
25 Oca
Küçüklüğümden beri dolma kalemlerin hep hastasıyımdır. Yazı yazarken iyi kalemim olsun isterim. Devlet parasız yatılı okulunu kazanınca Türkçe dersimize giren öğretmenimizin dolma kalem kullanma teşviklerinin de etkisi var, bu tutkunun oluşmasında.
Sevdam neyeydi? Dolma kalemlere, tutkuluyuydum. Hatta birini kaybettiğimde en çok sevdiğim insanı kaybetmişçesine üzüldüğümü hatırlıyorum.
Siz birine âşık olsanız, sevdiğiniz kızı kaybetseniz üzülür müydünüz? Ben onun gibi üzüldümdü, hem de çok üzüldüm.
Öncelikle Scrikss kalemlerinin duyarlılığına ne dense azdır. Ben duaların en kapsamlısı olan duamla onlar için dua ettim. Onlar için Allah a yalvarıyorum memlekette sizin gibi kuruluşlar var ya.
Sizlerden Allah razı olsun. Buradan birçok firmaya da sesleniyorum. “Verdiğiniz garanti sözlerini tutunuz”. Centilmenlik yapan kazanır. Azarlayan yok kardeşim hata senin dediğiniz de kimleri ve sermayenizi kaybettiniz, farkında değilsiniz.
Daha önce elbise bazında garantiyle ilgili sorun yaşamıştım, suçlu ben değilim dedim. Ne fayda? Olmaz dendi bir kere., hatanın kaynağı bendim.
Şunu da anlamış değilim. Hata yoksa siz hiç müşterinize indirim yapar mısınız? Soruyu yönelteli altı ay oldu cevap yok.
Ama aynı firma bana niçin yüzde elli indirim yaparım diye teminat verir? Verdi de ben kabul ettim mi? etmedim.” Madem hatanın kaynağı benim cezamı çekerim”. Asla indirimlerini kabul etmedim.
Scrikss kalem çalışanlarını kutluyorum. Daha önce başka kalemimi de tamir ederek, gönlümü almışlardı.
Dolma kalemlere özellikle strickss kalemlere tutkunum sırf bu yüzden kalem tercihim dolma kalem ise Scrikss olacaktır.
İtiraf edeyim kalemin tamirat gereğinin sebebi bendim. Buna rağmen tamiratla mümkün olmadığından yenisini gönderdiler.
Kalemin kapağı kırıldı. Göbek kısmı düşürdüğümden dolayı yarılmıştı. Delinmişti. Hatta arkadaşıma kalemimi göndereceğim dediğim de yapma fırça yersin dedi.
Benim firmaya güvenim olduğundan paketledim gönderdim. Yılsonuydu. Telefon açtım. Kalemim ulaşmıştı. Pınar hanım nazik şekilde anlattı. Tamirat sürecinin uzaya bileceğini söyledi.
Yeni yıl bir hafta olunca aradım. Pınar hanım yine telefonda nazik şekilde grip olduğunu anlattı.
Bekliyordum ama sabırsızlıkla ve ne kadar masraf gelecek diye de içimden düşünüyordum. Bir gün akşamüstü telefonum çaldı.
—Stricckten arıyorum.
—Adres bilginizi verirseniz kaleminizi göndereceğiz?
— Bildirdim.
Bekliyorum. İki gün sonra okuldan ayrıldıktan on beş dakika sonra, müdür yardımcımız aradı. Hayırdır dedim içimden. Aksilik işte yeni okuldan ayrıldım.
Kargo geldi de, neredesiniz dedi? Adresi verdim. Kargocularla buluştuk.
Beklemeye başladım. Sonunda açtım. Kalemime kavuştum. Beklediğim ücret yok. Ya büyüksün Scrikss, sen markasın.
Sen dolma kalem nedir? Dolma kalem scriksstir, sevdirdin bana.
Seninle yazmayı seviyorum. strickss kalemi dense kalem için gözüm kapalı alırım. Siz de alır mısınız?
Tavsiyem sizde alın strickss dolma kalem.
Garanti buna derim, ben. Dolma kalem denince hep aklıma strickss gelir. Ömür boyu garantiyle sizleri bekliyor.
25 Oca
Milattan önceydi galiba 20 yıl kadar oluyor bu şehre geleli. Daha öncesinde sadece bir haftalık seyahatlerle geldiğim, bir iki akraba evi ve Emirgan daki çay bahçesinden ibaret olan şehirle gerçek tanışmam üniversiteye başladığım sene babamın emekli olup Ankara’ daki memuriyetine son vererek taşınmamızla oldu. Üniversiteyi burslu okuyan babam aldığı bursun karşılığı Anadolu da işe girmiş, gidiş o gidiş bütün bir hayatı İstanbul hasreti çekmekle geçmişti. Şimdi annemle babam çocuklarının ve gençliklerinin aşkı şehre kavuşmuşlardı ama ben kelimenin tam manasıyla nefret etmiştim İstanbul’ dan.
Bitişik nizam apartmanlar üstüme üstüme geliyor, tıklım tıkış otobüslerinden, trafiğinden nefret ediyor her yerde bir derbederlik ve köhnemişlik görüntüsü buluyordum. Hele o Gümüşsuyu binasındaki okulum yok mu; karanlık koridorlar, çocukluğumdan beri nefret ettiğim florasan lambalar, pislik içinde yerler. Üniversite denince benim aklımda canlanan ODTÜ kampusü gibi bir yerdi oysa. Tarihiymiş basbayağı köhne işte. Şehrin havası bile sinir bozucuydu; miskinleştirici, yağmur altında bile yapış yapış terleten… Taksim deki çiçekçi kadın yerden göğe kadar haklıydı okkalı küfürler savurup durmakta. Bütün ilkleri bu şehirde gördüm; yankesiciler, tacizciler. Sonraları yerle bir ettikleri güzelim Cennet Bahçesinin tuvaletinde bir travestiyi tuvaletlerin pisliğine şikayetlenerek kapı açık işer görünce korkudan ellerim ayaklarım titriyor, her yerde bu kadar bol miktarda örtülü, çarşaflı olması ise beni sinirlendiriyordu. Hele o çarşaflılar muhakkak benden nefret ediyor olmalıydılar. Zaten iyi olsalar Ankara’ da oturduğumuz sitenin köpeği hiç durmadan o çarşaflı kadının arkasından havlar mıydı. Deniz alabildiğine pis, camiler ise hep biribirine benzeyen toz kokulu yerlerdi. Ayasofya ise küf. Tunalı Hilmi de arkadaşlarımla gezmeyi, Akün sinemasına gitmeyi, Botanik parkının iğde ve leylak ağaçlarını, kışın Kurtuluş parkında patenle kayarken düşenlere gülmeyi özlüyordum.
Sanki bu şehir bana, benim hak ettiğim bir ceza olduğu gibi ben de onu kirleten bir şeydim diyor ya Orhan Pamuk. Hayır bu şehir bence zaten kirli, saçma ve ürkütücüydü. Ne çiçek pasajının anlamı vardı gözümde ne de Nusretiye camii’ nin. Gördüğüm camilerin avlularındaki mecnunlar gibi beni de bekleyen sadece delilik olabilirdi bu gidişle.
Ne zaman barışmaya başladım, ne zaman vazgeçilmezim oldun. Önce dostlarımı mı sevmeye başladım. Sanmam. İlk boğazı sevmiş olmalıyım. Belki Sarıyeri. Ders arası tenefüste solcu eski arkadaşlarla çene çalıp öğleden sonra çarşafa benzer kıyafetli ablaların yanına koşmak, iştahla icat ettikleri yağda kavrulmuş domates gibi garip yemeklerine saldırmak, babam bile küçükken göç ettiği halde vaaay Seerdi (Siirtli) hemşehrim diye pohpohlanmak, eskiden benim için bir muamma olan başörtülü kızların okudukları kitap ve gazetelerle ilgili muhabbetlerini dinlemek, şimdi bir Süreyya yıldızı olan bir ablamın nemli gözlerle okuduğu kur an ile hüzünlenmekti belki beni şehirle barıştıran. Yavaş yavaş şehir benim için dostluk, çeşitlilik, tarih ve iman gibi anlamlara bürünüyordu. Özellikle sur içinde gezdiğim hemen her sokakta acı tatlı bir hatıra, bir anlam vardı. Ya bir Osmanlı mezarı ya bir eski kilise, bol miktarda tarihi camii, medrese, ahşap bir konak, bakımsız bir çeşme ya da iki kara günün utancını taşıyan metruk Rum evleri. Ne küf kokusu dokunuyordu artık bana ne kiri pası. Ahşap konakları bile restore edilmeden güzeldi; cicili bicili kıyafetleri bozuyordu onları. Ah bir de iki de bir yanmasalar.
İsyanın, öfkenin, mücadelenin şehriydi bu. Haşmetli bir yükselişin, önlenemez bir çöküşün; Mimar Sinan ın, Hezarefen in, Levantenlerin, Cenevizlilerin, Beyaz Rus göçmenlerin, sofuların, Nakşilerin, Mevlevilerin, Cerrahilerin, Kağıthane sefalarının, sürgünlerin, suikastlerin, yar etmediğimiz Ermenilerin, mütareke yıllarının, cumhuriyet balolarının, 6-7 eylüllerin, Yassıada bekleşenlerinin, 12 eylül sonrası karakollarının, büyük Sirkeci yürüyüşlerinin….
Lanet olsun ne haliniz varsa görün, aldım başımı gidiyorum diyen bir ihtiyarın psikolojisindeyken dahi tekrar tekrar ruhumda kıvılcımlar uyandıran, ümit etmeyi, sabretmeyi, hayal etmeyi öğreten şehir. Bazen kirli, derbeder, yoz ve acımasız, bazen sonradan görme ve berbat bir lüksle sarhoş, Gökkafes gibi binalarla böğründen hançerlenmiş ama illa ki hatıralarla dolu, yaşayan ve renkli. Renkleriyle manalı. Benim şehrim.
24 Oca
Sabahları kalktıktan sonra, gözümüzü açtığımızda, yüzümüzü yıkarız soframızı hazırlarız. Eksikliğine hiç tahammülümüz olmayan nimetimizi özenle koyarız.
Olmadığında ne kadar başka yemek yesekte, pasta hazırlayarak soframızın başına geçsek ekmek yoksa karnımızın doymadığı gibi gözümüzde doymaz.
Ekmeğin üstüne hiçbir şey konmaz. En çok yenen nimetimizin kıymetini bilmeliyiz.
Hiç düşündünüz mü? Sabahleyin bakkala veya markete gittiğinizde ilk elinizi uzattığınız nimetin ekmek olduğunu? Ekmekler ne zaman pişerler?
Meslek grubu olarak, her daim ne zaman kalktıklarını düşünüyordum.1995 yılında Doğubeyazıt ‘ta askerlik görevimi ifa ederken fırıncıların mesaisinin zamanını öğrendim.
Oturduğumuz dairenin altı fırındı. İlk geceyi unutmam. Korkuda var biraz, çünkü her ne kadar olsa İran sınırındayız.
Bölge olarak ve öncesinde de, polis karakoluna saldırı yaşanan ilçelerimizden birisi olduğunu da öğrenmiştim. Hayatımızın emniyette olduğunu düşünüyoruz. Ama yine de ince ürperti vardı.
İlk geceydi kiraladığımız dairede ki, öyle sesler gelmeye başlayınca yalan söylemeyelim. Korktuk. Yeni arkadaşlarla ilk gecemiz böyle mi olmalıydı diye? Biz buraya iki arkadaş yeni katılmıştık. Neler oluyor diye endişe ettik?
Bizden önce yerleşmiş olan arkadaşlar vardı. Biz yeni katılan arkadaşla saldırı mı var yoksa dedik? Dediler ki, arkadaşlar altımızda fırın var gürültü onun içindir. Endişe etmeyin.
Bizde ilk gece aynı korkuyu yaşadık.
Rahatladık. O gündür bu gündür, mesailerinin en erken başlayanların fırıncıların olduğunu düşünürüm. Fırıncılar titizlikle temiz olmak durumundalar.
Bizler yatağa girmeye hazırlanırken onlar işyerlerine geliyorlar. Temizlik içinde görevlerini yapıyorlar.
Askerlik görevim zamanını tekrardan yaşamak için zaman zaman gecenin birinde, ikisinde fırınlara uğrarım. Hem ziyaret etmek, hem de aynı mı fırıncıların halleri diye?
Fırıncılar erken başlarlar da işe marketlere, bakkallara dağıtıcılar geç mi? hayır onlar da, kar, kış, yağmur demeden bizler derin uykuda iken taze yememiz için ekmekleri, ekmek dolaplarına diziyorlar.
Hiç düşündünüz mü?
Geceleri bizim için uyumayan bu meslek erbabının gecelerini bizler için feda ettiklerini. Diyeceksiniz sadece onlar mı, elbette değil.
Buna benzer meslekler var. Şunun için dikkatlerinize sundum. Bu insanlar geceleri her gün ayaktalar. Bayramlarda, özel günlerde daha çok çalışmak durumundadırlar. Bayramlar da baklavalarımızı pişirirler.
Yine biz fırıncılarımıza çok teşekkür edelim. Gelin kaynana değerlendirmeleri bundan on yıl öncesinde, ekmek pişirmek kriterdi. Gelinin iyi olup olmadığının kararı verilirdi. Gelin erkenden kalkar ekmekleri sofra bezinin üzerine sermişse, yanında tarhanada yapılmışsa gelin geçer notunu alır. Kaynanalar çok çekmişlerdir kocalarından, kaynanalarından.
Çünkü sabah namazı olunca hamur hazırdır ve evin gelini analarımız uyanırlar. Ekmek pişirmeye başlarlarmış.
On yıl önceyi hatırlıyorum. Gençlerde ne var? Biz ezanı yatakta dinlemedik, ya saçın başında ya da yemek tenceresinin başında muhabbeti vardı.
Erken kalkmıyorlar gençlerimiz sitemi ayyuk aya çıkardı. Fırıncılara bu yüzden çok dua etmeliler bayanlar.
Fırın ekmeği yemek bundan otuz-yirmi yıl önce zenginlik göstergesiydi. Otuz yılda nereden nereye dostlar.
Fırın ekmeğiyle sofrada oturmak vay be denen konuların başında gelirdi.
| KİTAP ARAYIN! |